top-image

Bu yıl yaptığım ilk (kişisel) grafik çalışması. Uzun zamandır yazmaya ve çizmeye ara vermiştik, yavaş yavaş açılıyoruz değil mi…

Terk edilenlerin tutarsızlığı var hallerinde. Terk edilenlerin çıkmazları var düşüncelerinde. Asi duruşların, başka oluşların, zoraki umursamayışların sebebi bu aslında. İstediğini alamayan çocukların yere yatıp debelenmelerinden, inadına elbiselerini kirletişlerinden farkı olmayan bir asiliğin dumanı tütüyor gözlerinde. Üstünü kirleten çocuk, hırsından dolayı, kirlenmişliğinin bedelinin ne olacağını nasıl düşünemiyorsa öyle işte.

Filmlerden, dizilerden fırlamış karakterlerin suratına yakışmayan yapmacık mimiklerinin, havalı kızların aşağılayıcı bakışlarının, senin olmayan şeylerin çömezliği var üzerinde. Paylaşılmayan, avuçlarına bırakılıp kaçılmış bir acıyı pis sırıtışlarla örtmeye çalışmanın, intikam adına mutlu taklidi yapmanın mutsuz tablosu var. Bir başıboşluk var adımlarında, adımlarının ardında hesap sorma düşüncesi, yürüdüğün yolların çamurları var paçalarında.

Bırakıp kaçtıklarında, elinden tutan olmadığında adımlayacaksan çamurlu yolları, önceden gidenlerin kırılmış topuklarını görmelisin en azından. Taze umutların tükenişlerini görmelisin en azından. Yol kenarında duran, soğuktan elleri donan o bedenlerin hikayelerini görebilmelisin çamurlu paçalarına baktığında. Adının önünden dost ibaresi kalktığında, listelerden silindiğinde ismin, gideceksen eğer O’na git. Gideceksen eğer…

Kirli sokakların kaldırımında arama haysiyetini. Lüks arabaların koltukları kurtaramaz onurunu, tatmin edemez seni kahrolan gözler. Kibirli ve umursamaz her adımın batışın olur karanlığa, bataklığın lanet çekiciliği sarar ruhunu. Yalandan, ucuzdan tatlar kurtaramaz seni, kaçıramazsın kendini. Sahte gülümsemeler, şakacıktan mutlu olmalar, boktan aşklar, şerefsiz bakışlar arasında kaybolur değerli olan ne varsa. Sana dair olanları ucuz aşklara sattıkça, kaybediyoruz seni. Mutluluktan gözlerin parladıkça, göz bebeklerinin içinde feryat eden o çaresiz masum çocuğun sesi kısılıyor. Mutluluktan parladıkça gözlerin, adımlarına dikkat kesiliyoruz, yalan söylediğini anlamamak için. Mutluluktan gözlerin parladıkça, mutsuzluktan ölecek gibi duruyorsun. Ve şuh bakışlı kızlardan çaldığın gülümseme yapışınca suratına, ceset gibi oluyorsun.

- Her şey bu kadar kötü mü yani?

- Bilmiyorum, bundan sonra kimse için acı çekmek, geceler boyu küfürler savurmak istemiyorum.

- Bunların hepsi bana mı şimdi?

- Ah, onu da bilmiyorum. Şimdilik hepsini al, eski dostlarınla paylaşırsın.

- Çok acımasızsın biliyorsun dimi?

- Bu yüzden senin gibiler beni sevmezler.

- Bunları hak edecek bir şey yapmadım ben.

- Umarım öyledir.

- Orada mısın hala?

- ……..

(seni ikna edecek bir kelime yok lügatımda)

Cümlelerim biriktikçe, her zaman olduğu gibi içim acıyor yine. Bir müziğin ritmine kapılıp gittiğim anlar, patlama noktasına kadar kalemden uzak durduğum zamanlara denk gelir hep. Yeterince cümle biriktiremediysem, yeterince anlamsız bir acıya sahip değilsem, iş-güç dediğim şeyler ajandamı gün geçtikçe kabartmaya devam eden verilere dönüşüyorsa, durup dururken ağlayacak kıvamda değilsem, bir şeyleri özlemiyorsam, herhangi bir tınıda kendimi kaybedip tınının derinlerine inerek hülyadan hülyaya seken bir halim yoksa, hayatımda bir şeyler eksiktir muhtemelen.

Daha önceleri de karşılaştığım bu kısır durumun sebebi elbette kitaplardan uzak kalmaktı. Kitaplardı hayal dünyama yeni karakterler kazandıran. Kitaplardı uzun gecelerde hikayeler, şiirler yazmama sebep olan. Kitaplardı eski şarkıları yeniden hatırlatan, eski bir akşamdan kalan hatıraları yeniden canlandıran.

Kitaplar hayatımda büyük bir yere sahiptirler. Kitaplara zarif ve nazik davranılması gerektiğini düşünürüm. Bazı kitaplarımın her an lazım olabilir düşüncesiyle kütüphanemden hiç ayrılmaması gerektiğine inanıyorum. Aldığım kitabın ilk sayfasına aldığım tarihi ve nereden aldığımı mutlaka yazarım. Hiç yazarı tarafından imzalanmış bir kitaba sahip değilim belki ama bunu önemsediğim de söylenemez. Ancak kitapları ve yazarları sevmeme rağmen imzalı bir kitaba sahip olamadım işte. Küçükken kitap almak için Fatih Camii yakınlarındaki Mektup Dergisi Yayınlarına uğrardım. Özellikle kitap almak için gitmiyordum. Genelde geçerken dayanamayıp uğruyor, sonra dayanamayıp birkaç kitap alıyordum. Hatta Beyazıt’a ayakkabı almak için gidip Sahaflardan geçerken ne olduğunu anlamadan ayakkabı yerine kitap alıp geri döndüğümü, kitabı okumaya yoldayken başladığımı, onca biriktirdiğim ayakkabı parasını bir çırpıda kitaba yatırdığımı bile hatırlıyorum.

Mektup Dergisi Yayınları’na uğradığımı anlatıyordum. Küçüktüm, kitap okumayı seviyordum. Ve Mektup Dergisi Yayınları’nı keşfetmiştim, çünkü oradan istediğim kitabı daha ucuza alabiliyordum. Bir keresinde kitaplara göz atarken bir abla nasıl bir kitap aradığımı sordu. Sanırım bir cevap verememiştim. Sadece okumadığım, kapağı güzel bir kitap arıyordum. Zaten rafları dolduran kitapların çoğu Emine Şenlikoğlu’na aitti. O zamanlar Nesillerin Öyküsü, yine o seriden Küçük Kız adlı kitap çocuklar arasında bayağı meşhurdu. Sanırım serinin devamının basılıp basılmadığını merak ediyordum. O abla bana emir verircesine hangi kitapları okumam gerektiğini, hangilerinin bana göre olduğunu anlatıyor bu arada ne yapıp ne ettiğim hakkında sorular soruyordu. Muhtemelen 11-12 yaşlarında, hafızlık yapmaya başlamış yahut niyetlenmiş bir konumum vardı. Bana okul ile ilgili birkaç nasihat verdikten sonra kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. Hatırımda kaldığı kadarı ile iri yarı ve mavi çarşaflı biriydi. Tanımıyordum. Sonra kendini tanıttı: Ben Emine Şenlikoğlu.
Alacağım kitapları aldım ve gittim. İmzalatmak aklıma bile gelmemişti. Zaten o ablada böyle bir teklifte bulunmamıştı. Bilmiyorum belki ayıp olmuştu. Yazarının yanında kitap satın alınırda imzalatılmaz mıydı. Evet evet, kesinlikle ayıptı…

Hevesim sadece kitap okumak değildi. Ne olursa olsun okumaktı. Gazete okumak, elime geçen her türlü dergiyi okumak, takvim yapraklarının arkasını okumak… Hatta bazen bu iş çileye dönüşürdü. Çünkü arkadaşlarla sakız aldığımız zaman ilk önce kendi sakızımdan çıkan fıkra, mani her neyse onu okur, sonra arkadaşlarımın sakız kağıtlarını okumak isterdim. İlk başlarda buna sessiz kalan arkadaşlarım okumama izin vermişler, daha sonraları sakız kağıtlarını okuma hususunda aşırı isteğimden maraz çıkarıp sakız kağıtlarını vermeyerek bana işkence(!) yapmışlar eziyet etmişler, bir sakız kağıdı yüzünden kendilerini kovalatmışlar bana ayıp etmişlerdi. Çikolata ambalajlarında bulunan küçücük yazıları okumayı da seviyordum. Gerçi ona pek karışan yoktu. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Amores Perros
Amores Perros (Paramparça Aşklar ve Köpekler) Soundtraclerinden…

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Karanlık sokakların kuytuları
Kırmızı kurdeleli bir peri kızı
Oturmuş banka yıldız sayıyor
Bin gram hasret, yarım ölçek sızı

Seviyor çubuk kraker sevenleri
Kaçan gole üzülmüyor belki
Güldüğü de oluyor bazen
Biraz yalancı biraz ciddi

Kaçmayı koymuş aklına
Hep kendinden uzaklara
Oysa kimse gitmeni istemedi
Ne yaramaz çocuklar ne de bir kedi

Saklanarak arkasına kümesin
Keyfini kaçıralım herkesin
Kaçıralım misafirlerin ayakkabılarını
Büyüyünce ne olacağımız bilinmesin

Doktor olacakların ben
Küçük hemşirelerin sen
Yolalım saçlarını
Elde edilen ganimetlerden
Misketler benim, tokalar senin…

bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi