Beklentilerimi vurdum şakağından,
Açıldı gönlümde bir yara,
Tutunamadım kaçtım sokağımdan,
Dokunmayın artık bana..
Baba karga işten yanında serçe ölüsüyle dönünce yavru karga çok sevinmişti. Anne karga birazdan yemeği servis yapmış, leziz bir sofraya kurulmuşlardı ailece. Bu yuvanın hemen yanında, sağ tarafta, bir yuva, bir aile daha var. Orada yemek çoktan yenip bitmiş, gelen seslerden anlaşıldığına göre de güzel bir akşam muhabbeti başlamıştı. Tam oranın birkaç dal üstünde iki yuva daha var. Ve sol tarafında birkaç tane daha. Bulunduğum yerin üst tarafındaki yuvalar daha sessiz ve sakin. Muhtemelen daha imtiyazlı kargalar daha yukarıdalar. Burası karga ve karga yuvaları ile dolu.
Yaklaşıp baktığımda kafasından ağaca saplanmış bir serçe leşiyle karşılaşıyorum. Hemen üstünde bir yazı bu serçenin terörist olduğuna ve etkisiz hâle getirildiğine dair bilgiler içeriyor.
“Harekâta hazır olun, daha özgürleştireceğimiz çok ruh var(!)” Ve karga kahkahaları…
Ufak bir çocuk: “Dede, savaş maceralarından anlatsana yine” diyor.
1 milyon isyancı ruhun 1970–75 yılları arasında Kamboçya ve Laos’ta özgürleştirilmesinden biz sorumluyduk.
Aynı yıllarda Uruguay’da cuntacılara yardım edip teröristlerin ruhlarını lağım çukurlarında temizledik.
Arjantin’de 1976 yılında desteğimizle iktidarı ele geçiren generaller 30 bin isyancıyı ortadan kaldırıp birçoğunu uçaklardan denize atarak ne kadar icatçı bir zekâya sahip olduklarını kanıtladılar.
Sesi kısılmış bir çığlık sakladım derinimde. Çıkmazlardaki zikzaklarım, var ya da yok olma yolunda birer mesaj belki.
Ardım sıra gelen cansız bir ceset var, acı çeken bir kalp ve yorucu bir beyin var ellerimde. Beni yorabildiği kadar yorması için mühlet verdim aklıma. Sonrasında gelir koklarım çiçekleri, kırlarda koşar eğlenirim belki.
Aldığım her nefesi ciğerimde kilitliyorum, ağır düşünceleri sandıklara koyup, takvim yapraklarını biriktiriyorum.
Olması gerektiği gibi olmalı diyorum sonra. Ellerimi açıp dua edemiyorum belki ama, bakınca her halim dua benim.
Ne olacak bilemem. Sadece sessizce düşünüyorum. Allah’tan her zaman yolumuzu aydınlatmasını diliyorum.

Küçük bir sandalda yaşıyoruz, hırslarımızla, kavgalarımızla duygularımızla. Burada yaşıyoruz ailemizle, dostumuzla, düşmanımızla.
Sandalda daha iyi bir yer kapmaya çalıştıkça daha çok sallanıyoruz.
Ben buradayım, kardeşlerimde buranın hemen diğer ucunda.
Kimi hayatını yaşıyor, kimi daha iyi bir köşe arıyor, kimi sallanmaktan korkuyor. Kiminin hâkimiyet hayalleri var bu sandala, kimide tutunmaya çalışıyor.
Bazen bir feryat işitiyorum, ardından kahkahalar eşlik ediyor sallantılara. Bazen yanıma küçük bir çocuk oturuyor, elleri de üşümüş, umutları da. Sonra yerine büyükçe bir adam geliyor, küçük çocuk umutlarını emanet bırakıp bana buharlaşıyor ve kayboluyor bulutlarda. Oysa ben buradayım, sağ kalan kardeşlerimde hemen şurada.
Filistinli küçük bir çocuk görüyorum, yanımda ki adamın mermisine çarpmış, her tarafı kan.
Sulara yarı gömülü halde sandala tutunuyor. Gözleri birisini arıyor, ama bilmiyor; annesi biraz önce gitti.
Bir tını sızıyor kulaklarımdan en derinime, özledim seni İstanbul..
Caddelerin, sokakların ne güzeldi.
Bazen bir yaz akşamı kadar çılgın, bazen bir yağmur sonrası kadar masum, dolu dolu gözlerin.. Göz yaşlarınla ıslanmıştım, aşkınla yanmıştım, taşlarını, ağaçlarını, akşamlarını ve o mavi gözlerini sevmiştim.
Gündüzünü alır gecene emanet ederdim, kara bulutlar ilişmesin diye sana.
Güneş doğarken sarı saçlarını okşardı, gecelerin hep hüzünlü, ben ağlardım sen ağlardın..
İstanbul’um sana doyamazdım..
Karanlık caddelerde yürümenin hazzı var, beni çağırışındaki heyecan var, seni özlemenin sızısı var hala derinimde bir yerlerde..
İstanbul akıl almaz, İstanbul haşmetli, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi..
Kara çarşafın kıyılarına oturup dalsam ne zaman mehtabına, rüzgarın şarkılar söylerdi, bazen gözlerin dolu dolu olurdu, lodosun yanağıma bir buse kondururdu..
Köşe bucak gezerdim seni, sana hikayeler anlatırdım, aşkınla yanardım, ışıkların, dökülmüş yaprakların ve sarı saçların ne güzeldi..
Her gece bir şiir yazardım sana, şimdi bir tını var aşkından hatıra kalan, en derinimde hiç durmadan çalan..
Ne zaman sana gelecek olsam, sende tam özlemiş olurdun beni, ne zaman sana varsam, akşamınla karşılardın beni, kıpır kıpır gözlerin yanardı..
Ben sendim, sen bendin; böyle söylerdin hani. Bensiz sokakların, caddelerin, yağmurun ve akşamların tadı olmazdı hani..
İstanbul aşk, İstanbul gece, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi.
Sarı saçlarına bulutlar konardı, mavi gözlerin beni arardı, hüzünlenince yaprakların solardı; güz olurdu, yağmur yağardı. İstanbul kayıp şimdi, gözlerim ağlamaklı..
Ay ışında yürümeye hasretim İstanbul, kaybettim seni ve özledim, ölesiye..
İstanbul’u kara bulutlar kapladı, İstanbul komploların kurbanı..
Sen yoksun İstanbul, saçlarım darmadağınık ve üşüyorum, yokluğuma az kaldı..
Aşkının lekeleri kaldı şimdi benek benek kalbimde, ellerim titriyor ve aklım gidiyor, bir tını çalmakta hala en derinimde..
Sana ulaşmak zor artık, kara bulutları dağıtacak takatim yok, mecalim yok sana varmaya, duygularım tüketildi, kalbim yırtık; öldüm İstanbul yokum artık..
Artık gülmeyeceksin sanki bana, bahar olmayacak sanki hiç. Düşlerimin kahramanı olman bana yetmiyor; sokaklarını, taşlarını ve aşkını özlüyorum, boğazımda demirden bir düğüm, İstanbul seni düşlüyorum..
Köşe bucak kaçsan da, git desende bana, beni sarmalayıp kaplamışken bitmiyor aşkım sana..
İstanbul bir efsane, İstanbul yara, İstanbul beni severdi İstanbul’un gözleri mavi..
Yoksun İstanbul, bitiyorum; yokluğuma az kaldı, kaçıyorum yaşamaktan, İstanbulsuz, aşksız yaşamaktan.
Bir matem oldun bana, sensizlik bir çığlık, dilimde vaveyla. Ne olur son bir kere daha yağ saçlarıma, benim için, yaptıklarım için sana..
Seni kaybettim, yağmuruna hasretim, ellerim kara, ne olur al; mezarımdaki son lale saçlarına kurdele..
İstanbul aşk, İstanbul gece, İstanbul tılsımlı, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi.
İstanbul yalan, İstanbul sahte, İstanbul’un suçu yok; İstanbul sadece bir kelime…
