top-image

Kavramların da zamanı vardır elbet, kimi zaman eksen kaymasından bahsederiz, kimi zaman demokrasiden. Zaman olur laiklik üzerine konuşmak iş yapar, zaman olur emek ve adalet revaç bulur. Hayat nasıl akıp gidiyorsa, neler oluyorsa sokakta, neler dönüyorsa renkli ekranlarda ya da; tüm bu olup bitenlerin toplamı çoğu zaman birkaç kavrama yaslanır. Bu günlerde televizyon dizilerinden bahsedecek olursak mesela, dizilere dair bir eleştiri koyacaksak ortaya, merkez kavram tecavüz kelimesi olacaktır muhtemelen. Ne konuşulursa konuşulsun, ne kadar çok kişi konuşursa konuşsun, çoğu zaman belli bir kavramdan yola çıkıp türer her iki kutbun fikirleri. Bazen o kadar kalabalıklaşır ki söylemler, tarafların ne dediği bile tümden anlamını yitirir. Kala kala yine asıl olan kalır elimizde, kelime, kavram, öz; o şey her neyse işte.

Devrim kelimesi de zaman zaman yeniden çıkar ortaya. İran devrimi İslamcı abilerin gündemine bu kavramı sokarken, Arap Baharı da şimdiki gençliğe tekrardan devrim yoğunluklu devrik cümle kurma imkanı verdi. Ah sosyalistlerden hiç bahsetmeyelim, zaten onların hep gündemindeydi.

Mısır’da olan şeyin bir devrim olduğunu kabul ettiğimizi varsayalım, devrim sonrası ne yapacağını bilemeyenlere, bocalayanlara da devrimci mi diyeceğiz mesela. Ya peki Libya, devrim sonrasına dair şuurlu bir planı olmayanlar mı bu devrimin sahibi? Yoksa devrim dediğimiz şey zaten böyle bir şey mi?

Devrim bir şeyi tümden değiştirmekle beraber, aynı zamanda bunu çarçabuk ve hızlıca yapmak demek. Ne kadar zorlarsak zorlayalım, vaz’ında biçimlerdirme ve değiştirme’den başka bir mana bulmak mümkün değil. Ancak sebep ve sonuçlar üzerine düşünerek devrim fiilinin gerçekleşebilmesi için eski ve yerleşik olanın yıkılması gerektiği fikrine varabiliriz. Yani kendinden sonrası için bize verebileceği hiçbir fikir yok. Kavramdan bağımsız olarak bizim temennilerimiz olabilir ancak. Devrimin iyi sonuçları olabileceği gibi kötü sonuçları da olabilir. İyiye ve iyiliğe doğru yapılacağı gibi kötülüğe doğru da yapılabilir.

Burada ilginç olan Müslüman gençlerin kendileriyle organik bir bağı olmayan bu ve benzeri kavramları çok çabuk içselleştirip kullanmalarıdır. Oysa iyilik ve güzelliğe doğru bir kapı açan, insanı ve toplumu yaşatmayı hedefleyen ihya gibi bir kavramımız var bizim. İhya’nın kökeninde hayat vardır oysa, yaşatmak manasını barındır aynı zamanda. İhya ettiğiniz zaman halk yaşar, toplum hayat bulur. Öteden beri cihana dedelerimiz bu bakışla hayat vermişlerdir. Yurtta sulh cihanda sulh diyenler ihya ve ıslahtan bahsediyorlardı, zira sulh ıslah iledir.

Elbette bazen yeniden yapmak için yıkmak gerekebilir. Ama afili bir devrim türküsü tutturmadan önce kendi kavramlarımızla düşünmek ve şuurlu bir bilinç oluşturmak zorundayız. Yoksa yıktığımız şey, enkaz yığını olarak elimizde kalır. Bunun molozu ayrı dert, demiri ayrı dert, haberiniz olsun. Karizmatik, afili, cancanlı, çok şeker, çok moda söylemler lezzetli olabilir; ama bize insana hayat veren insanı yaşatan  fikirler lazım. Peki.

7 Kasım 2011′de Milat Gazetesi’nde yayımlandı

Birkaç yıl önce edebiyatta yeni bir tür doğabilir mi sorusuna, klasik söylemin biraz da dışına çıkarak, “internet edebiyatını bekleyebiliriz” demişti Rasim Özdenören. O cevap uzun süre aklımı kurcaladı. İnternet edebiyatı nasıl bir şey olabilir acaba diye uzunca düşündüm. Aslında çok da düşünmeye gerek olmadığını anladım bir süre sonra. Zira hayatımızda zaten halihazırda bloglamak diye bir terim vardı. Blog yazmak meselesini yeterince ciddiye almadığımız için bu alana tenezzül edip pek bakmıyoruz. Buna rağmen blog mecraı bünyesinde bir çok imkan barındırıyor. Blog yazımının deneme ile irtibatına, aralarındaki alışverişe bakınca, beklenen internet edebiyatının blog olduğunu ciddi ciddi düşünmeye başladım. İnternetin hızlıca akan dünyasına, buradaki tüm gürültüye ve patırtıya ancak blog ayak uydurabiliyor çünkü.

İnsanların internette metinleri okumak yerine süzdüğü söylenir durur. Yanlış bir yargı da değildir bu. Kitap dışındaki kalabalık matbu metinleri, örneğin gazeteleri bile süzerek geçiyoruz. Ta ki ilgilendiğimiz bir şeye rastlayana kadar. İlgilendiğimiz, bizi cezbeden, aradığımız şeyi bulduğumuzda süzmeyi bırakıp okumaya başlıyoruz. Sanal dünyanın kalabalıklığıysa buna daha çok elverişli. Blogun imkanları işte tam da burada başlıyor. Blog yazmanın ilk cezbediciliği ve diğer türlerden kendisini ayıran en temel farkı konuşmaya yazanın kendisinden başlıyor olmasıdır. Kendinden yola çıkarak konuşuyorsun, kendi tecrübelerinden, kendi benliğinden… Bu sebepten dolayıdır ki doğru veya yanlış söylemek kaygısı diğer yazım türlerinden daha az hissediliyor blog yazarken. Bu da dil ve üslup açısından belli bir rahatlık alanı oluşturuyor, hem yazan hem de okuyan için.

Blog yazmanın bir diğer imkanı ise herhangi bir tertibe, ön hazırlığa gerek olmaksızın yazılabilmesidir. Başı ve sonu, eleştirisi, fikriyatı belli, bütünlüklü bir yazının ortaya çıkması için gereken bir çok şart olabilir. Geniş zaman, alınmış notlar, okunmuş kitaplar, araştırılmış meseleler vs. Ama blog için tüm bu şartların pek bir anlamı yoktur. Herhangi bir mesele hakkında bir şey söylemek istediğiniz zaman o anın doğallığı ile söylersiniz. Çalışırken mesela, işinizin arasında kendinize yirmi dakika ayırarak bir mesele hakkında bloglayabildiğiniz gibi, metni okuyacaklar için de aynı şeyler geçerlidir. Meşgul ve yoğun olduğunuzda bile birkaç dakikada bir blog yazımını okuyup anlamanız mümkün. Bu aynı zamanda metropolde yaşayan insanın hali ile de örtüşmektedir. Bir inceleme yazısını sıkış tıkış bir otobüste okumaya kalktığınızda anlamanız ve odaklanmanız neredeyse imkansız. Oysa blogu tabletinizden veya telefonunuzdan metropolün en zor şartlarında bile takip edip okuyabilirsiniz.

Bloglamanın bir başka güzelliği de sanal somut şeyleri kullanıcıya birebir sunabilmesidir. Bir şarkıdan bahsediyorsanız, o şarkıyı o saniyede dinletebilir; bir dökümandan bahsediyorsanız o dökümanı kullanıcının elde etmesini mümkün kılabilirsiniz. Blogun rahatlığı hızlı yazılmasında ve okunmasında. Okuyanın metni süzmeyip okumasını sağlayan şey çoğu zaman yazarın kendinden yola çıkarak konuşmasıdır. Ancak burada bir denge elbette şart. Zira popüler blogların bir çoğu buradaki cazibeyi görüp kendilerinden başka hiçbir şeyden bahsetmiyorlar. Nerede yiyip içtiklerini, çocuklarının doğum günlerini, hafta sonu nereye gittiklerini anlatıyorlar mesela. Bunu profesyonel olarak yapan bloggerlar da var. Kendi hayatlarını bir şekilde vitrine koyuyorlar. Okunma uğruna kendi hayatlarını pazarlıyorlar. Oturma odalarının fotoğrafını paylaşanlar, hangi yetime ne kadar yardım ettiklerini anlatanlar ve benzeri paylaşımlarla kendilerini pazara sürerek bunlardan popülarite ve ilgi avcılığı yapanlar olsa da blog dünyasında çokça, tüm bunlar blogun imkanlarını ve faydalarını görmemize engel değil. Edebiyatçılarımız bu alana eğilip inceleme fırsatı buldukça blog yazımının gelişmesi ve yeni imkanlar türetmesi de mümkün olacak.

31 Ekim 2011′de Milat Gazetesi’nde yayımlandı.

İzlanda ıpıssız, soğuk, bomboş bir ülke. Kilometrelerce hiçbir insan görmeden gidebilirsiniz. Herhangi bir sahil kasabasında yokluğun, sakinliğin, dinginliğin ne demek olduğunu anlayabilirsiniz. Karların ve buzların ülkesi İzlanda. Rüzgarın, tipinin hatta kar tanelerinin bile sesini duyabilirsiniz ama sokaklarında ne gürültüye rastlayabilirsiniz ne de insana. Burada doğan şarkılar, filmler ve sanatçılar anlaşılması hep güç gelmiştir bana. Ne türüyorsa bu topraklarda, insansızlıktan, hiçlikten ve yokluktan türüyor.

İzlanda’da hayatı belkide en iyi anlatan film Noi Albinoi, her sabah nenesinin tüfekle ateş ederek uyandırdığı bir çocuğun soğuk hikayesi. Hayatın yalnız yaşandığı, yalnızlığın olağan olduğu bir coğrafyanın tınıları da kareleri de hep yapayalnız. Noi Albinoi filminin soundtracklerini de yapan Slowblow’un şarkıları size ıssızlıktan başka bir şey vadetmiyor mesela. Tınılar berrak ve net, lakin buğulu bir hülyaya kapı açıyor ve bir anda İzlanda’nın soğuk atmosferine ayak basıyorsunuz. Karlara bata çıka yürüyorsunuz, bir anda bulutlar kaplıyor gökyüzünü, soba başında yaşanan bir hayatın hüznüne tanık oluyorsunuz.

Dagur Kari’nin Noi Albinoi’den sonra çektiği Voksne Mennesker ve The Good Heart adlı filmlerin atmosferi her ne kadar İzlanda’nın soğuk kasabaları olmasa da dipten gelen bir ıssızlık hissediliyor. Bu İzlanda’da yetişen bir çocuğun bakışı çünkü. The Good Heart’de mesela film neredeyse sadece barda geçiyor. Lakin barda birkaç insan dışında hiç kimseyi göremiyoruz. Bunu da bar sahibine rezervasyonsuz kimseyi bara aldırmayarak yapıyor yönetmen. Pratik bir yöntemle daha ıssız daha insansız sahneler sunuyor bize.
Aslında İzlanda çok da farklı bir yer değil. Kafanız estiği zaman gidebileceğiniz bir yer değil en azından. Aşırı pahalı bir ülke, insanlarının elbette misafirperver olduğu söylenemez. Hayatın rahatça akıp gittiği, derdin tasanın trafiğin olmadığı bir ülkede insan sevmezliğin ve ıssızlığın bunca şarkılara ve filmlere işlenmiş olması, çok da şaşılacak bir şey değil.

İzlanda deyince Sigur Ros’tan ve Björk’ten bahsetmeden olmaz. Ben oyumu Sigur Ros’tan yana kullanabilirim açıkçası. Sigur Ros’un sıradan bir İzlanda turnesini anlatan Heima adlı filmde, şarkılarına ilham olan o coğrafyayı kasaba kasaba görmek mümkün çünkü. Her şarkının kayıtları farklı bir mekanda farklı bir kasabada yapılmış. Kimi zaman bir tepe, kimi zaman terk edilmiş bir fabrika sütüdyo olmuş Heima’nın kayıtlarına. Böylelikle kısa bir İzlanda turu atmak mümkün oluyor. Dağını tepelerini şelalerini o toprakların şarkıları eşliğinde seyrediyorsunuz. Sigur Ros’tan Festival adlı parçayı dinlerken benimle yaptığınız bu küçük İzlanda turu da burada bitiyor.

24 Ekim 2011′de Milat Gazetesi’nde yayımlandı

İslamcılık fikriyatından neşet eden, İslamcıların emekleriyle ortaya çıkarılan yüzlerce mesele son birkaç on senedir tartışılıyor. Daha öncesinde mezheplerle alakalı meseleler tartışılıyordu. Bundan daha önce de itikadi meseleler… Ve artık özgürleşme ve teknoloji ile birlikte hiçbir ayrım ve salahiyet aranmadan İslam’la alakalı meseleler herkes tarafından tartışılabiliyor, herkesin elinde kendi fikir ve görüşlerini (yorum) söyleme imkanı var. Yorumların bir çoğu usül zemininde hayat bulma imkanından yoksun ve hatta usulün anlamsız olduğuna kâni görüşler bile var.

Herkesin her şey hakkında bir fikri ve yorumu olduğu, herkesten sayamayacağımız büyüklerin ise kesin ve yanılmaz önermeleri bulunduğu bir vakit bu içinde bulunduğumuz. Artık özgür bir toplumda yaşadığımız için bu özgürce serdedilen görüşlere, yorumlara saygı duymak bir modern insan vazifesi. Biz de vazifemizi yerine getirip Facebook Akaid Dersleri Yönetmeliği’ni saygıyla selamlıyor ve zıvanadan çıkmadan asıl meselemize dönüyoruz.

Tartışmalar, modernizm eleştirileri, yeni fikirler, tüm bu şeyler bizi huzura kavuşturamıyorsa ne işe yarıyor? İrtibat kurduğumuz ilim kaynakları veya ilim adamları bizi Allah’a götürmüyorsa, kalbimize ağırlıktan başka bir şey vermeyen cedelleşmelerin ortasında bırakıyorlarsa neden varlar? Tadı tuzu olmayan soğuk bir İslamcılık mı bizi daha iyi Müslüman yapacak?

Müslüman olmanın lezzetinden huzurundan yoksun oluşumuzu açıklamak için televizyonlarda, gazetelerde ve sokaklarda konuşulan şeylere baksak yeterlidir sanıyorum. Gündeme aldığımız meselelerin ruhundan bihaber, mevzunun cesedi üzerine müteala yapmaktayız. Bir ruhu, bir lezzeti, manevi soluğu olmayan sohbet halkaları, kuru ve teknik malumatlar tüm bilgi edinme yollarımızı tıkamış durumda. İlginç bir şekilde günümüzde makbul olan da bu.

Müslüman olma aşkının lezzetinin boşluğunu anarşist ve sosyalist heyecanlar kapatıyor, devrimci/aktivist/ eylemci ayakları revaç buluyor bu günlerde daha çok. Fikre önem veriyoruz vermesine de bu zıkkımın kökü fikirler bizi Allah’a götürecek mi sorusuna cevap veremiyoruz. Bilgi, zeka ve akıl sahibi olmaklığımızdan dolayı “akletmek” konusundan yırtacağımızı sanabiliriz ama ben akletmenin sadece akılla yapılan bir şey olduğundan emin değilim. Kurak bir gönül nasıl akledebilir ki.

Gönlü besleyen menbalara ulaşmak eskisi kadar kolay değil elbette. Uzun ve zorlu yolculuklara çıkmak gerekiyor belki. Batı aklına/tarihine göre yolculuk kavramı sürekli bir gidiş, bir ayyaşlık, bir kendini bilmezlik barındırıyor. Devamlı yolda olmak hâli, bir yere bir mekana ve fikre bağlı olmamanın cezbediciliğinden hayat buluyor. Aksine bizim yolculuklarımızın avarelikle bir alakası yok.

Yolculuğun bizzat kendisi değil, yolculuk sonunda varılan Hira ve orada elde edilen huzur önemli daha çok. Müslümanın yolculuğu yolda olmanın lezzetinden beslenmiyor yani, yolun başında ağza çalınan o tat sadece teşvik pirimi. Bir hazcılıktan bahsetmiyorum elbette, asgari Müslüman olmanın huzurundan bahsediyorum. Çilenin ve yaşamak meşakkatinin üstünü örtemediği bir huzurdan…

Tüm bunların üstüne esas soruyu yeniden sormakta fayda var. Beni kim/ney Allah’a götürecek? Televizyonda teravih namazı tartışması yapan hocalar mı, mahalle camisinin imamı mı, o koca ciltli fıkıh akaid kitapları mı yoksa? Falanca alimin fikirleri mi veya, filozofların öğretileri mi, öteden beri gelen ekoller mi? İbadetlerimiz mi, iyiliklerimiz mi? Soru da burada cevap da!

Biz Fethi Gemuhluoğlu ne demiş ona bir kulak verelim: “Akıl kutsaldır beyler! Din-i mübin, akıl sahiplerine teklif edilir. Din-i mübin, şeriat-ı garra; akıl sahiplerinedir teklif… Fakat akıl, akılsızlara gereklidir. Aklı olanlar, aşkı seçsinler ve aklı terk etsinler. Akla malik oldukları halde…”

Eylül 2011′de Genç Dergisi’nde yayımlandı

Sana söylemiştim değil mi, bugün hava yağmurlu olacak diye. Yağmurlu havalarda göl sisli olur, güzel olur; ama gördüğün gibi yollar da çamurludur. Sabah gelirken pek zorluk çekmedik ama daha fena olabilir hava. Ah tabi, çadırı böyle günler için bagajda taşıyıp duruyoruz.(!) Bu ıssız yerlerde çamurlu bir yola saplanıp kalalım, sonra keyifle (!) çadırımızı kurup içine kurulalım diye. Ahaha. Oldu canım, balık da tutarız. Bak demedi deme, teybi kapatmazsan akü bitecek ve başımız cidden derde girecek. Tren yolculuğu benim seçimimdi, kura çekmek senin seçimin. Zaten kura çekiyorsak, senin dediğin olacak, başka yolu yok! Hile yaptığına eminim. Tüm kuralarda kaybediyorsam bana bunu şansla açıklayamazsınız efendim. Yok canım.

Madem çalacaksın Sigur Ros çal. Festival adlı parça lütfen… Böyle yağmurlu bir ikindide,  ormanın ortasında, bize ta İzlanda’dan söyleyecek bir şeyleri vardır eminim. Elbette, yağmurlu bir ikindide, bize kim ne söyleyebilir ki başka? Ben ısrarla yağmurlu bir ikindiden bahsediyorum; çoğu kez ısrarla güneşli bir ikindiden bahsettiğim de olmuştur, bilmiyorum ikindiye yeterince dikkatini çekebildim mi? Güneşli ikindilerde, uzun, upuzun yollarda olmalıyız. Uçsuz bucaksız, betonsuz hayatsız, yeşilli topraklı, topraklı tozlu yollarda… Güneş batarken gaz kesmeli, bir tepeye park etmeli… İşte tam o sırada Festival adlı parça yedinci dakikasını aşmış, ritim çıldırmış olmalı. Ritim, ki ritm demeliyiz aslında, çıldırdığı zaman, ona ayak uydurmak için bir parça çıldırmak gerekiyor. Anlıyorsun değil mi, biraz üşütmek lazım yani. Bizim üşütük olduğumuz iddiana elbette katılıyorum, birazdan yukarıdan gelen sular tekeri iyice toprağa gömecek ve biz cips yiyerek ömrümüzü bu arabanın içinde geçireceğiz, nasıl üşütük olmayız! Aaa! konserve de mi var? Aferim sana, iyi akıl etmişsin. Eve gidince Bim hakkında bir yazı yazmalıyım, barbunya pilaki ve sarma konserveden de bahsetmeliyim. Demeliyim ki, biz sevgilimle çok gezeriz ve eğer evde köfte yapmamışsak Bim’den barbunya pilaki alırız. Bi de demeliyim ki: sevgilim çok güzel. Ahaha. Demem tabi öyle şeyler, çok ayıp! Evet. Rahat şeyler yazmayı özlemişim. Yazarken insanı sinirlendirmeyen, midesini ağrıtmayan şeyler yazmayı özlerse insan, yağmurlu bir günde ormanın içinde bir göl bulmalı ve ilk gördüğü kurbağaya selam vermeli: “Merhaba yeşil renkli haki yeşil renkli fıstık yeşil renkli benekli pörtlek kurbağa, milletin gazetelerini okuyup mışıldadığı bu mübarek Pazar gününde ve -tabi lan- sabahın köründe biz iki kaçık seni ziyarete geldik.” Eğer bir kurbağaya böyle dersen –hiç kaçarı yok- sana küfür edecektir. Vıraklayıp mıraklayıp artistlik yapacaktır. Tabii, sen kalk sabahın köründe bir kurbağayı ziyarete gel, o da sana küfür etsin; kızar köpürürsün. Hışımla zavallı -ve küfürbaz- hayvanın üstüne basar oracıkta onun bokunu çıkarırsın. Eğer göl kenarında değil de, daha yüksek bir yerde olsaydık sana şu anda kurbağalardan bahsetmiyor olurdum canım. Leyleklerden falan bahsediyor olurdum. Gerçi leyleklerden bahsetmezdim, çünkü anlamam yani leyleklerden. Tanımam etmem. Serçeler ve kargalar üzerine şiir yazar, şarkı söyler, -mal mıyım neyim- ağıt yakarım; ama leyleklerden bahis açılmayagörsün o kadar şairin yazarın ortasında dut yemiş bülbüle döner susar kalırım. Bu arada, sen o çikolata paketini açarken, cümle arasında “dut yemiş bülbül” terkibini kullanırım ve sen bunu fark etmezsin. Şunun üzümlüsünü değil de pirinç patlaklısını alsan ya! Tamam, madem sen onu seviyorsun, o zaman iki tane al biri pirinç patlaklı olsun. Ben kendi pirinç patlaklı çikolatamı yerken sen -kendi üzümlünü yemeyip- teyple uğraşırsın, sonra sen kendi hakkın olan çikolatayı yemeğe kalktığında sana ortak olurum. Ahaha. Bak bu hoşuma gitti. Komiklik yapmıyorum, -tamam biraz yapıyorum- gerçek söylüyorum, ben pirinç patlaklısını daha çok seviyorum.

Camı biraz açıyorum?.. Kar yağarken de gelmeliyiz buraya. Evet evet haklısın; kar yağarken ormandan çok ovada olmak güzeldir. Ya yüksek bir yer olacak ya da illa düz ova olacak…  Yemek yapmak zor ancak hava soğukken ya da yağışlıyken. Oysa ben istiyorum ki, yaz kamplarımız gibi olsun, güvecimiz yanımızda olsun, sen patlıcanları doğrarken ben ateşi yakayım. Tamam, fark etmez, sen ateşi yakarken ben güveci doğrayayım. Ahaha. Niye güveci doğrayayım kızım, patlıcanları doğricam. Patlıcanları bizim manavdan alalım. Yoldayken alınca, her zaman, istisnasız, kazık yiyoruz. Benim hayat felsefeme göre bir tek karpuz yoldayken alınır zaten. Daha önce söylememiş miydim? Tabii, çok ciddiyim, karpuzun yolda alınacağına/alınması gerektiğine dair kaynağı belirsiz bir bilgi ya da inanç var bende. Bana güvenmeyebilirsin ama kime sorsak şuracıkta -hayır kurbağa olmaz o küfür ediyor- beni teyit eder şeyler söyleyecektir. Hayır, iddiaya girmem tabi ki. Çünkü ne zaman iddiaya girsek sen kazanıyorsun. Ama lades yapabiliriz. Tamam, neyine? Anlaştık… Bu arada karpuz için söylediğim şeyler kavun için geçerli değil. Kola için de geçerli değil. İnsanlar basit düşünür ve soğuk olması için, çalkalanmaması için kolalarını yolculuklarının sonunda alırlar. Baktığın zaman, bu gayet mantıklı bir yöntemdir. Ama eğer bakmazsan(!), yani banane be onlardan, dersen… ahaha… hiç de mantıklı bir yöntem değildir.(!) Böylelikle, bir gün önceden alınıp, yol boyunca yanında taşıdığın iyice ısınmış ve çalkalanmaktan fevri dönmüş kola, elbette daha mantıklı olacaktır. Mesele basit yani… Ama herhangi bir açıklaması yok. :)

Dünyanın en güzel şeyi seni güldürmek…

Çikolata yer misin?

Buyur…

Lades!

Ahahaha!

(Eğitim Şart Dergisi’nde yayımlandı)

Sayfa: 4« 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 »Last »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi