top-image

bana kalırsa, bir kadın, her şeyden önce, iyi yemek yapmalıdır. bütün her şeyden önce ama, bakın bütün, bütün her şey, bütün her şeyden önce, YEMEK, hem de iyi yemek, ve kesinlikle iyi yemek yapmalıdır. mutlak suretle, istisnası olmamak üzere, kesinkes.

geriye kalan şeyler, halledilir. ayar çekilir. ama yemek yoksa, hayat yoktur evet.

benim kafam böyle çalışır. güzel yemek varsa evde, ben iyi insan olurum. kötü yemek varsa veya yemek yoksa, ben kötü insan olurum. dünyanın en boktan en lanet en pislik insanı ben olurum.

arkadaşlarla kamplara gideriz çok kez. plan programı her zaman yemeklere göre yaparım. akşam yemeğini yiyip çıkıyoruz. sabah kahvaltıdan sonra falanca yere. şurada durup yemek yeriz, namaz kılarız sonra şuradan devam ederiz. hmm, öğle yemeğini falanca yerde yesek, filanca yere akşam yemeğine yetişiriz böylelikle şuraya geç kalmamış oluruz, falan filan. kafam yemekler üzerinden çalışır, plan programda yemekler üzerinden işler. yemek vakti, kilit noktadır.

bazıları der ki mesela, 12′de çıkıyoruz yola. işte bazıları der ki, öğle namazından sonra. yok. ben planımı yemekler üzerinden yaparım. keşan girişinden karpuzları alırız, vize’den sucukları alırız, şuranın suyu güzeldir suları oradan doldururuz, falan diye gider mevzu. yola çıkmadan önce ne yenilecekse her şeyi bir çırpıda düşünürüm. bir çırpıda. öyle. sonra çıkarız yola.

pek gitmeye gönlümün olmadığı yerlere ancak güzel bir yemek ikna edebilir beni. insanlar boşuna yorulur, ah şöyle güzel böyle güzel. yok, bana de ki şu yemek var. tamam. o zaman bakarız icabına. o zaman olmayacak işleri de oldururum ben sana. o zaman bu yollar benden sorulur. böyle.

evde istediğim yemekleri yapmaya cesaret edecek kimse bulamam çoğu kez. sorun değil. kolları sıvar, dolmamı doldurur sarmamı sararım. inegöl köfte, tekirdağ köfte, sac tava, tantuni, etle alakalı ne kadar güçlü yemek varsa yaparım. güveç severim en çok, tamam, yaparım. fasulye, merak etme, yaparım. karnıbahar, yaparım dostum, en güzelini hem de.

ama işten yorgun argın gelince yapamam. sapık mıyım neden yapayım yani. o zaman güzel yemek yeme zamanıdır. güzel yemek beklerim. güzel yemek önemlidir. hayatın doğru düzgün rayında gitmesini sağlar.

saçmalama, ağzını yüzünü kırarım. saçmalama. bazen sucuk ekmek bile güzel yemek olabilir, eğer kafa basıyorsa. bazen bir sigara böreği bile yanına iyi gidecek bir şey katık edince güzel bir yemek olabilir. yani, güzel yemek deyince, kaburga dolmasından falan bahsetmiyorum illa. misket kadar bir zeka, domatesi güzel bir yemeğe dönüştürebilir. dönüştüremeyenler sapıktır. onlarla işimiz olmaz zaten, olmamalı.

bazen bir düğüne gideriz, iyi dinleyin bi lan, bazen bir düğüne gideriz, diyelim ki her şey çok boktan geçmiştir, tutulan otobüs yolcuları zamanında almamıştır, düğün salonu ebesinin dedesindedir herkes bulmakta zorlanmıştır, basık zübük bir yerdir salon çocuklar bunalmıştır, gelinin suratına kırk ton boya sürmüşlerdir suratına bakılmaz pislik birine dönüştürmüşlerdir lanet iğrenç biri olmuştur mesela, damadın kafa parlak surat dımdızlak olmuştur hayatının en çirkin anını yaşıyordur -bütün gelin ve damatlar çirkindir bu arada-, her şey hiç yolunda gitmiyordur yani. o anda güzel bir yemek gelse mesela masaya, o berbat olan her şey unutulur. güzel bir yemek, boktan bir düğündeki her şeyi bir anda unutturur. insanlar evlerine dönerken en azından küfrederek dönmezler. akıllarda kalan, güzel bir yemektir.

bir de tam tersini düşünün. her şey çok güzel -gelin ve damadın parlak zübük kafaları hariç-, ancak yemek kötü. herkes yemeği hatırlayacaktır düğünün sonunda. güzel bir yemek veremediğiniz, yıllar geçse de unutulmayacaktır. “aboov, o zaman biz ne rezil rüsva olduyduk kamile, ellam döller döşler neyim de aç kalmışlardı deee mi”. budur yani. beş yüz yıl sonra da babaanneniz sizin düğününüzdeki o yemeği hatırlar.

yemek mevzusuna dikkat etmeli insanlar. o berbat zamanlarda bile güzel bir yemek, işin seyrini değiştirir. yemeğin de kıymetini kadrini bilmeli. güzel yemek yapana hürmet etmeli. çünkü onlar gerçekten iyi insanlar. güzel insanlar.

neden kına geceleri hiç bir zaman güzel olmaz? çünkü kına gecelerinde pratik olsun diye limonata kurabiye falan verirler. insanlar hoplar zıplar ağlar zırlar ve nihayetinde acıkır. acıktıkları zaman kurabiye ve leblebi yiyerek doymaya çalışırlar. böh. limonata da içtin mi her şey lök biçiminde mideye oturur. milletin huzuru kaçar. her kınadan sonra, tüm kınalardan bahsediyorum, istisnası yok bu işin, sizin kınanızdan bahsediyorum, hatırlayın bi, evet, kına gecelerinden sonra herkes mutsuz döner evine. hem gece geç vakit olmuştur hem de açsındır. inanabiliyor musun. açsın. saat bir. evde de bu saatte ekmek yersin en fazla, peynir ekmek. açlıktan baş ağrın başlamıştır, inşallah kusmazsın. kusarsan kötü olur çünkü. küfür edersin. bir daha kına gecesine gidenin… falan dersin. açıkçası ben hiç kına gecesine falan gitmedim, erkeklerin işi olmaz biliyorsunuz kınada falan ama biliyorum yani, bu işler böyle. lamı cimi yok.

şimdi ben açım evet. annemle ve kız kardeşimle pek anlaşamıyoruz.

sakinleşmek için uzun süredir bu konuda biriktirdiklerimi yazayım dedim, periyodik mektuplarımdan birine dönüştü. hayırlı akşamlar.

Bir üstgeçit. Çikolata kokuyor. Şemsiyesini zapt etmeye çalışan bir adam, korsan kitaplara bakan bir kadın, pilav arabasının başına üşüşmüş birkaç delikanlı.

Her yer çikolata kokuyor.  Akbil doldurtmak için sıraya girenler, tramvaydan yeni inenler, bir minibüse el edenler, suratlarındaki gülümsemeyi eve kadar muhafaza edemeyecek olan yeni paydos etmiş işçiler.

Hep çikolata kokuyor. Rüzgarda uçuşan saçlar, trafikte camını açmış duman salan arabalar, selpak sattığı halde burnunu koluna silen bir çocuk.

Her gün binlerce yüz binlerce kişinin geçtiği, yaşamaktan çok çalışılan, çalışmaktan daha da çok gelip geçilen bir yer burası. Cevizlibağ – Topkapı arası. Pilav yemek ve lokma tatlılardan birkaç tane atıştırmak için duruyor insanlar sadece burada. Çikolata fabrikasının etrafa yaydığı, kilometrelerce alanı kaplayan ve hiç bitmeyen çikolata kokusun ya belli belirsiz farkındalar ya da hiç duymuyorlar.

Oysa beni masal alemine sürüklüyor bu kokular. Morlu, parlak pembeli, cırtlak renkli masallar bunlar. Çarli’nin Çikolata Fabrikası’nda talih masum ve fakir çocuğa gülüyordu filmin sonunda. Üç beş kuruş toplayarak aldığı çikolatadan çıkıyordu fabrikayı gezi bileti. Sonra fabrika ona mı kalıyordu neydi. Güzel bir evleri oluyordu hatırladığım kadarıyla sanki.

Ya üst geçitte selpak satan çocuk? Ona da talih güler mi dersiniz? Asgari ücretle çikolata fabrikasında çalışabilecek mi yani? Sabahtan akşamlara kadar kokusunu duyduğu ama çikolatasını yiyemediği fabrikanın yanında, rüzgarın alabildiğine estiği üst geçitte nasıl bir talih bekliyor onu? Üst geçitte durup etrafı seyrederken bunları düşünüyorum.

Ne kimse bilebilir, ne de tahmin edebilir. Allah alır götürür seni, yaşatır büyütür seni, gelip geçer ömrün. Şimdi biraz ellerin üşüyecek, sonra her şey güzel olacak. Bunu dilerim. Allah unutmaz kimseyi.

Buradan, bu üst geçitten durup bakınca, iş çıkış saatiyse mesela, binlerce araba yüz binlerce insan görürsünüz yollarda. Ülker çikolata fabrikasının kokusu zaman zaman artarak zaman zaman azalarak yayılır etrafa. Hemen yukarı tarafta minibüs durakları vardır. Eskisi gibi hayati anlamı yoktur artık bu durağın. Eskiden herhangi bir yere gitmek istediğinizde önce Topkapı’ya gelirdiniz. İstanbul’un her yerine giden minibüsler sadece burada olurdu. Hayat buradan geçerdi.

Çok daha öncelerde, Esenler otogarı kurulmadan önce, Topkapı otogarı vardı. Anadolu’dan gelen insanların ilk havasını soludukları yerdi Topkapı. İstanbul’un taşı toprağı altındı o zamanlar, rüya gibiydi İstanbul’a varmak. Siyah beyaz televizyonda İstanbul görüntüleri çıkmayagörsün, hıçkıra hıçkıra ağlardı genç kızlar. Düğün parası denkleştirmeye gitmiştir çünkü İstanbul’a delikanlılar.

İstanbul’un oluşumunda buradaki hatların önemi büyüktür. Göç edenler, çalışmaya gelenler ilk gözlerini burada açmışlar yıllarca. İnsanlar gelmişler, minibüsler nereye kadar çalışıyorsa oraya kadar gidip yerleşmişler.  Minibüsün varmadığı yerde hayat yokmuş. İşte Esenler, Güngören, Bayrampaşa böyle oluşmuş. Bunu da size kimse söylemez.

Selpak satan çocuk mu? Hala oralarda. Üst geçitlerinden birinde…

Milat – 2 Ocak 2012

Bir demirci çırağı da olabilirdim, elim yüzüm kara isler içinde. Elim yüzüm kara isler içinde ateş ocağının başında demire var kuvvetiyle vurup kıvılcımlar saçan bir demirci çırağı olabileceğim gibi, bir terzinin oğlu da olabilirdim, haki renkli kumaşları o ağır makasla cırt cırt kesen. Kumaş tozlarının havada uçuştuğu, ipliklerin yerlere döküldüğü, çın çın makas sesinin küçük odalarda yankılandığı bir terzinin oğlu olabileceğim gibi bir kasapta kalfa da olabilirdim. Talaş dökerdim yerlere, tozutmasın diye dükkan. Buyur hanım abla, derdim: köftelik mi vereyim kıymayı yemeklik mi? Beyaz temiz bir önlüğüm olurdu ve belki kasaplara yaraşır şişko bir göbeğim. İkindiye doğru kapının önüne çıkıp şişko göbeğime hava aldırmak istediğimde duyardım yan taraftaki berberin sesini. Kafanı cillop gibi yaptım abi, derdi bizim Veysi. İyi ustadır harbiden, kafanızın güzel olmasını isterseniz Veysi ustanın koltuğuna oturmalısınız.

Bir elin, özellikle bir berber elinin, keskin usturayı ustalıkla tutup, yamuk yumuk bir yanaktan aşağı kaydırdığına ne zaman şahit olsam, beni de bir heves sarar. Ah bir berber olaydım, şu gelip geçen enselerden birine bir çizik de ben ataydım, derim kendi kendime. Ustaları müşterinin kafasını eğip bükerken, saçlarını kırparken; çıraklar o koca kafayı seyredip durur. Yere dökülen kılları süpürür hızlıca, yine dönüp koca kafanın sağa sola devrilişini izlemek zorundadır ama. Bir an olsun etrafa bakamaz, yasaktır çünkü. Enseyi gözetlemek en mühim şeydir burada.

Evet, girizgahtan anlaşıldığı gibi bugün katanalardan bahsedeceğim. Katana, samurayların kullandığı bir Japon kılıcı. Keskinliği ve esnekliği ile ünlü. Klasik yöntemle bir adet katana kılıcı elde etmek yaklaşık altı ay sürüyor. Japonya’nın bazı kasabalarında tek tük de olsa hala klasik yöntemi kullanan aileler mevcut. Önce topraktan ve kerpiçten kutu şeklinde bir fırın inşa ediliyor. Hava alması ve körüklenmesi için alt kısımlarından delikler açıldıktan sonra içine ateş yakılıyor ve demir tozları küreklerle yavaş yavaş fırına dökülüyor. Günler aylar süren bir uğraş sonunda eriyen demir tozları dipte sert bir plakaya dönüşüyor. Birkaç ton ağırlığındaki bu plakayı çıkartmak için topraktan inşa edilen fırın kırılıp yerle bir ediliyor. Katana yapımı için bu demir plakanın en güzel kısımlarından parçalar alınıp katana atölyesine götürülüyor. Bundan sonrası daha ince bir işçiliğin ürünü. Demir parçanın ateşte ısıtılması ve dövülmesi lazım. Yassılaşan parça ikiye katlanıp yeniden dövülüyor ama ikiye katlama işi defalarca tekrar ediliyor. Böylelikle kütlenin içindeki katmanlar birbirine karışıp metalin esnek ama sağlam olmasına zemin hazırlıyor. Kılıcın ucu için ise çelik kullanılıyor. Günler süren uğraş sonunda kılıç düz bir forma getirildiğinde ısıtılıp soğuk suya sokuluyor ve o anda kılıç hafif eğilerek bildiğimiz katana eğimine sahip oluyor.

Dünyanın en keskin ve en zarif kılıçlarından biri katana. Yeryüzünde ruhu olduğuna inanılan tek savaş aleti. Aynı zamanda aristokrasinin doğuşuna ilham olmuş; katana’nın inanılmazlığı samuray sınıfını doğurmuş. Bu kılıcın gövdesine bir şarjör mermi sıksanız da kıramıyorsunuz. Ama dünya savaşında karizması çizilmiş katananın. Silah sanayinin karşısında işe yaramamış. Samurayları tüfeklerle avlamışlar tek tek.

Bizim de yatağan adlı güzel bir kılıcımız var. Denilebilir ki, yatağan ile katana kardeştir. Zira yatağan’ın da eğimli benzer bir yapısı var. Katana kıl gibi kayıp gitmesini sağlayan ergonomik bir yapıdayken yatağanın ağırlık dengesi uç kısmındadır. Böylelikle daha güçlü, daha ağır ve sert vuruşlar yapabilirsiniz. Katana kemiğinizi ikiye böler ve geçer, haberiniz olmaz. Yatağan gürültüyle kırarak dağıtır kemiğinizi, bir daha toplayamazlar. En kıyak Osmanlı kılıcıdır yatağan. Biri Japon zarafetini ve mistisizmini yansıtırken diğeri Osmanlı tokadını andırır. Katana aristokrasiyle bütünleşmişken, yatağanı soğan kesmek için bile kullanabilirsiniz.

Bir berber çırağı, bir kasap kalfası veya terzinin oğlu olabilirdim elbette; birkaç yüzyıl önce yaşasaydım. Ama yatağan ustası olmak isterdim en çok.

Ateş ve demir şakırtıları…

Milat – 26 Aralık 2011

Beton evler, metal arabalar ve parlak ekranlar aklımızın nefes almasını engellediğinde;  kalbimiz betonlaşıp metalleşmeye yüz tuttuğunda; telefonlar bilgisayarlar ve bilumum cihazlar hayatımıza ortak olduğunda; doğal ve fıtri olandan uzaklaşıp sanal olana yaklaştıkça dengemizi biraz daha kaybederiz. En azından ben böyleyim.  Şehirden kopmak mümkün olmasa da, ara sıra dağlara ormanlara uzanmak, başını alıp gitmek bazen, iyi gelir insana. Bu yolculuklar biriken zehrin atılması anlamına gelir bir yandan. Gündemin yoruculuğu, ekranların iğretiliği, sanal dünyanın zihni perdeleyen parlaklığı, antenlerin göğü kapatan metalliği, gündelik tekrarlar ve rutinler zehirliyor insanı zira.

Biz de arınmak için Hasan amcanın kulübesine doğru yola koyulduk arkadaşlarla. Kırklareli’nin bir köyünde yaşayan Hasan amcanın evine uğrayıp oradan dağdaki kulübesine doğru gitmekti niyetimiz. İstanbul’dan ayrılmadan önce tüm hazırlığımızı yaptık. Yani nalbura gidip tüple çalışan lüks lambası için gömlek adı verilen o fitilden iki tane aldık. Elektriğin ve suyun olmadığı, ormanın kırk kilometre içerisinde bir tepenin yamacına kurulu güzelim kulübeye giderken bizim için en önemli iki şey tüplü lambayı doğru düzgün çalıştırabilmek ve kuzine sobasının üzerinde kestane pişirebilmekti. O yüzden tüm hazırlığımız da bunlardan ibaretti.

Birkaç saatlik yolculuk sonunda köye varıp biraz soluklandıktan sonra orman yoluna sapıyoruz. Hasan amca külüstürüyle önde giderken biz de nispeten iyi bir şehir arabasıyla arkadan takip ediyoruz. Toprak yol engebeli, taşlı ve tehlikelerle dolu. Zaman zaman iyice daralıyor. Bazen dereden geçmemiz gerekiyor, bazen yolumuza çıkan bir kütüğü kaldırıp atmamız. Gecenin karanlığında, ormanın içinde, işte bu dar yolda defalarca yolculuk yaptım; ama arkadaşların bu ilk seferi. Herkes heyecanlı. Öndeki araç durunca biz de ister istemez durup ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Sol yanımızda bir ağacın dalına konmuş kocaman bir baykuş. Ben böyle diyorum ama Hasan amca yarım metrelik bu kuşa Yusufçuk diyor, baykuş bu kadar büyük olmazmış. Uzun uzun bakışıyoruz kuşla, koca kanatlarını açıp uçup gidiyor…

Uzun bir gece yolculuğundan sonra kulübenin bulunduğu tepeye varıyoruz. Ciğerlerimize dolan mis gibi orman havası karşılıyor bizi. Hava soğuk. Hasan amca hızlıca birkaç kütük parçalayıp kuzine sobasına atıyor. Sıcak iliklerimize kadar işliyor bir anda. Kömür sobasının sıcağı başka sobaların sıcağına benzemez, ta içinizi ısıtır. Biraz dinlendikten sonra yemek yiyip çayımızı sobanın üzerinde pişiriyoruz. Yemekten çok gözümüz kestanelerde. Sobanın üzerinde kavrulan kestaneler kulübenin havasını değiştirirken çay eşliğinde sıkı bir muhabbet başlıyor. Hasan amca başından geçen maceraları anlatıyor. Etin pek bulunmadığı zamanlarda boya sandığına doldurup eve götürdüğü güvercinleri, sökülü haldeki tank motorunu nasıl çalıştırdığını, kovana giren fareye arıların ne yaptığını ve daha onlarca şeyi. Bildiğimiz maceraların üzerinden yeniden geçiyor, bilmediğimiz yeni maceraları dinlerken heyecanlanıyoruz. En çok da katıla katıla gülüyoruz.

Hasan amca, takkesiyle şalvarıyla dağda ormanda yaşayan bir adam. Şehirde okuyan çocukları ayda bir yanına gelmediği zamanlarda o tek başına yaşıyor. Bir yandan odunculuk yaparken bir yandan arıcılık yapıyor ve her yıl birkaç ton mangal kömürü üretip satıyor. Kendi alanında uzman dört yüz adet fakülte mezunu gençten daha çok şey biliyor Hasan amca. Bir tankı baştan sona söküp takabilir. Size bir gece vakti rüzgâr enerjisiyle nasıl elektrik üretileceğini ve bunu nasıl depolayacağınızı teknik detaylarıyla anlatabilir. Kendi evini kendi yapar Hasan amca, inşaattan anlar. Onunlayken kendinizi güvende hissedersiniz, gece vakti zifiri karanlıkta ormanın derinliklerinde kaybolmadan yürüyebilirsiniz. Kulübesinin tavanında kuru ekmek, makarna ve tarhana çuvallarla asılıdır. Ağır kış şartlarında köye gidemediği zamanda burada aylarını geçirebilmesini sağlar bu erzaklar.

Sabah namazının vaktine iki saat var. O zamana kadar uyuyoruz Hasan amcaya güvenip. Vakti gelince uyanıyor Hasan amca, bizi de uyandırıyor. Güğümde ısınmış suyla abdest alıyoruz, ki hava buz gibi. Ertesi günü de yemek yiyerek, dağda tepede yürüyerek ve bolca muhabbet ederek geçiyoruz. Hasan amca karlı bir günde derede nasıl yıkandığını anlatınca ılık su lüksümüzden de vazgeçiyoruz.  Akşama doğru köye dönüp yanımıza bolca bal alıp Hasan amcayla vedalaşıyoruz. Yolumuz uzun. Hasan amcayı seviyoruz. Yine geleceğiz.

Milat Gazetesi – 19 Aralık 2011

şimdi, davulu mavulu patlatası geliyor insanın. şimdi, gözler sımsıkı, yumruklar sımsıkı; iyi çalıyor şarkı. şimdi, gürültüyle çökebilir kırk katlı bir yapı. şimdi, bir tır dolusu ay çekirdeği. şimdi, büyük bir patlama; kopar köprünün çıtkırıldım bacakları. şimdi, alır her şeyi içine keskin bir gürültü.

çarptıkça suratımda körelen balta:

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Sayfa: 2« 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 »Last »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi