Kavramların da zamanı vardır elbet, kimi zaman eksen kaymasından bahsederiz, kimi zaman demokrasiden. Zaman olur laiklik üzerine konuşmak iş yapar, zaman olur emek ve adalet revaç bulur. Hayat nasıl akıp gidiyorsa, neler oluyorsa sokakta, neler dönüyorsa renkli ekranlarda ya da; tüm bu olup bitenlerin toplamı çoğu zaman birkaç kavrama yaslanır. Bu günlerde televizyon dizilerinden bahsedecek olursak mesela, dizilere dair bir eleştiri koyacaksak ortaya, merkez kavram tecavüz kelimesi olacaktır muhtemelen. Ne konuşulursa konuşulsun, ne kadar çok kişi konuşursa konuşsun, çoğu zaman belli bir kavramdan yola çıkıp türer her iki kutbun fikirleri. Bazen o kadar kalabalıklaşır ki söylemler, tarafların ne dediği bile tümden anlamını yitirir. Kala kala yine asıl olan kalır elimizde, kelime, kavram, öz; o şey her neyse işte.
Devrim kelimesi de zaman zaman yeniden çıkar ortaya. İran devrimi İslamcı abilerin gündemine bu kavramı sokarken, Arap Baharı da şimdiki gençliğe tekrardan devrim yoğunluklu devrik cümle kurma imkanı verdi. Ah sosyalistlerden hiç bahsetmeyelim, zaten onların hep gündemindeydi.
Mısır’da olan şeyin bir devrim olduğunu kabul ettiğimizi varsayalım, devrim sonrası ne yapacağını bilemeyenlere, bocalayanlara da devrimci mi diyeceğiz mesela. Ya peki Libya, devrim sonrasına dair şuurlu bir planı olmayanlar mı bu devrimin sahibi? Yoksa devrim dediğimiz şey zaten böyle bir şey mi?
Devrim bir şeyi tümden değiştirmekle beraber, aynı zamanda bunu çarçabuk ve hızlıca yapmak demek. Ne kadar zorlarsak zorlayalım, vaz’ında biçimlerdirme ve değiştirme’den başka bir mana bulmak mümkün değil. Ancak sebep ve sonuçlar üzerine düşünerek devrim fiilinin gerçekleşebilmesi için eski ve yerleşik olanın yıkılması gerektiği fikrine varabiliriz. Yani kendinden sonrası için bize verebileceği hiçbir fikir yok. Kavramdan bağımsız olarak bizim temennilerimiz olabilir ancak. Devrimin iyi sonuçları olabileceği gibi kötü sonuçları da olabilir. İyiye ve iyiliğe doğru yapılacağı gibi kötülüğe doğru da yapılabilir.
Burada ilginç olan Müslüman gençlerin kendileriyle organik bir bağı olmayan bu ve benzeri kavramları çok çabuk içselleştirip kullanmalarıdır. Oysa iyilik ve güzelliğe doğru bir kapı açan, insanı ve toplumu yaşatmayı hedefleyen ihya gibi bir kavramımız var bizim. İhya’nın kökeninde hayat vardır oysa, yaşatmak manasını barındır aynı zamanda. İhya ettiğiniz zaman halk yaşar, toplum hayat bulur. Öteden beri cihana dedelerimiz bu bakışla hayat vermişlerdir. Yurtta sulh cihanda sulh diyenler ihya ve ıslahtan bahsediyorlardı, zira sulh ıslah iledir.
Elbette bazen yeniden yapmak için yıkmak gerekebilir. Ama afili bir devrim türküsü tutturmadan önce kendi kavramlarımızla düşünmek ve şuurlu bir bilinç oluşturmak zorundayız. Yoksa yıktığımız şey, enkaz yığını olarak elimizde kalır. Bunun molozu ayrı dert, demiri ayrı dert, haberiniz olsun. Karizmatik, afili, cancanlı, çok şeker, çok moda söylemler lezzetli olabilir; ama bize insana hayat veren insanı yaşatan fikirler lazım. Peki.
7 Kasım 2011′de Milat Gazetesi’nde yayımlandı
Birkaç yıl önce edebiyatta yeni bir tür doğabilir mi sorusuna, klasik söylemin biraz da dışına çıkarak, “internet edebiyatını bekleyebiliriz” demişti Rasim Özdenören. O cevap uzun süre aklımı kurcaladı. İnternet edebiyatı nasıl bir şey olabilir acaba diye uzunca düşündüm. Aslında çok da düşünmeye gerek olmadığını anladım bir süre sonra. Zira hayatımızda zaten halihazırda bloglamak diye bir terim vardı. Blog yazmak meselesini yeterince ciddiye almadığımız için bu alana tenezzül edip pek bakmıyoruz. Buna rağmen blog mecraı bünyesinde bir çok imkan barındırıyor. Blog yazımının deneme ile irtibatına, aralarındaki alışverişe bakınca, beklenen internet edebiyatının blog olduğunu ciddi ciddi düşünmeye başladım. İnternetin hızlıca akan dünyasına, buradaki tüm gürültüye ve patırtıya ancak blog ayak uydurabiliyor çünkü.
İzlanda ıpıssız, soğuk, bomboş bir ülke. Kilometrelerce hiçbir insan görmeden gidebilirsiniz. Herhangi bir sahil kasabasında yokluğun, sakinliğin, dinginliğin ne demek olduğunu anlayabilirsiniz. Karların ve buzların ülkesi İzlanda. Rüzgarın, tipinin hatta kar tanelerinin bile sesini duyabilirsiniz ama sokaklarında ne gürültüye rastlayabilirsiniz ne de insana. Burada doğan şarkılar, filmler ve sanatçılar anlaşılması hep güç gelmiştir bana. Ne türüyorsa bu topraklarda, insansızlıktan, hiçlikten ve yokluktan türüyor.