Üç aylara mı girdik, ah Ramazan mı yaklaştı, hemen televizyonları doldurup şu cahil halkı aydınlatmalıyız, kandillerin bidat olduğunu bağıra çağıra söylemeliyiz, diye düşünen muhterem hocalarımızın sayısı günden güne artmaya başladı. Sadece hocalar değil, iki kitap devirip birkaç modern okuma yapan abiler ablalar acayip heyecanlılar bu günlerde. Çünkü söyleyecekleri çok orijinal şeyler var, içleri içlerine sığmıyor mübareklerin. Sosyal medyada şu tarz şeylere rastlamak oldukça mümkün: “arkadaşlar, dostlarım, sevgili spartalılar: kandiller bidattır!”. Vay canına, vay canına, işte bu! Oy gadanı alim senin, diyesi geliyor insanın. Tabii “kandil bidattır” mevzusu, okuma yapmaya başlayan salikin ilk dersi, arkası geliyor sonra: “salat-ı tefriciye okunmaz: günah”, “ayol bu tespihatların adetleri de uydurma”, “kabirnur namazı da nereden çıktı tü tü neüzübillah” vb. şekilde devam edip gidiyor. Salik okumalarını tamamlayıp zirveye vardığında, yani facebook’ta 500 takipçiye ulaştığında, derin okumalar sonucu elde ettiği bulguları bizimle paylaşmak lütfunda bulunuyor: “sevgili spartalılar: peygamberimiz de normal bir insandır, bizden bir farkı yoktur”.
Buradaki birinci problem şu: her ne kadar İslamcı da olsalar bunları dile getirenlerin yaklaşımları tıpkı sosyalistler gibi. Tepeden inme bir öğreti ile halkı adam etmek, bilgilendirmek, hurafelerden sıyırmak istiyorlar. Halk zır cahil, kör bir batağa saplanmış, sayın hocalarımızın vaazlarıyla hakikate ulaşacaklar… Kafa böyle. İkinci problem ise halkın bilgeliğinden yoksun olmaları. Doğruya ulaşmak için matematiksel bilginin moda mod yaklaşımın yeterli olacağını sanıyorlar. Biraz salak olsaydım ilahiyatta öğrendiklerim neticesinde benden de benzer vik vikler sadır olabilirdi. Çünkü iki tarih bir fıkıh kitabı açtığında önüne, benzer şeyler söylememek işten bile değil. Ama biraz sosyoloji biliyorsan, biraz sokağı tanıyorsan, kitaplara gömülüp kalmadıysan yani halkın içinde yaşıyorsan, anneannenle dostsan mesela sana soba başında hikayeler anlatıyorsa ve benzer meselelerin zaten altı yüz yıldan beri tartışıldığını biliyorsan öyle kafana göre vikleyemezsin. Mevzuyu anlamanın yolu da halka karşı saygılı olmaktan geçer, ceddinin bir bilgiyle değil bilgelikle donandığını keşfetmekten geçer. Söylediklerim ne halkı putlaştırma çabasıdır, ne de gerçeği reddetmektir. Sadece anneannemin hurafelerinin modern bilincin hakikatlerinden daha kayda değer bir gerçeklik barındırdığından bahsediyorum. Daha iman dolu bir karşılığı olduğundan bahsediyorum. Ve zaten modern aklın tekamül etmiş bir akıl olduğu tezi parlak bir saçmalık olarak önümüzde duruyor.
Hurafeye karşı saldırı pozisyonu alan modern bilinç yeni ve parlak hurafeleri için yaşam alanı açmak istiyor aslında. Üstelik bizim hurafelerimiz hakikatin gölgesiyken, bu yeni yetme modern hurafelerin ne idüğü belirsiz. Gidip bir ağaca çaput bağlamam ama televizyon programında çaput bağlayanlara sayıp söven sonra da Passat’ının vitesine tespih dolayan adamdan daha çok saygı duyarım o çaputçu teyzelere.
Çok küçük yaşlarda hocamdan dinlediğim bir hadise bunca zamandır hiç aklımdan çıkmadı. Hocam hafızlığa yeni başlamış bir çocuk olduğu halde, bir bayram tatilinde İstanbul’dan memleketine gitmiş. Namaz kıldırabilecek kimse olmadığı için babasının da olduğu bir cemaate imamlık yapması icap etmiş. Nasıl olmuşsa ilk rekatta Kevser suresini, ikinci rekatta Nas suresini okumuş. Ama ikinci rekatta birinci rekattan daha az okumak icap eder, diye bir bilgiye sahip olduğu için Nas suresini yarısına kadar okumuş. Tabi namaz bitince cahil babası itiraz etmiş. Demiş evladım neden okumadın surenin hepsini. Bilgili çocuk da anlatmış tabi bildiklerini, olur mu hiç demiş, ikinci rekatta birinci rekattan az okumak lazım. Tabii daha sonra bu çocuk öğrenmiş yaptığı şeyin yanlış olduğunu. Kısa surelerin o şekilde bölünmemesi gerektiğini… Ama asıl mesele babasının kendisine o gün dedikleri: “Evladım, ben cahil bir insanım, bilmem anlamam bu işlerden, ama şunu biliyorum ki o iş senin dediğin gibi değil.”
Kapiş?
Ağustos 2011′de Genç Dergisi’nde yayımlandı.
Artık sözün gözle görülür bir değeri var. Kelimelerin kavramların bir ederi var. Bu işlerin piyasasının oluştuğu bir dönemdeyiz. Yeni fikirler yeni kavramlar doğuruyor, yeni sözler hayatın içinde anlam buluyor. Ama arka planda kıran kırana bir kavramlar savaşı da var ki dikkate değer. Avrupa’da üretilen kavramlar, ithal kavramlar çoğu kez sorgusuz sualsiz hayatımıza girebiliyorlar. Onlar üzerinden tartışıp onlar üzerinden fikir yürütmeye çabalıyoruz. Kavramı kim ürettiyse, o kavramın hakları da aslında onların elinde. Demokrasi kavramına ucundan değinsek bile bir ton patırtı kopar. Batı demokrasiyi ürettiği için demokrasiyi yayma ve taşıma haklarını da kendisinde görüyor mesela. Herhangi bir Müslüman toplum herhangi bir topluma demokrasi götürmek için yollara düştü mü? Ama batı her türlü numarasını çekip demokrasinin kadim sahibi olarak demokrasi kuryeliği yapıp durmakta… Bazen ambargolar, bazen savaş uçakları ve bazen de bombalar bu iş için kullanılıyor. Kültür emperyalizmi dediğimiz şeyin bir parçası olarak görebiliriz bu kavramlar savaşını. Ama artık teknolojinin getirileri ile birlikte savaşın mecrası değişmiş görünüyor. Global ve yerel ölçekte fikirler ve kavramlar hayatın her alanında bir çatışma bir savaş taktiği olarak kullanılacak bundan böyle. Ben buna kavramlar borsası diyorum. Fikirlere bir değer/eder/fiyat biçmem de bundan dolayı.