top-image

Roll dergisinin 2002 Ocak sayısında Aphex Twin ile yapılmış bir söyleşiden ufak bir kesit arakladım. Aphex ilginç bir adam. Kafayı yırtmış bir müzisyen. Buyrun:

Bütün bunlarla birlikte, müzik endüstrisiyle ve medyayla ilişkinde gayet eğleniyor gibi bir halin var…

Bu sirki ciddiye almamak için kendi kendimi zorladığım bir tarz bu. Bu yeni albüm için, sadece dört söyleşiyi kabul ettim. Çünkü önceleri, söyleşiler esnasında, kendi kendimi işitirdim, ve ağzımdan çıkanlar kulağıma sahte, yalan gelirdi. Bazen beni yurtdışına gönderirlerdi, bütün bu gün boyunca kendimi bir otele emanet olarak bırakılmış gibi hissederdim, peş peşe yirmi söyleşiye cevap verirdim. Öylesine canım sıkılıyordu ki, durmadan yalanlar atıyordum, kendimi çeşitli karakterlere sokuyordum, bir gazeteciye saldırgan davranmaya, bir sonrakine kasıntı, diğerine karşı çekingen, sıkılgan olmaya karar veriyordum… Hayatımda hiç müzik basınını takip etmediğim için neler söylemem gerektiğini bilmiyordum. Kısa sürede, müzikten ziyade ticaretle alakalı bu “mesleğe” uygun olmadığını anladım. Size çok saftirik gelebilirim ama, müzisyenlerin çoğu beni tiksindiriyor, ticari mümessilden başka bir şey değiller. Stüdyo da filan ziyarete gittiğimde, bizzat müzik yapılan yerin ortasında bir telefon ya da faks gördüğümde şoke oluyorum. Ben stüdyomdan telefonumu attım, beni orada bulmalarını istemiyorum. Stüdyonun esrarını koruyan, sihirli bir yer olmasını istiyorum, dış dünyayla bir bağ olmasın. Telin ucundan size “bir saate kadar falanca reklam için müziğe ihtiyacım var, acele et” diyen bir tüccar olduğunda nasıl serinkanlılıkla müzik yapılabilir ki? Onlar adına utanç duyuyorum, yeteneklerine ihanet ediyorlar, aşağılık uşaklar haline geliyorlar.

Çok zengin bir çevreden geldiğin ve yaşamak için müziğe –dolayısıyla ticarete- ihtiyacın olmadığı söyleniyor…

Kesin, yine sıkıldığım söyleşilerden birinde salladığım palavralardan biridir bu da. Hakikatte, Cornouallies’daki küçük köyümüzde, annem hemşire, babam da madenciydi. Müziğe başladığımda, üniversitede burslu olarak elektronik okuyordum. [….]

Kaderin cilvesi, evin İngiliz ticari dans müziğinin mabedi Ministry Of Sound’un tam yanında…

Bazı akşamlar içeri girmek için bekleşenlerin kuyruğu benim kapıma kadar uzuyor. Sırf vakit öldürmek için, bazen müşterilerinin kafalarına içi su dolu balonlar atıyorum. [….]

Sayım var gibi renksiz
Ahenksiz, gri, güneşsiz bir gün
Bakanın kalmadığı gökyüzüne
Sağı solu kapatmış şehir
Şehrin kırık dişleri, çanaklar
Rabıtada mıhlanmış
Yakınlar uzaktılar
Eskiler bilir…

Uzaklarda yükselip alçalan bir martı
Hava yağmurlu
Yavaştan çöken karaltı
Ötelerden yarı yaşanmış bir gün gelir…

Gri günün akşamında
Müstakil bir huzur
Martı kayboldu
Bacalar ve pencereler
Ot bulunur, taş bulunur…

Uyudun mu lan sen şimdi sağına dönüp
Gece üç buçuk uyudun tabi başka ne olacak
Besmele çektin belki yatmadan önce beni çektin belki yorganı
Kabirnur kıldın mı konuşmadan yatılır hani herkes bilmez onu
Sevgiliye lirik şiir yazılır hem lan denmez dimi kız
Kusura bakma gelince alnından öperim ödeşiriz.

Bu ne lan sen yoksun gökyüzü yok varsa yoksa hermetik kombi bide anten
Böyle olunca diyaframdan nefes almayı da unutuyorum şimdi plates desem ayıp
Gelinliğini ben çizicem İlknur dikecek böyle şeyler düğünlerde olur
Toki işi yaş ben bişi anlamadım ama annem kolay diyor
Diğer türlü kredi faiz veznedar karı ve makyaj ve ruj ve parfüm kokusu
Ben de anlamadım yeni başlıyorum kızım ilk defa evlenicem ne bilim.

Zenginliğin tek yolu mirasmış Mehmet Genç hoca dedi mübarek adam
Osmanlı’da toprak mülkiyeti verilmezmiş o yüzden neyse mesele karışık
Babama da Allah vermemiş ne diyelim hayırlısı
Eskiden hayırlıysa ver derdik şimdi hayırlısıyla
Biz de az üçkâğıtçı değiliz bunları bize kim öğretti.

Baktım işte biraz oturma grubu yatak odası sürgülü mürgülü aynalı
Taksitle veriyorlarmış korkmaya gerek yokmuş kredi kartımız ne ayıpmış
Götü başı oynayan bir kız anlattı hangi bankaya ne kadar taksit
Anam çarşafıyla gezdi lüks mağazaları cikleyen kızı hiç dinlemedi
Bunların hepsini alınca mesele halloluyor böylece mutlu olucaz dimi?

Gece… Şarkılar…

Sence de garip değil mi akşamlar, geceler.. ve tabi ki şarkılar. Bol cıvıltılı şehirler, sessiz sakin köyler, dingin ve ahenkli kasabalar, kıyı beldeleri… Ah, şarkılar…

Geçip gidiyor her şey hızla, fotoğraflarda kalan çocukluğumuz, hatırlayamadığımız bebekliğimiz. Hayat hızla geçip gidiyor. İlkokul sıralarından bu günlere taşındı kitap aralarında hüznümüz. Ah, yakamızın dekoru, yürüyüşümüzün fiyakası hüznümüz. Bu titrek hüzün ne zaman yapıştı yakamıza, geceleri sarsan, uyutmayan, tatlı tatlı acıtan…

Sence de garip değil mi? Söylesene olum sence de uçuk bir fikir değil mi yaşamak? Aklıma gelip durur hep, yıkılmış, harap olmuş şehrin enkazında saklanan, son bir direniş için çırpınıp duran bir avuç insan. Bir avuç insan, ceplerde mis kokulu yârin saçından bir tutam… Ah, harabeler, izbe harabeler…

Hep aklıma gelip durur sonra, neşe içinde oynayan minik çocuklar, birkaç sahne sonra hasta yatağında ölümü bekleyen, elleri titreyen yaşlılar oluverecekler… Uzun bir zaman değil, birkaç sahne sonra. Etrafında sevenleri, dekorda su dolu bir bardak, etrafta ölüm kokusu… Sence de garip değil mi, öleceğiz mesela! Bu günler de hızla geçecek, bu geceler, bu kırıp geçen şarkılar, şehrin ışıkları, sokaklar… Kıyamet bile kopacak olum, düşünsene. Çok geçmeden, ikindi sonrası, tam kararmadan hava, vallaha…

Bu ıssız geceler, alıp götürdüğünde bizi… En iyi alıp götüren, bu diyardan? Sen söyle, inşa edemeden yalnızlığımızı, bitiremeden hikâyemizi, yazamadan şiirimizi, öpemeden son bir kez yârin serçe ellerini.

Sence de en iyi alıp götüren değil mi?

Günahlarımızla, yalnızlığımızla, geldiğimiz yere, özlediğimiz diyarlara… Biliyorsun değil mi, çok fazla kalamayız burada, bir işrak beklemek kadar, kuşluk vakti çıkana kadar belki… Çok fazla kalamayız, buralar ne garip yerler, savaşlar diyorum olum, bankalar, trafik ışıkları ve vapurlar. Aramız iyi olsun, senle benim, bizle O’nun. Aramız iyi olsun! Sence de âmin değil mi? Âmin.

Biliyorum az kaldı, hissediyorum diyorum, şöyle etrafına bir baksana… Ah bir baksana, en haşmetli yapılar, mezar taşları. Görkemli başka bir şeydir haşmetli başka, mezar taşından ilham alıp inşa edelim cennetimizi, krediyle değil vadeyle değil olum aşkla!

Parça parça hayatları anlatan, ah aklımızı fır döndüren kitapların içimize işleyen cümleleri… Başka diyarlardan içimize tınılar taşıyan keskin nameli şarkılar… Bir tablonun gizemli renkleri… Sanat adına bu dünyaya emanet edilen sır dolu yapıtlar… Yıkılacak! Yıkılacak şehrin gök direkleri ve tüm bunlardan sadece bize biz kalacak… Rüzgâra kapılıp giden bu satırlar sonra… Kahırlar sonra, kızgınlıklar, gülüşler, sevişler… Az kaldı diyorum, aramız iyi olmalı, senle benim, bizle O’nun. Sanatı yaratan, cümleyi, aşkı, sesi, ahengi, seni, beni, berrak bir gecenin doyumsuz lezzetini…

Şu gölgelikte, biraz kestirelim mi?

Ateş vahametin durduğu yerde uyur
Bir uyurgezer öpücüğüdür edna
Ölüler biraz daha ölü, hastalar biraz daha
Hastadır bu soluklandığımız gölgelik
Ve hastadır üstünde duran…

Ahenksiz gri güneşsiz bir vakit, adı yaşamak
Mazlum suratları, savaşlarda çocuk fabrikada anne
Yapışan suratımıza bakarken öptüğümüz
Bir bebeğin serçe elleri, hayaller
İşte bu hayat da böyle…

Biz aklımızı yırtarak
Uyumsuz ilan edildik fosforlu renklere
Yerimizi belli ettik, yurdumuzu
Bir deli kadın kahkahasıydık fundalıkta
Yapabiliriz bunu, evet ölebiliriz
Sağ salim ölebiliriz yan yana…

Peki, görüşürüz
6’da Üsküdar’da…

Taha Süren’e sevgilerle…

Abdullah Kibritçi

Sayfa: 9« 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 »Last »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi