top-image

Cadde Bostan sahilinde ya da ne bilim Küçük Yalı’da falan biraz gezerseniz, henüz işçilerin paydos etmediği akşama yakın saatlerde basketbol oynayan gençler, kulaklığı takıp koşuya çıkan adidas eşofmanlı kızlar, paten kayanlar, bisiklete binenler falan görürsünüz. Onların, kendilerine has bir özgüvenleri vardır. Sağlıklı gürbüz çocuklardır bunlar. Hiçbir sıkıntıları, dertleri yoktur. En azından öyle görünürler. Bana oldukça ilginç gelirlerdi, bazen gider, bir banka oturur izlerdim bu gençleri. Ama artık bunları izlemek için oralara gitmeye gerek kalmadığını anladım. Artık Başakşehir’de de yetişiyor bunlardan. Kimselerin giremediği sitelerde sürüyor Başakşehir çocukları bisikletlerini, kendilerine özel sahalarda oynuyorlar oyunlarını. Hayatlarında hiç sümüklü çocuk görmüyorlar, hiç tinerciyle karşılaşmıyorlar. Okula anaları arabayla götürüp bırakıyor ya da servisle gidiyorlar. Hani “cipe binen başörtülüler“ diye bir şey var ya, ben bunu kolpa sanırdım, gerçekmiş valla, bir sabah herhangi bir okulun önünde bekleyin onlarca göreceksiniz. Bunlar genelde sitelerinin girişine “yabancı giremez” yazdırıyorlar zaten. Ama öyle böyle değil, kalın kırmızı puntolarla, hani “ölüm tehlikesi” falan yazıyorlar ya, işte öyle. Zaten öyle elinizi kolunuzu sallayıp giremezsiniz bunların sitelerine, güvenliği cartı curtu var. Tipinizi beğenmezlerse durdurup soruyorlar, hangi daireye gideceksin, misafir misin? Orada oturmuyorsan arabayla girmek zaten imkânsız, kartlı geçiş sistemleri var. Yakında yayalar için de yapacaklarmış. Tüm bunları, yavrucakları sümüklü çocuklarla karşılaşmasın diye yapıyorlar. Tıpkı Küçük Yalı’daki gibi burada da, narin çocuklar yetişiyor böylece. Çamura belenmemiş, bisikleti çalınmamış, dayak yememiş, sümüğü akmamış çocuklar yetişiyor. Gelecek neslin Başakşehir’de yetişmiş İslamcıları nonoşlardan ibaret olacak yani, şimdiden haberiniz olsun. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Birkaç sene önce aile dostumuz olan bir adamın şirketine bir iş yapmıştım. Paramı üç gün içinde almam gerekiyordu. Ama adam paramı vermemek için takla atıp duruyordu. Üç gün, beş gün, on gün derken bir buçuk ay geçti. En az on defa gittim geldim adamın yanına. Ve o sıralar hiç param olmadığı için yürüyerek gidip geliyordum. Ya yerinde olmuyor, ya tatile gitmiş oluyor, ya da paranın bir kısmını verip beni postalıyordu. Sonunda, efendiliğimi bozmadan, bu işin bu şekilde olmayacağını, paramı almam gerektiğini bu işin böyle uzamasının doğru olmadığını söyledim. Aynen böyle, bu şekilde. İşte o an olan oldu, adam köpürdü birden. Nasıl ben böyle bir şey söyleyebilirmişim, zaten bu işi çok daha ucuza yaptırabilirmiş, bana yardım olsun diye bu işi bana vermiş, yeğeni falanca çocuğa baksaymışım ya o terbiyeli çocukmuş hiç böyle şeyler söylemezmiş, ben nasıl terbiye görmüşmüşüm böyle, ne kadar ayıpmış, falan filan. Yüzlerce adamla çalıştım, yol yordam biliyorum ama karşımdakinin bir tanrı olduğunu fark edememiştim. O an ne yapacağımı bilemedim gerçekten. Çünkü yapılacak fazla bir şey yoktu. Böyle bir durumda ya adamın çenesine alttan yukarı doğru ayakkabının ucuyla sert bir tekme sallayıp ağzını yüzünü dağıtacaksınız. Ya da önüne diz çöküp “sevgili tanrım, terbiyesizlik yaptığımın farkında değildim, beni affet” diye yalvaracaksınız. Ben ikisini de yapamadım, şoka girmiştim. Yürüyerek eve döndüm.
…yazının devamını okumak için tıklayın.

Hasan Amca, Kırklareli – Vize’nin bir köyünde tek başına yaşayan, ormancılık ve arıcılık ile uğraşan bir adam. Karısı onu terk ettiğinde çocukları henüz küçükmüş. İnşaatlarda çalışır, bir yandan da küçük çocuklarına bakarmış. Karısından ayrılması onu yaralamış besbelli, bu yüzden bir daha evlenmemiş. Hem başka bir kadının çocuklarına bakabileceğini düşünmemiş bile. Nihayetinde büyütmüş çocuklarını, yatılı kurslara vermiş şimdi onları, hafızlık yapıyorlar.

Hasan amca mübarek bir adam, onun yanında huzuru bulmamak elde değil. Ve ilginçtir, Hasan amca ne anlatırsa anlatsın, anlattığı şeyde illaki mizah olur. Bu sebeple gençler Hasan amcayı çok sever. Bize inanılmaz gelen, bizi hayrete düşüren o kadar çok yaşanmış hikâyesi vardır ki. Hasan amcanın kendisi, anlatışı, duruşu, gülüşü, hatta dirseğine yaslanıp saatlerce uyuyabilmesi bile bir hikâyedir aslında. Tam bir nüktedan, hiçbir espriyi kaçırmaz. Sakalıyla, takkesiyle, bol şalvarıyla, o köy evinde, kuzine sobasında tarhana pişirirken size öyle bir espri yapar ki afallar kalırsınız. Evet öyle; bir köyde, ak sakallı bir amcanın 3G ile, wireless ile ilgili mükemmel espri yaptığını görseniz, siz de şaşırırsınız.

Misafirperver biri aynı zamanda… Önceki sene, kamp için Kırklareli’ne gittiğimizde, yola akşam çıktığımız için bir gece Hasan amcada konaklamıştık. Geleceğimizi öğrenince bizim için koca bir tencere süt pişirmiş. Bu sene, bir Kırklareli kampı daha düşünmemize rağmen, dayanamadık, Hasan amcayı erkenden bir ziyaret edelim dedik arkadaşım İbrahim’le. Bir Cuma sabahı erkenden yola çıktık. Bir program falan yapmadık. Gidecektik, Hasan amcaya misafir olacaktık. Kaç gün kalırdık, ne yer ne içerdik, düşünmedik. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Filistin’e yardım götürebilmek adına hepimiz seferber olmuştuk. Şimdi de İsrail’e insanlık yardımı götüreceğiz. Lütfen esirgemeyiniz, biraz insanlık, biraz edep…

Yıllarca Filistin için sloganlar atıldı, gösteriler yapıldı. Az da olsa bazen gündemimize geldi, sonra bolca gözlerden uzak tutuldu. Uzun yıllar boyunca Türk hükümetleri Filistin’in haklı ve mazlum olduğunu bile iddia edemediler. Hatta Filistinlilere eziyet etmekten geri durmayan politikalar izlendi.

Tüm bunlar olurken İsrail ile ilişkiler, elbette tıkırındaydı. Filistin’e güya ağabeylik yapan Mısır, çözüm sürecini tıkamaktan, tüm dünya Müslümanlarını kandırmaktan başka bir iş yapmadı. Diğer Arap ülkelerinin en iyi yapabildiği şey, Filistin’deki akrabalarına üç beş kuruş para göndermekten öte olmadı. Kimi zaman uzlaşma süreçleri oldu, kimi zaman ipler iyice gerildi. İsrail’in muhatap olabileceğini zannedenler her zaman yanıldılar. Uzlaşma çabaları sadece olacakları yavaşlatmaya yaramıştı çünkü. Birkaç yıl öncesine kadar yirmi yıl önce ne konuşuluyorsa hala aynı şeyler konuşuluyordu. Yıllarca yeni bir cümle bile kuramadık, yeni bir fikir bile üretemedik. Daha doğrusu ilgilenmedik. Ama şimdi işler değişti…

Halk dış politikaya yön verdi

Türk hükümetinin dış politikada izlediği strateji yeterli olmasa da meyvelerini verdi. Şöyle de denebilir: Türk halkının devinimleri dış politika kanadında az da olsa karşılık buldu. Türk halkı, yapısı gereği, hurafeleriyle, şiirleriyle, cemaatleriyle, teşkilatlarıyla zihni devamlı dinç tutulan bir toplum… Gazze bombalandığında, Arap ülkeleri o bilindik mıymıntı tavırlarını sürdürürken, Mısır’da eylem yapmak slogan atmak imkânsız hale gelirken, Çağlayan’da Filistin için toplanan milyon adet insanı izah etmek başka nasıl mümkün olabilir?

…yazının devamını okumak için tıklayın.

Uyurken Dinlenecek Şarkılar albümü on bir adet seçkin şarkıdan oluşuyor. Albüme dair bilgileri ilerleyen satırlarda, indirme linkini ise yazının sonunda bulabilirsiniz.

Uyurken şarkı mı dinlenir be, deseniz de, uyurken dinlenecek şarkılar, diyorum ben bunlara. Siz, uyumadan önce şarkıları, uykuya hazırlayan şarkılar, uykuluya iyi gelen şarkılar, diye isimlendirebilirsiniz. Olabilir tabi.

Bu şarkılar, dinginliklerinden dolayı, hafifliklerinden dolayı, benim sık sık uyurken dinlemeyi tercih ettiğim şarkılardan oluşuyor.

İlk sırayı elbette haklı olarak The Cranberries alıyor. Cranberries’in Linger adlı meşhur şarkısıyla başlıyor albüm. Bu günlerde Dolores gibi söylemeye çalışıyorum bu şarkıyı, sakince, yayarak kelimeleri:

If you, if you could return / Dont let it burn, dont let it fade / Im sure Im not being rude…

…yazının devamını okumak için tıklayın.

Sayfa: 8« 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 »Last »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi