top-image

vur patlasın
dudaklarım
çal oynasın
aklım yerinden.

buralar bizim değil
söz lazım değil bu aralar
tut elimden.

dünya denen gölgelikte
misket takası
ayaküstü biraz sevinç
ve biraz hüzün
ekmek arası…

(Bu şiir senin)

(Murat Özyıldırım ile Ümmü Gülsüm’ü konuştuk.)

Ümmü Gülsüm en saf tabiriyle ve özetle kimdir?

Büyük sanatkârları tanımlarken genellikle farkında olunmadan klasik övgü cümleleri kullanılır; “büyük bir ses”, “usta yorumcu”, “halkın sevgilisi” gibi. Geçtiğimiz yüzyılın başında Mısır’da doğan ve kısa sürede sadece Mısır’ın değil bütün Ortadoğu’nun unutulmaz sesi haline gelen Ümmü Gülsüm için bir tanımlama bulmakta zorlanıyorum. Malumunuz, şark memleketlerinde insanlar duygusaldır. Nefretleri de aşkları da hep en uç noktalarda tarif edilir. Bu nedenle mesela siyasi yöneticiler ya çok sevilen ve yanlışları görülmeyen liderlerden ya da nefret edilen ve masalların en kötü kişiliklerinden daha kötü olduğuna inanılan insanlardan oluşur. Ortadoğu’da sanatkârlara bakış da böyledir, genellikle onlara gösterilen sevgi -özellikle halkın sevgisi- son derece içten ve hiçbir abartıdan kaçınmaksızın oluşur. Türklerde de Araplarda da durum aynıdır. Ümmü Gülsüm, bu tanımlamalar içinde sadece sesiyle değil, her yönüyle sevilen bir insan olarak, kendinden en çok söz ettiren sanatkâr hanımefendi olarak karşımızda -ölümünden yaklaşık otuz beş yıl sonra bile- dimdik durmayı başararak diğer bütün rakiplerini geride bırakan bir figürdür.

 

Mısır için, ya da Ortadoğu için Ümmü Gülsüm nedir?

Kendi halkının değerlerinden kendini uzak tutmayan sanatçılar, öncelikle yaşadıkları ülkenin renklerini gösterirler. Ümmü Gülsüm, bildiğiniz gibi Mısırlıdır ve en anlaşılır sözcüklerle söylemek gerekirse, sevenleri için bütün Mısır’ın her şeyidir. Mısır, Ümmü Gülsüm’ün yaşadığı 1904 – 1975 yılları arasında olağanüstü siyasi gelişmelerle karşılaşmış, bu gelişmeler zaman zaman musikide de kendini göstermiştir.

Önce İngiliz yönetimi, ardından Kral Fuad ve Kral Faruk dönemleri ve son olarak 1952 yılında milliyetçi subayların darbesi ve krallığın sonu. Bütün bunlar sadece Mısır’ı ilgilendirirken, 1948 Arap İsrail Savaşı, Sovyetlere yakın izlenen Nasır’ın bütün Arap dünyasını etkileyen Arap Milliyetçiliği politikaları, Mısır’ın Yemen ve Suriye ile kurduğu, kısa ömürlü olan Birleşik Arap Cumhuriyeti maceraları hep Ümmü Gülsüm’ün sanatının dorukta olduğu yıllarda gerçekleşen olaylardandır.

Krallık döneminde zirvedeki sanatçı olan Ümmü Gülsüm, Nasır döneminde de yine bir numara olarak en üstteki yerini korumuştur. Ümmü Gülsüm’ün Ortadoğu’da simgeleşmesi onun sesinde ve müziğinde halkın kendisini bulmasıyla olmuştur. Yani bence Araplar Ümmü Gülsüm’ün yorumlarında kendilerini özdeşleştirmişlerdir. Okunan şarkılarda “kendilerinden bir şeyler” değil tarihin Araplara yüklediği “kendi her şeylerini” adeta yeniden bulmuşlardır.

…yazının devamını okumak için tıklayın.

[Bu yazı güzel bir şarkı içermekte ve şarkı yazının en alt kısmında... İsterseniz yazıyı okuyun ya da direk şarkıya atlayın...]

Kirpiklerime sürdüğüm badem yağı, bozama kattığım leblebi, dolabın kırık kapakları, söylesene güzelim neredeyim ben, bulamadım kendimi. Bulamadım ve karıştı cümlelerim, afilli üsluplu şeylerin yapmacılığından uzak, merhaba deyip gece sabahın dudaklarından öperken, şimdiki zamandan uzak…

Anlatamıyorum, anlatamıyorum, anlatamıyorum olum işte anlatamıyorum. Nefes almama yardımcı olmak istiyorsanız bu işi koro halinde yapmalıyız. Hep birden nefes alalım, verelim, alalım, verelim.

Kimseyi geride bırakmayalım, nefes alalım hep birlikte, hep birlikte verelim.

Olum ben bunları sabahı zor gelen gecelerde topladım. Bu içimdeki karmaşayı, bu boğazlarıma demirden bir düğüm olup kurulan… Neyse ulan…

Nefis sigara içerim, ne yazık ki hala diyaframdan nefes alıp vermeyi öğrenemedim. Uzak diyarların şarkılarını ezberleyip eşlik etmeyi ne çok isterim bilirsiniz. Ve yine bilirsiniz ki yazı sürüp gidecek ve bitecek, bittiğinde hiçbir şey anlatmamış olacağım. Ben buna “zihnimin etrafında tavaf etmek” diyorum. Öylece, etrafında dönüp durarak, ona dokunmadan, yaklaşmadan, belki korkarak, belki acıdan… Tavaf etmek, dönmek… Sonra çemberi genişleterek çaktırmadan kaçmak…

Gıcık olurum bilirsin böyle yazılara, derdini anlatamayan cümlelere. Ama derdim derdimi anlatmak değil zaten. O yüzden biraz… Her neyse, işte bunun adı istisna…

Haydi bir daha, hep birlikte, alalım, verelim, alalım, verelim. Ellerimizi çırpalım, nefes alalım, verelim… Birazdan bir şarkı başlayacak, herkes hazır olmalı… Birazdan parlak bir gecede, lacivert bir gökyüzünün altında, bir dağın tepesinden izlerken doğayı, ormanı ve ağaçları, topraktan yeri titreterek bir tını fırlayacak. Alacak bir sarmal, bir girdap, bir rüzgar seni. Evet ulan öyle, işte o filmlerdeki gibi. Ellerin havada, döneceksin, uçacaksın, duracaksın, coşacaksın.

Gitmeme yardımcı olmak istiyorsanız daha hızlı el sallayınız. Bilirsiniz o şekilde güle güle demek, terminallerde yaşar. El sallayarak güle güle demek gibiyim dersem, bir şeyler anlatmış olurum diye korkuyorum. Gecenin bir vakti, aha be işte tam şimdi, aklıma kuru dut yemek geldi. Komşumuz Hatice ablanın kızı Ayşegül abla geldi. Ki ben henüz yedi-sekiz yaşlarındaydım. Evde kimsenin olmadığı vakit kek yapmak istedik.  İlk yaptığımız kek ilk yaktığımız kek olmuştu ve o zamanlar öğrenmiştim yanık bir keki nasıl çaktırmadan yok edebileceğimi. O zamanlar… elbet garip zamanlar, arkadaşlarım benden 4-5 yaş büyük ablalardı. Onların sırlarını bilirdim, sinema aralarında o çocuk masumluğuyla içilen sigaraları ben bilirdim sadece, anlamadığım düşünülerek yapılan o konuşmaları. Ah ulan, aşka gelip şarkı kasetlerini yakmaları, ilahilere dadanmalarını, ilk başörtü takışlarını… Biraz kızların arasında yetişmiş olabilirim ama kız gibi yetişmedim. Olum bu konu çok derin lan, burada anlatacak çok şey var, bunun için özel yazmak lazım. Hem anlatılası kolay şey değil. Şunu da söyleyeyim Ayşegül abla sıradan bir kız değildi. Parka girdiğinde en serseri çocuklar bile toz olurdu. Bir çok erkek çocuk annesi, şikayet için kapıya gelirdi. Çünkü onları salıncaklara çakar ya korkutur ya döverdi. Aslında bunları anlatmak için içimde şiddetli bir istek var, ama anlatmamalıyım… En azından şimdilik…

Nerden geldik be bu konuya. Kuru dut demiştim, evet. Sabaha karşı kimin aklına kuru dut gelir ki. İyi ki aşermek gibi bir durumum yok ve iyi ki yanımda bir şişe boza var.  Allah’ım aklıma mukayyet ol…

Taıkıdın da taıkında da taıkıdın. Ta ta ta taıkıdın.

Tamam dostum, yakında gezip boza içeceğiz, santur bakacağız. Mephisto’yu soyma planları yapacağız.

Tamam canım, yakında bir yolculuğa çıkacağız, istediğin o arabanla, uzaklara yollanacağız, büryan yiyeceğiz.

Tamam arkadaşım, yakında umreye gideceğiz, ben anlatıp duracağım, döneceğiz, ışığa boğulacağız, al-baik yiyeceğiz.

Tamam sevgilim, yakında çiftliğin bahçesinde bir gece salıncakta sallanacağız, veranda da çay içip ateş böceklerini izleyeceğiz.

Tamam anneanne… tamam… yakında öleceğiz…

Yalnız… Şimdi biraz nefes alalım, beraberce, alalım verelim, kimseyi geride bırakmayalım… Nefesi daralanlara yer verelim, ölenlere yol…

Bu yazıyı rastgele girip okuyan biri tüm bu anlamadığı şeylere saçmalık diyecektir, biliyorum. Özellikle takip edenler, (bilmem var mı) merak edenler, biraz olsun hak verirler diye umuyorum. İtiraf etmeliyim, evet içimde çok şey topladım, biriktirdim ve bu aralar bolca bunalıyorum. Her gün birkaç defa tokamı kaybediyorum. (söylemiştim bana bunun siyahı lazım)  Ne mi alakası var? Hiiç, sadece kendimi tiye alıyorum…

İçimdekileri bir şarkı yapsaydım sanırım böyle bir şey olurdu. Buyurun Vas dinleyin. Dinleyin diyorsam boşa demem, es geçmeyin… Tamam anneanne tamam…

(yazılmamış farz edilmesi gerekenler serisinden…)

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Vas- Mandara 


Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Ben Filistin’de doğdum… Ben Filistin’de… Ben… Filistin…

Naci En Alamo’yu dinlemiştiniz değil mi? Bir de bunu dinleyin o halde…

Panama, San Blas, Veraguas… Şehirlerin üstünden uçmaktan başka bir eğlencem kalmadı. Bu hafta neredeyiz aşkım, Panama’mı?

Allah’ım! 41 saattir uyumadım, arz ederim. Uykumun gelmesini beklerken mısır patlatmayı denedim. Birilerine espri yaptım. Bunu not edin: yüksek ısıda patlayan şeylerden biridir mısır. Barut gibi değildir ama. Kapağınız varsa sorun yok. Bu sallanan kağıttan avize kapitalizmin işi mi? Patlamış bir mısır artık nasıl tohum olabilir ki. Güzelim, unutuyorum, durmadan anlatsana bana, hangi şehirlerin üstünden uçacaktık?

Hani şehirlerin önümüzdeki yüzyılda gökyüzüne kurulacağını anlatmıştım ya sana… Artık ben de inanıyorum sana anlattıklarıma.

Şifreyi çözebilmem için alfabede olmayan o harfi bulmam gerek. Hiç bir alfabe bu saçmaladıklarımı öyle eski yazdıklarım gibi edebi bir metne dönüştüremez. 

Böyle yüzlerce şarkı dinliyorum eğer yakınımda kimseler yoksa. 

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

O derin belagatli şeyleri de ben yazmıyordum zaten. Anneannemle ortak bir çalışmanın ürünü. Annanemin haberi yok ama onunla tasarladığımız bir kaçış planı bile var. Çabucak ölüp gitmek. Anneannemle ortaklaşa yaşıyoruz. Bir gün ben uyuyorum bir gün o. 42 saattir gözüme uyku girmedi ve hala uykumun gelmesini bekliyorum. Sanırım sıra bana iki kere geldi.

Sıkıntıdan esniyorum… Arabalar geçiyor. Sanırım sabah oluyor. Ve “avast’ın yeni bir sürümü internette mevcut” Bunu o söyledi bana. O yeşil yaratık…

Tanrım, burada o kadar çok tanrı var ki… Müslüman tanrılar, kapital tanrılar, sofi tanrılar, smokinli tanrılar, kadeh kaldıran tanrılar…

Niyetimi biliyorsun. Baltayı ustaca kullanmak için talim yapıyorum. Onu hergün biliyorum. O sineği öldürdüğüm için de üzgünüm. Kocamandı ve çok vızıltılıydı.

Bunaltı… İçten bir çığlık… Gözyaşı…

Masamın üstünde bir deniz var, kül tablası ve bir kaç şehir. Diyorum ki… Öyle işte. Her zaman ki gibi… öyle… 

(yazılmamış farzederseniz sevinirim)

Sayfa: 13« 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 »Last »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi