top-image

Lat, Menat, Uzza ve Coca Cola ve Dolce Gabbana
Hızlı yaşa, hızlı öl, hızlı tüket, hızlı tapın
Helvadan tanrılarınızı getirin yerine asitlisini verelim
Garantisi var, kaskosu var, sigortası var abla bunların.
 
Lat, Menat, Uzza ve Converse ve Dunlop
Hangi reyonda hangi ürüne tapalım mesaj gönderin siz belirleyin
Çift hatlılar, çift kameralılar, çifte hayatlar, dokunmatik kuşlar
Dokunsak halimize ağlayacaklar pillerinin yettiği kadar.
 
Lat, Menat, Uzza ve Ray Ban ve Hotel Marina
Sabah şekerleri ve akşam haberleri
Açık büfe kahvaltı, çocuklara ve ölülere yüzde yirmi indirim
Sayenizde koca siyah gözlükler satılsın, ölseniz de tüketin.
 
Lat, Menat, Uzza ve Fenerbahçe ve borsa
İyi oynayan kazansın birde parası çok olan
Moda diyelim Avrupa’dan yeni tanrılar getirelim
Yüzümüzü batıya dönelim götümüz açıkta kalsın
Paris’ten düşünelim utanacaksa İstanbul utansın…

hayat bu mudur
pırlayan kuşlar, güzel akşamlar
bir seherin tadı içimizde
bir bebeğin paytak yürüyüşü
ne kalacak geriye
şehrin ışıklarından
bir gülümseme belki
albümlerden arta kalan.

avuçlarım acıyor sevgilim
dünya kayıyor ellerimden
bu damarlarımda akan
bu yaşlansa da taptaze duran
hayat akıyor
ve hüzün ne de yakışıyor
kıymetini bilene.

akşamlarımız vardı
muhabbet dolu şen şakrak
şu akvaryum şu şişko balık
şu resim de çok komik
bak bu en sevdiğim kazağım
bunlar da okuldan arkadaşlar
şimdi her şeye ne kadar uzağım.

sabahlarımız vardı
kuş sesleri, ah o menekşeler
severdim gün doğarken gezmeyi
ve taze ekmek kokusu
yaşadım işte bir ninni gibi

II

ben hayatı ninemin ellerinde gördüm
bayat ekmek gibi ufalanan
tadı yoktu hiç bir şeyin
bir teheccüd vakti kadar
alnı öpülesiydi secdenin
bir öğle vakti uykuya dalmak
anladın değil mi sevdiğim.

bahadır balkondan bakıyor
o hasta adam sigara içiyor
şu kadın çok titiz
yağmura bile yüz vermiyor
gülesi geliyor insanın
gülesi geliyor bebek görünce
zaten bebekler de gülüyor
dünyalık ne varsa işte
her şeye…

pamuk şeker yemeliyiz
elma şekeri de
vapura da binmeliyiz
son kere
son kere İstanbul sefası
bu Allahın belası sigaradan son fırt
bu hayatta son nefes
son bir işrak
gitmeliyiz
hayatı tadında bırakarak…

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Biraz sessiz sakin ama uçarak, bulutlara basarak… gidelim mi? 

(Selma ablaya teşekkürler.)


“- Fazla uzaklaşma oğlum”

Günlerce, haftalarca bir odaya kapanmış iyice bunalmıştım ki, biraz çıkıp gezmek nasip oldu. Bakın neler gördüm.

Ümraniye’den otobüse bindiğimde, muhtemelen benden bir durak önce binmiş bir bayan ile muavinin tartışması dikkatimi çekti. 20 yaşlarında bir kız, gözleri dolmuş vaziyette, ağladı ağlayacak hissi veren kısık bir sesle, muavine “Ben Toplum Gönüllüleri Derneği’ndenim” diyordu. Anlaşılan Üsküdar’a gidecek kadar parası yoktu ve muavine bunu anlatırken oldukça zorlanmıştı. Muavinin “hayır olmaz abla” sözlerine karşı Toplum Gönüllüleri Derneği’nden olduğunu söylemeyi bir yarar sağlayacağını düşünerek akıl edip dile getirmişti.

Kız tam anlamıyla bir gönüllüye benziyordu. Ne gönüllüsü olursa olsun ama kızın tipi ve tavırları gerçek bir gönüllü insan örneğiydi. Hafif şişmanlığıyla ve bunu önemsemeyen duruşuyla, beyaz teni ve çilli suratıyla, ıslatarak taradığı saçlarını arkadan bağladığında saçında kalan tarak izleriyle ve yer yer dağılmışlığıyla, normal bir kızın taşımak istemeyeceği komik çantasıyla, şişman ve çirkin olmasına rağmen fiziği ile alakalı bir kompleksinin olmamasının rahatlığıyla tam bir gönüllü görüntüsü veriyordu. Tüm bunlara rağmen insanın rahatça güvenebileceği sevecen bir görüntüsü vardır. “Gönüllü tipine bir örnek verin” sorusunun cevabını fazlası ile karşılıyordu yani. Oldukça duygusaldı, konuşurken ağlamamak için kendini zor zapt ediyordu.

Belli ki bir hayır işi için koşturmaktaydı, parası bitti muhtemelen, yolda kaldı. Ancak, “gönül” kelimesi ile alakası olmayan, “toplum” kelimesi ile olan alakası da “toplu taşıma” aracında muavin olmaktan öteye gitmeyen, Toplum Gönüllüleri Derneği’ni durak istasyonu zannedebilecek derecede kart birine denk gelmişti zavallı kız. Muavin “ya abla tamam da…” diye başlayarak sonu gelmeyen cümleler kuruyor, kızın gözlerinde yaşlar birikiyordu ki, muavin sonunda dayanamayarak şoföre seslendi: “abi sen Toplum Gönüllüleri Derneği’ni biliyor musun?”

Ve şoför beni dumura uğratan şu cevabı verdi: “ne? Tapu Müdürlüğü mü?”


Bir başka olay, bir caddede yürümekte iken gerçekleşmekte:

Önümde yürümekte olan, her hallerinden sevgili oldukları, bazı hallerinden nişanlı oldukları anlaşılan çiftin dişi olanının cırtlak ve yarı bağırarak kurduğu şu cümleden sonra muhabbetlerine yüzde on yahut yüzde on beş (tam kestiremiyorum, matematiğim iyi değildir) civarında kulak misafiri oldum: “KPSS’ye boşuna girmiyorum, kazanırsam çalışacağım, biliyorsun bunu”

Çocuk daha yumuşak bir sesle, nazik bir dille karşı çıkıyordu. Anladığım kadarı ile nişanlısının çalışmasını ve KPSS’ye girmesini istemiyordu. Lakin kız sokakta konuşma adabını (evet öyle bir edep vardır) hiçe sayarak oldukça yüksek bir sesle, tüm gayretiyle sesini cırtlatarak derdini anlatmaya çalışıyordu. Tam duyamadığım halde çocuğun “ne gerek var çalışmana” dediğini sanıyorum ki, sonrasında kız aynı cırtlak sesle “arabamızı, kendi evimizi alacağız” dedi. Bu cırtlak ses, hatunların erkekleri ile tartışmalarında kullandıkları, içinde acındırma ve aynı zamanda üste çıkma, kabul ettirme, çileden çıkartıp “tamam” dedirtme, sindirme duygularını muhteva eden tiz bir sesti.

Çocuk hala sakin bir şekilde anlatıyordu ancak ses tonundan sitemli olduğu anlaşılıyordu. Nişanlısı gibi bağırıp çağırmadığından sözlerinin hepsini duymak mümkün değildi ama bir ara şöyle dedi: “sen beş yıl boyunca çalışacaksın ve bir araba alacağız, bu mu yani” Kızın altta kalmaya hiç gözü yoktu, kafasına koymuştu bir kere çalışıp araba almayı, yazlık falan almayı. Karşılık olarak: “Hayır canım, on milyara alabiliriz” cümlesini ağzına yakıştırmaya çalışarak erkekçe kurdu, ancak yine de komik oldu. Bu sümsük adamın kendini anlamayışına kızdıkça sesi yükseliyordu. Biran çocuğun hala nasıl sakin konuştuğunu düşündüm, kolay bir şey değildi zira. Sonra kız çocuğun elini tutmak istedi, çocuk elini vermedi, hırsla çekti. Çocuk ilk tepkisini vermişti işte, dahası da gelirdi, neyse bunları geçip hızlıca eve gitmeliydi. Zaten çocuk kızın elini tutmamıştı, artık rahat rahat geçip gidilebilirdi. Oh olsundu, canıma değsindi…


Ve Üsküdar’da geçen komik bir olay daha var. Bu olayı benim hatundan rivayetle aktarıyorum:

 İki sevgili, el ele yürümekteler. Kız bir ara çocuktan çantasını taşımasını ister:

 -Çantamı taşısana

-Hayır olmaz

-Nasıl yani ya, taşısana işte çantamı

-Hayır canım, taşımıyorum

-Taşıyacaksın ya

-Kızım ne doldurdun bunun içine ya taşımıyorum bana ne be

-Ya nasıl taşımıyorsun taşıyacaksın

-Taşımayacağım

-Elimi tutuyorsan çantamı da taşıyacaksın tamam mı!

-…!

 Evet, garip bir durum. Sanki aşk yerine ticaret yapıyorlar. “Elimi tutuyorsan çantamı da taşıyacaksın” durumu tam anlamıyla çıkarcılığın erkek-kadın ilişkisine yansımış halidir. Eline karşılık bunu isteyen bir kız, sanırım zamanla eli kırbaçlı bir zebaniye dönüşmeye başlayacaktır. Çocuğun neden çantayı almadığı ise düşündürücü elbette.


Şehrin bunaltıcılığından biran uzaklaşmak için trenle (en az teknolojik) sirkeciye gelip yürüyerek Gülhane’ye geçtiğim bir sabah, kendimi teskin etmek için su sesinin dinginliğine (evet su sesi rahatlatır) ve o devasa ağaçların gölgesine bırakırken, bir olay daha dikkatimi çekti:

İranlı olduğunu sandığım 18 yaşlarında üç genç (iki erkek bir kız) Gülhane’de bana yakın banklardan birinde oturmaktalar. Kendi aralarında gülüşüp muhabbet etmekteler. İranlı kız, standart kapalı bir Türk kızı kadar kapalı. Konuşmadıkları zaman onların Türk olmadıklarına ihtimal vermezsiniz, o derece bizdenler. (öyle değil midir zaten) Erkeklerden biri kızın sevgilisi olmalı ki, daha bir böyle sarmaş dolaş.

Derken… O şahin bakışlı, o kuş (sevgili) uçurmayan çiçek satıcılarından biri bu manzarayı görmesiyle beraber ağzından salyalar akıtarak yağlı müşterilerine doğru ellerinde çiçekler olduğu halde hızla yaklaşmaya başladı. (Bir çift sevgili her zaman birçok sektör için yağlı müşteri değil midir zaten.)

Dikkatle takip ettiğim o şişko kadın, bu sevgililerin yanlarına ulaştığında elindeki sepetten bir çiçeği göz açıp kapayıncaya kadar alıp hızla (Yüzüklerin Efendisi adlı filmde ok fırlatan sarı/beyaz/civciv sarısı saçlı adam misalinde olduğu gibi) kızın eline vermiş ve bunu yaparken “Allah, bağış, yastık, sevgili, güzel” gibi kelimelerden hızlıca cümleler kurmuş, kelimeleri sündürüp uzatarak mırıltılı bir yakarış hali katmıştı olaya. Kesinlikle, muhatabını konuşturmadan sindirip, bir şey söylemesine ve itiraz etmesine izin vermeden biran önce parayı alıp gitmek için yaptığı bu taktik günümüzde ticaret adamlarının bolca uyguladıklarına benzer bir yöntemdi.

Çocuk para vermiş çiçekçi kadın yetersiz bulmuş, ardından çiçek ücretine kız tarafı takviye yapmış ve sonunda çiçekçi soyguncu tatmin olur gibi olmuş ve gitmişti. Burada garip olan, Türkçe bilmeyen çocuklara çiçekçi kadının ısrarla bir ton güzel laf etmesi ve kadının dediklerinden bir şey anlamamalarına rağmen çocukların gülümseyerek çiçekleri satın almasıydı.

Bu hikayenin sonunu iyi bağlayamadığımı mı düşünüyorsunuz? O halde siyasetçilerin tavırlarına ve televizyon reklamlarına bir kez daha göz atın.


Bu yazıyı hazırladığım sıralarda etrafıma daha çok dikkat ediyor ve nasıl malzeme çıkartırım diye düşünüyordum ki, dikkate gerek olmaksızın adeta zorla “beni de yazmalısın” diyen bir olaya daha şahit oldum. Kıramadım, yazıyorum:

Bir çıktı almak için büyük kırtasiyelerden birine girmiştim. Dükkana bir genç kız ve yaşlıca bir dede bakıyordu. Kız o büyük makineden sticker çıktı alırken kağıt makinenin içine sıkışmış bir türlü sorunu çözememişti. Ben yaşlı amcanın dükkânda bulunma gayesini “işte, kız iş yaparken amca da dükkana sahip çıksın canım” diye düşünürken, gözleri zor gören, ağır aksak yürüyen, kulakları gayet ağır işiten (bir çok cümleyi bağırarak birkaç defa tekrarladığımdan biliyorum) yaşlı amca bir çırpıda o büyük makinenin içini açıp bazı parçaları çıkarttıktan sonra sorunu çözmüş ve beni hayretler içerisinde bırakmıştı. Lakin mesele bu değil.

İşimin uzamasından dolayı içeride beklerken ve hafif yağmurun atıştırmaya başlamasıyla yaşlı amca kapıya çıktığında şiddetli bir gök gürültüsü duyuldu. Yaşlı amca hızla içeri girip telefonu kaldırdı ve kızla göz göze geldiler. Gök gürültüsünü telefon çalıyor zannetmişti mübarek amcamız.

İkisi de kahkahayı koyvermişti. Ben de çaktırmadan kıs kıs gülüyordum.

Bu hikâyelerdeki başrollerin çoğunun bayan olması tamamen tesadüftür :)

AleminRenkleri.com dan takipçilerine güzel bir hediye… 16 adet seçme şarkı tek klasörde.

Zaman zaman bu sayfalarda nadir, güzel şarkılar yayınlıyorum. Bugün sizlere şöyle topluca bir ziyafet çekmek istedim.

İndireceğiniz klasörün içinde 16 adet birbirinden güzel şarkı var. Bu şarkılar benim senelerdir dinlemiş olduğum, dönemlerine göre bende izler bırakan şarkılardır. Bu şarkıları bir araya getiren şey, çok hit ya da çok güzel olmaları değildir. Tamamen benim iç dünyamla ve bende bıraktıkları etkilerle alakalıdır bu toplaşma. Şarkıların isimlerini buradan vermeyeceğim tabi ki, indirin ve dinleyin.

Link: http://rapidshare.com/files/148721816/awara-muzik.rar

İndireceğiniz rar dosyasının şifresi: aleminrenkleri.com

Sayfa: 14« 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 »Last »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi