top-image

Bizim evde en çok oynanan oyun “ne kelime” oyunudur. Sanırım, aynı zamanda bu oyun Osmanlı döneminde çocukların, gençlerin ve hatta yetişkinlerin oldukça çok oynadıkları ve sevdikleri bir oyundu. Medreselerde Arapça eğitimine kelimelerden (sarf) başlanırdı. Kelime yapılarını öğrenmeye başlayan bir talebeye arkadaşları, hocaları; yemek yerken, yürürken, muhabbetin ortasında aniden “…. ne kelime” diye sorarlardı. Örneğin “mücellit ne kelime” diye sorulmuşsa, bu sarf okuyan talebe için “kelime hangi babtan gelmiş, kaynağı ve manası nedir” anlamına gelir. Talebe, kelimenin fiyakasına bakıp, “cilt” kelimesinden türemiş olduğunu “ciltleyici” manasına geldiğini bulması gerekir. Kelimelerden cümlelerin yapısına (nahiv) geçmiş bir talebe için ise işler daha karışık: cümledeki o kelimenin iraptan mahallini bulması gerekiyor ki böylelikle kelimeye cümledeki doğru anlamı verebilsin. Bu kısımlar zevkli elbette, ama yıllar geçip talip ilimde ilerledikçe iş zorlaşmaya başlıyordu, olay gelip felsefeye dayanıyordu. Sadece bir kelimenin açıklaması bile sayfalar dolusu metne, haftalar boyunca süren bir ders maratonuna dönüşebiliyordu.

Hayır, elbette korkmanıza gerek yok. Bu iş oldukça zevklidir ve görüldüğü gibi dünyanın eğitirken en çok eğlendiren oyunudur. Elbette yetişkinler bu metodu oyun olsun diye kullanmazlardı, ama keyif verici olması talebelerin eğitiminde hatırı sayılır derecede faydalıydı. İşi talip açısından eğlenceli hale getirmekte mahir olan atalarımız çocukların kelime dağarcığını geliştirmek için yüzlerce kelimeyi beyit haline getirerek şarkı gibi okunup ezberlenebilen Subha-i Sıbyan diye bir kitap telif etmişler mesela. Bu kitaptan parmaklarımızın isimlerini ezberlememize yardımcı olacak eğlenceli bir beyit iktibas edelim: “Nedir hınsır keçi parmak, yanı bınsır, yanı vusta. Şahadet parmağı sebbabe, ibham oldu başparmak” …yazının devamını okumak için tıklayın.

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Haluk Bilginer söylüyor. Zeki Müren versiyonundan daha çok beğendim. Daha tok, gür. Mükemmel.

Son karıştırdığım dergilerin hepsinde, gazetelerde, gözüme ilişen yazılarda, orada, burada, şurada, durmadan ve durmadan hayatımızın iğdiş edildiğini görüyorum. Yetmiş milyon psikolog okullarından mezun olup salya sümük gazete ve dergileri doldurmuş böğüre böğüre öğrendiklerini kusuyorlar. Her hareketimize, her sıkıntımıza, her küfür etmemize, hatta osurmamıza bile bilimsel cümlelerle mukabele ediyorlar. Psikoloji iyileştirmesi, sakinleştirmesi gereken bir bilimken korkutmaya saptırmaya ve dürtmeye yarıyor. Bizim ev genelde sakin ve huzurlu bir evdir. Elbette türlü türlü dertlerimiz olur ama bunların üstesinden kaba kuvvetle geliriz. Ama sülalemizde birçok ailede, özellikle zengin ailelerde, birçok problem var. Çünkü onların evlerinde “aman çocukların psikolojisi bozulmasın” diye bir deyiş var. Çok inceler. Ah nasıl inceler bilemezsiniz. Çocuklarının istediklerini alamadığı zaman hasta olan anneler, çocuk küstüğü ağladığı keyifsiz olduğu zaman paniğe kapılan babalar… Bizim evde bir çocuk okula gitmek istemediği zaman dayak yer mesela, sonra paşa paşa gider. Ama bahsettiğimiz evlerde işler böyle yürümez. Çocuk okula gitmek istemiyorsa acaba neden istemiyordur? Zorlarsak 16 bin yıl sonra yetişkin olduğunda bu olay çocuğumuzun vücudunda nasıl bir organa dönüşecek, yavrucağımız bizim yüzümüzden erkenden mi cortlayacak? Bir şey yapmazsak, okula hiç gitmezse, peki ya cahil olur da uhu içerek intihar ederse? He İbrahim napcaz şinci? …yazının devamını okumak için tıklayın.

çorapları severim. evin çorap kaynağı benim. herkes benim çoraplarımı giyer, herkes benim çoraplarıma -çamaşır makinesine koyarken mesela- özel bir hürmet gösterir. pembe boncuklu çoraplar, gri kuru kafalı çoraplar, ah fosforlu kurdeleli çoraplar, oldukça çok çeşit var.

koca bir sandık dolusu çorap ise bayramda gelen çocuklara şeker verirken yanına katık olsun için her daim hazır bekler. ben en çok bebek çoraplarını severim. bir bebek çorabının içine bir yetişkinin ancak iki parmağı sığabilir, ama bebekler her zaman koca parmaklı yetişkinlerden daha büyük gülerler. ağızlarını kocaman açtıkları zaman, şişko yanakları katlanır ve daha da şişkolaşır. işte tam o sırada, bakkalda peynir kesen adam, manavda domatesleri kasalara dolduran çocuk belli belirsiz, içlerinde, o katlanmış şişko yanakları öpme isteği duyarlar.

bebeklerin ayakları da çorapları kadar güzeldir. bir bebeğin ayağından -diyelim ki mavi- çorabını çıkarttığınız zaman, minik ayağın o minik ve komik parmakları kıpır kıpır oynar. taze bir bebek ayağı, tüm alıştığımız ayaklardan çok farklıdır. insanın, kıpır kıpır oynaşan o minik parmaklara katıla katıla gülesi gelir. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Tuzla, Avcılar ve Beylikdüzü’nü özellikle bir köşede bıraktım. Tuzla eski Tuzla değil. Güzelleşiyor habire. Daire fiyatları ucuz. Daha mizacı belirginleşmemiş. Avcılar depremden sonra karakter değiştirdi. Depremden korkup bedava fiyatına sattıkları daireleri doğulu insanlar fazla tereddüt etmeden satın aldılar. İmkanı olan zenginler başka semtlere taşındılar. Göl manzaralı evlere 400 lira kira verip, zar zor geçinen insanlar doldu. Aradan bir müddet geçince yeniden eski gücüne kavuşmaya çalıştı Avcılar, ama olmadı. Ne eskisi kadar değerli artık, ne de eski insanlar buradalar. Karakter değişimi Metrobüs’ün Avcılar’a gelmesiyle kemale erdi. Topkapı’da çalışan bir işçi için Avcılar’da oturmak çok münasip artık. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Sayfa: 6« 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 »Last »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi