<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Alemin Renkleri</title>
	<atom:link href="http://www.aleminrenkleri.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aleminrenkleri.com</link>
	<description>tasarım, edebiyat, grafik</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Feb 2012 09:51:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Prova baskısı</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/30/prova-baskisi/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/30/prova-baskisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 09:42:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[abdullah kibritçi]]></category>
		<category><![CDATA[heidelberg]]></category>
		<category><![CDATA[pedallı]]></category>
		<category><![CDATA[roland]]></category>
		<category><![CDATA[tipo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1073</guid>
		<description><![CDATA[Ali sonunda sevdiği kıza kavuşur’lu bir öykünün son cümlesini yazıyor yazar, mutlu sonlara bayılıyor belli ki; bir kafede oturup merkeze haber geçiyor muhabir, falanca yerde şöyle böyle şeyler oldu ey okuyucu; bir kitabın arka kapağını yazıyor editör, fiyakalı cümleler kuruyor, hem alımlı olsun hem de çok satsın; bir şair bütün gücüyle, bütün aklıyla, kemiklerinde hissederek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1089" title="el pedalı" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/el-pedali-tipo.jpg" alt="" width="322" height="439" /></p>
<p>Ali sonunda sevdiği kıza kavuşur’lu bir öykünün son cümlesini yazıyor yazar, mutlu sonlara bayılıyor belli ki; bir kafede oturup merkeze haber geçiyor muhabir, falanca yerde şöyle böyle şeyler oldu ey okuyucu; bir kitabın arka kapağını yazıyor editör, fiyakalı cümleler kuruyor, hem alımlı olsun hem de çok satsın; bir şair bütün gücüyle, bütün aklıyla, kemiklerinde hissederek sızıyı, ilk mısraı çatıyor kalbi darmaduman… ve atletli genç terini silip kolasından bir yudum alıp yazdıklarınızın hepsini çöpe atıyor. Prova baskısı! Burası matbaacılar sitesi, lütfen yüksek sesle konuşun, yoksa sizi duyamayız.</p>
<p>Ne yazarsanız yazın, nasıl yazarsanız yazın, eğer basılacaksa yazdıklarınız illa matbaadan geçer. Burada eserlerinizi hiç tahmin edemeyeceğiniz açılardan incelerler: Mürekkebi doygun abi bunun gönder gelsin, kusma yapmış usta ben merdaneyi bi sileyim, sağ köşede yazılar ezik geliyor kalıpta uçma var, başlığın oraya bi tampon yaparsak düzelir hacı abi, biraz daha kağıt yükle, bana şurdan yarım döner al da gel… İşte böyle.</p>
<p>İster kelebek atkı yapın, ister kemik gözlük takın, ister fular dolayın boynunuza veya kafanıza bir entel kalpağı… İster Eski Kafa’da takılın, ister Cihangir’de turlayın, isterseniz sempozyumlarda vik vik konuşun.  İster saçınızı uzatın, ister bıyığınızı, isterseniz koca taşlı yüzüklerden takın parmaklarınıza. İster Wittgenstein okuyun, ister Heidegger, isterseniz İbni Teymiyye tartışın kafelerde ah canım. Şair yazar entel görünmek için ne zıkkımın kökü yiyorsanız yiyin, yazınızın olduğu kalıbı floresan ışığın altına yatırıp atletli bir çocuk inceler inceden inceye. Mürekkebi az mı gelmiş, krosu mu kaymış, kesim payı iyi mi, kola da alsaydın ya oğlum, ne bilim abi…<span id="more-1073"></span></p>
<p>***</p>
<p><img class="alignleft  wp-image-1092" title="kavalet" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/kavalet-tipo.jpg" alt="" width="448" height="286" />On – on beş yıl öncesine kadar kullanılan bir teknolojiydi pedallı makineler. Kavalet denilen bir hurufat kasası olurdu matbaalarda. Çekmecesini açtığınızda önünüze kurşun harflerden yapılma koca bir dünya çıkardı. Kullanıldıkça kararan kurşun harfleri, önündeki yazıya bakarak tek tek kumpasa dizmek zorundaydınız. Kelimelerin arasına konulan ve yazıda gözükmeyen kurşun malzemeye espas, cümle sonları için veya daha büyük boşluklar için kullanılan şeye garnitür derlerdi. Kumpas adı verilen derleyiciyi sol elinizle kavrar, sağ elinizle sırasıyla harfleri bulur ve yerleştirirsiniz. Böylece basılması gereken metnin metalden kalıbını harf harf elinizde oluştururdunuz. Bu kalıp makineye monte edilir, tablaya spatula ile mürekkep sürülür ve pedal indirilir. Tamamen mekanik bu aletler elle çalışırdı. Kolu bir kere indirdiğinizde bir baskı elde ederdiniz. Daha sonraları otomatikleri çıktı ama yine her seferinde kağıdı elinizde koymanız gerekiyordu.</p>
<p>Tablaya mürekkep sürmesini çok severdim ancak kumpası doğru tutup harfleri dizmesi zor bir işti. Belki de en fazla sekiz yaşındaydım ama babam boş zamanlarda oturup yazı dizmeme izin verirdi. Bazen saatlerimi harcar iki cümleyi zor dizerdim. Babamın hızlı hızlı dizmesini, klavye kullanır gibi harflerin yerini ezbere bilmesini izler hayran olurdum.</p>
<p style="text-align: left;"><img class="wp-image-1076 aligncenter" title="pedallı" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/IMG_4802.jpg" alt="" width="605" height="453" /></p>
<p style="text-align: left;">Heidelberg makineleri ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. Çünkü kağıtlarını kolları sayesinde kendi alabiliyordu. Will Smith’in başrolde oynadığı Yedi Yaşam filminde emektar Heidelberg’i görmüşsünüzdür belki. Kapkara, devasa, ihtişamlı bir canavar gibidir. Hayal meyal hatırlıyorum ama yanılmıyorsam Leonarda Dicaprio’nun oynadığı Sıkıysa Yakala adlı matrak filmde geçen makineler de Heidelberg’ti.</p>
<p style="text-align: left;">Teknoloji artık gelişti elbette. Heidelberg’in şimdi ürettiği son nesil makineler binlerce ürünü yedi renkli olarak saniyeler içinde basıp çıkartabiliyor. Mücellit de teknolojiden nasibini aldı. Eskiden sayfaları derler, sırtlarını tutkallayıp dikerdik. Şimdi hepsini makineler el değmeden yapabiliyor.</p>
<p>***</p>
<p>Matbaalar gürültünün ve benzin/tiner kokusunun bol olduğu yerler. Eskiden ürünü birebir üretmek zorunda kalan işçiler şimdi makineleri kontrol edip çalıştırmak durumundalar. Matbaada hataların geri dönüşü olmadığı için insan faktörü hala önemli. Matbaaların yekûnundan meydana gelen matbaacılar sitesi ise buharlı bir geminin kazan dairesi gibidir. Herkes bir yere koşturur, tonlarca kağıt el arabalarıyla oradan oraya taşınır, her açık kapıdan bir mürekkep kokusu bir makine sesi gelir. Yıllarca yolunu aşındırdığım bu koca mekana bugün bile girdiğimde hala kayboluyorum.</p>
<p>Ve evet, bu yazı da bir makinecinin elinden geçecek birkaç saate kadar. Selam olsun onlara, bu yazıyı basan alnı terli kola içen adama, ustasının gözünün içine bakan çırağa ve sonra arabalarla asansöre kadar taşıyan arkadaşlara.</p>
<p>Ve her sabah gazeteyi kapıya kadar getiren motorlu amca, bu selam sana.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 30 Ocak 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/30/prova-baskisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Patates kızartması</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/16/patates-kizartmasi/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/16/patates-kizartmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 09:09:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[abdullah kibritçi]]></category>
		<category><![CDATA[kuran kursu]]></category>
		<category><![CDATA[ong bak]]></category>
		<category><![CDATA[vicdani ret]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1062</guid>
		<description><![CDATA[12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Yeşil halıfleksli odalarda koşturur oynardık zil çalınca, merdivenleri çıkardık koşa koşa, yakamız ilikli ve mendil cebimizde bir kalem… Bilmezdim henüz tersten kurmayı cümleyi, düşük bir cümleye takla attırıp bir daha dizmeyi, rahleyi kucaklayıp anca taşırdım, başarılıydım ama hiç çalışkan olmadım. Namaza camiye giderdik kafamızda takkeler, dantelli takkeler, bez takkeler, yeşil [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-1064" title="ong" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/kibritci.jpg" alt="" width="355" height="277" />12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Yeşil halıfleksli odalarda koşturur oynardık zil çalınca, merdivenleri çıkardık koşa koşa, yakamız ilikli ve mendil cebimizde bir kalem…</p>
<p>Bilmezdim henüz tersten kurmayı cümleyi, düşük bir cümleye takla attırıp bir daha dizmeyi, rahleyi kucaklayıp anca taşırdım, başarılıydım ama hiç çalışkan olmadım.</p>
<p>Namaza camiye giderdik kafamızda takkeler, dantelli takkeler, bez takkeler, yeşil takkeler. Sabah ezanları okunurdu en çok, bir çocuk hep bunu hatırlar. Hep uykulu bir adamın sesini, akışını sesin, makamını sabahın, üşümek soğuk suyla ve silinmek annenin ismini işlediği dantelli havluya.</p>
<p>Sonra rahlede batan ikindi güneşi, -evet hiç pencerelerde batmazdı, ve-  elbette kantin ikindi olmadan açılmazdı. Çikolata ıvır zıvır alınır, belki ankesörlü telefon kartı, anne aranır, belki ağlanır telefonda hıçkıra hıçkıra.</p>
<p>Müjdeli haber verilir en çok: anne, denir parıl parıl gözlerle, anne bugün cüzü bitirdim. Börek yapar anneler, kurabiyeler, uzaktaki oğluna.</p>
<p>Yat vakti gelip de picamalar giyildiğinde, sıkıntısı sona erer günün.  Tahta pervazlardan ancak bir kısmı görünür göğün. Gökyüzüne yıllarca, pervaz aralığından baktım. Bazen karanlıkta yıldızlar görünürdü, bazen bulutlu olurdu hava, sadece bomboş bir hava. Ama bakardım ısrarla, dışarıyla, gökyüzüyle tek irtibatım o pervazlardı. Yeryüzü hiç gözükmezdi sürekli göğe bakardı çıtalar. O aralıktan annemi özlerdim, mahalle maçlarını, içinden vırtzırt çıkan berbat sakızları ve oturup çay içmeyi babamla.</p>
<p>12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Kuran kursunda okuyordum. Koşturup duruyordum bir teneffüste sağa sola. Dediler ki Nureddin hoca seni çağırıyor. Şaka zannettim önce, neden çağırsın ki beni Nureddin hoca? Yaramazlık da yapmam pek, işimiz olmaz yani müdüriyetle. İşin ciddiyetini anlayınca çıkmak zorunda kaldım yanına. Kafamda bir sürü şey vardı, neden çağırmış olabilir acaba’lara dair.  Odasına merak ve korkuyla girdim. Buyrun hocam, beni çağırmışsınız? Sen bir şiir yazmışsın, dedi. O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Aha, dedim, şimdi ayvayı yedik. Vay canına, yazdığım şiir talebeleri dolaşıp hocalara ulaşmış, oradan da müdüre kadar çıkmıştı demek. Şiirin yazıldığı kağıt biraz hırpalanmış olsa da masanın üstünde öylece duruyordu. Korkuyla, evet hocam, dedim. Bütün hocalara bir şeyler yazmışsın bana neden yazmadın, dedi. Cevap veremedim, ama rahatlamıştım. Gülerek, ben de istiyorum bana da yaz, deyip yazmakla alakalı birkaç şey sorduktan sonra beni gönderdi.</p>
<p>İlk yazdığım metin buydu. Hocaların kurstaki hallerini tasvir etmiştim şiirde. Kim ne yapıyorsa, talebelere nasıl davranıyorsa, aynen geçirmiştim metne. Elinde sopa olanı elindeki sopayla, takıntılı olanı takıntılarıyla, iyi olanı iyilikleriyle resmetmiştim, çocuk cesaretiyle. Kafiyeli, mani tadında, dandik bir şiirdi işte. Bir tek Nureddin hocaya ilişmemiştim. Bizim sınıftaki çocuklar kağıdı elimden kapıp kaçırdıklarından beri, meğer hiç yerinde durmamış şiir. Sınıftan sınıfa, sonra hocalara ve sonra…</p>
<p>Ne taşlama bilirdim ne hiciv, ne de bir mısra çatabilirdim kuralına uygun. Ama yazının ne olduğunu az çok anlamıştım o gün. Yazı akan giden bir şeydi. Hem metin akmalıydı ilk satırdan son satıra, hem de akmalıydı insanlara bir bir. Tezatlar sonra, iyi kullanılırsa, büyük bir güç barındırıyordu. Bir ceylanın güzel gözlerinden başlayıp kırılan kanlı bir yumruğa çıktım hep tekme tokat. Bir filin ayak izine biriken çamurdan bir terlik fabrikasına, uçan kelebeklerden kopan bacaklara…</p>
<p>Nureddin hoca için de bir şiir yazdım mı hatırlamıyorum gerçekten. Ama şöyle dua ettim hep. Kalemim azgın bir çağlayan gibi olsun, ceylanlar ürkmeden içsin suyumdan kafirler boğulsun.</p>
<p>Peki.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 16 Ocak 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/16/patates-kizartmasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Son istasyon</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/10/son-istasyon/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/10/son-istasyon/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 09:59:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1056</guid>
		<description><![CDATA[Bakliyat bölümünü hızlıca geçip konservelerin olduğu yere geldiğinizde, etiketleri ve markaları süzerken hızlıca; denizin kokusu ızgara balığın kokusuna karıştığında, balık ekmek dört lira bağırışları arasından yürürken elleriniz ceplerinizde; önlüğün kopan düğmesini sabah okula giderken anca hatırlayan oğlunuza reçel ekmek yedirirken ve bir yandan aceleyle düğmeyi dikerken; bir şarkı daha söyleyip geceyi bitirmeye karar verdiğinizde tozlu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1057" title="haydarpaşa tren garı" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/haydarpasa-gari-1024x768.jpg" alt="" width="430" height="323" />Bakliyat bölümünü hızlıca geçip konservelerin olduğu yere geldiğinizde, etiketleri ve markaları süzerken hızlıca; denizin kokusu ızgara balığın kokusuna karıştığında, <em>balık ekmek dört lira</em> bağırışları arasından yürürken elleriniz ceplerinizde; önlüğün kopan düğmesini sabah okula giderken anca hatırlayan oğlunuza reçel ekmek yedirirken ve bir yandan aceleyle düğmeyi dikerken; bir şarkı daha söyleyip geceyi bitirmeye karar verdiğinizde tozlu dumanlı sahnede; arka dörtlüye oturup okul çantanızı koltukla camın arasına yerleştirdiğinizde her zamanki gibi; erkenden yatan tüm yaşlılar gibi yatağınıza sokulmadan önce elinize geçen eski fotoğraf albümünü karıştırırken, halinizi hatırınızı sormak için arayan oğlunuz telefonu çaldırdığında; şehrin unutulmuş bir köşesinden yüklü vagonlarla bir tren daha kalkar.</p>
<p>Düğün fotoğraflarınızın olduğu sayfaya geldiğinizde gözlerinizden yaşlar süzülürken; kasadan geçerken şekeriniz çayınız makarnanız; geç kaldığı için ağlayıp zırlayan oğlunuzu ikna etmeye çalışırken okula gitmeye; şehrin unutulmuş bir köşesine boş vagonlarla bir tren daha yanaşır.</p>
<p>Otobüslerin ve uçakların aksine trenler, sessiz sakin, kimseye görünmeden geçip giderler şehrin tenha yerinden. Tren yolcuları da tıpkı trenler gibi yavaşça ve fark edilmeden dahil olurlar karmaşaya. Bazen aylar yıllar boyunca hiç tren görmesek de, yolcular bir kasabadan bir kasabaya, bir şehirden bir şehre her gün taşınır durur bu gürültünün sırtında. Koca geniş koltuklarıyla, boydan boya camlarıyla, bitip tükenmez gürültüleriyle trenler insan hayatında pek ilginç bir yere sahiptir.</p>
<p>Sahil boylarından, boş arazilerden, ormanlardan ve dağların içinden geçer demir yolları. Doğaya uyumlu bir yapısı, geçtiği yerle bütünleşerek akması sebebiyle diğer araçlardan daha yakın hisseder insan kendini trene. Yolculukları seven insanlar için bir tutku olan trenler, birçok insan için işi ucuza getirmenin zaruri bir yöntemidir. Ayrıca edebiyatçıların da özel bir ilgisi vardır trenlere karşı. İçinde tren geçen yüzlerce şiir, öykü, hikaye yazılmış ve belki sayısı yüzleri bulan kitaplar telif edilmiştir.</p>
<p>Güney Ekspresi’nin her seferinde üç-dört saat rötarlı gelişi, Van Gölü Ekspresi’nin ağır kokusu, Doğu Ekspresi’nde sere serpe uzanmış uyuyan yolcular; evet tüm bunlar, yakın bir zamanda tamamen tarihe karışabilir. Tıpkı buharlı trenlerin tarihe karıştığı gibi.</p>
<p>Bir süre önce Ankara – Eskişehir arasındaki demiryolu yeniden elden geçirilip düzenlendi, sonrasında bu hatta hızlı trenler verildi. Şimdilerde ise İstanbul – Eskişehir arasında bir çalışma var. Bu tarihten itibaren artık doğunun en ucundan kalkan birçok tren İstanbul’a ulaşamayacak. TCDD’nin yaptığı açıklamaya göre Eskişehir Ekspresi seferlerine ara verilirken Kars’tan kalkan Doğu Ekspresi artık Ankara’ya kadar gelecek. Diğer seferlerin saatlerinde ise yol çalışmasına göre saat değişiklikleri yapılmış. 2014’e kadar işler bu şekilde işleyecek.</p>
<p>Hızlı trenler geldiğinde, bizim bu külüstürlerin yüzüne pek bakılmayacak anlaşılan. Biz de kafamıza göre bir istasyon bulup inelim, Edip Cansever’le eski günleri yad edelim: <em>“Ve zaman dediğin nedir ki Ahmet abi / Biz eskiden seninle / İstasyonları dolaşırdık bir bir / O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar / Nazilli kokardı”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 9 Ocak 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/10/son-istasyon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal medyanın aşırı acıklı tarihçesi 2</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/05/sosyal-medyanin-asiri-acikli-tarihcesi-2/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/05/sosyal-medyanin-asiri-acikli-tarihcesi-2/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2012 08:35:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genç Dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1036</guid>
		<description><![CDATA[Önceki yazıda internetin geçmişine bakıp birçok alışkanlığın IRC ile elde edildiğini ve ortaya konuşmanın sosyal ağlar için vazgeçilmez bir durum olduğunu söylemiştik. Bu yargıyı doğrulaması bakımından ICQ ve MSN Messenger’dan bahsedebiliriz. İkili iletişimden ötesine geçemeyen ICQ, 99’da MSN’in doğuşu ile pazar payının büyük bölümünü kaptırdı ve bu makas giderek açıldı. Facebook’a kadar dünyanın en çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1051" title="sosyal medya klonları" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/sosyal-medya-klonlari.jpg" alt="" width="389" height="311" />Önceki yazıda internetin geçmişine bakıp birçok alışkanlığın IRC ile elde edildiğini ve <em>ortaya konuşma</em>nın sosyal ağlar için vazgeçilmez bir durum olduğunu söylemiştik. Bu yargıyı doğrulaması bakımından ICQ ve MSN Messenger’dan bahsedebiliriz. İkili iletişimden ötesine geçemeyen ICQ, 99’da MSN’in doğuşu ile pazar payının büyük bölümünü kaptırdı ve bu makas giderek açıldı. Facebook’a kadar dünyanın en çok kullanılan anında iletişim aracı olan MSN, kendini geliştiremediği ve bir iletişim aracından öteye geçemediği için hızla kredisini tüketip ICQ’nun kaderini yaşamaya mahkûm oldu. Son zamanlarda şirket yazılımın alanını ve etkileşim mantığını geliştirmeye çalışmışsa da <em>paylaşım</em> ve <em>ortaya konuşma</em> mevzusunu çözemediği için yeterli ilgiyi görmedi ve eski kullanıcıların yeniden MSN’e dönmesi mümkün olmadı. İkili iletişimden çoklu iletişime geçerken bu iki araç hala varlıklarını sürdürse de artık bir fanteziden ibaretler. Kullandığımız sosyal ağ teriminin çoklu iletişim araçlarıyla birlikte hayatımıza girmesine rağmen sosyal ağların atasının IRC olduğunu tekrardan söyleyip asıl meselemize dönelim.</p>
<p>Anlattığımız süreç sonucunda, günümüzde internet haberciliği, sosyal medya uzmanlığı gibi etkin ve önemli alanlar oluştu. İnsanların bir kısmı klasik haber araçlarından bilgi edinmeye devam etmekte ısrar etse de, bir kısmı haberleri sadece internetten takip ediyor. Firmalar reklam bütçelerine artık interneti de dâhil edip sanal dünyaya yatırım yapıyorlar. Sosyal medyada olup bitenler siyasilerin gündemine yansırken, siyasetin gündeminde ve dilinde olan şeyler de bazen klasik bilgi kaynaklarından önce internette kendisine yer buluyor. Köşe yazarları halkın tepkisini ve eğilimini anlamak için sokağa bakmak yerine artık Twitter’a bakıyor. İşte problem de burada başlıyor. Halkın eğilimlerini anlamak için sanal dünyadan veri toplamak veya sanal dünyada olup bitenleri halkın gündemi sanmak komikliğine düşüyor analistler çoğu zaman. Sanal dünyada bir olaya şu şekilde tepki verilmişse demek ki insanlar böyle düşünüyor, şeklinde üretilen fikriyat, bunun üzerinden geliştirilen yorum, gerçeği yansıtmaktan öte çarpık bir sonuca götürüyor.</p>
<p>Bunun en bariz örneği Van depremi konusunda yaşandı. Birkaç yüz adet kendini bilmez insanın “oh olsun” tarzındaki yorumları önce haber siteleri tarafından “insanlığın geldiği son nokta” olarak faş edildi. Ardından bu çirkin yorumları derleyip toplayıp yayın yapan siteler ortaya çıktı. Derken mesele siyasilerin kulağına kadar gitti. Birçok parti başkanı bu durumu kınayan açıklamalar yaptı, çirkin yorum yapan insanları lanetledi. Böylelikle bu çirkin yorumlardan –hiç alakaları yokken- halkın hepsi haberdar oldu. Hepimiz bu durumu lanetleyip yapılan şeyin kötü olduğunu söyledik. Yazarlar bu konu hakkında sayfalarca milyonlarca kafayı yemiş gibi çıldırasıya yazılar yazdılar. Çünkü kabul edilemezdi, depremde hayatını kaybeden insanlar için “ettiklerini buldular” nasıl denebilirdi, falan… İyi güzel de yapılan şeyin halk nezdinde bir karşılığı olmadığı gibi yapanların da temsil kabiliyeti yoktu. Birkaç yüz tane twit’i milyon kere kopyalayıp binlerce lanetleyip o kadar çoğalttık ki… Sosyal medyada ön plana çıkan şeyler genellikle sıradan olmaktan uzak absürd şeyler. Eğer bunların bir temsil kabiliyeti olduğunu düşünüyorsak internet aleminde başbakana yapılan hakaretleri de dert etmemiz gerekiyor. Irkçı grupların asmak kesmek hakkında yüzlerce yazıları var, Atatürk’e dahi küfür eden onlarca video var, PKK övgüsüyle bezeli binlerce yorum bulabilirsiniz. Bunlara bakıp “eyvahlar olsun” demek gereksiz. Eğer haber yapmak istiyorsanız milyonlarca sapıklık bulabilirsiniz sanal alemde. Ama bu absürtlüklerin halk nezdinde bir karşılığı yok.</p>
<p>Sokakta sıradan insanların konuşmadıkları, dert etmedikleri, gündeme almadıkları şeyler sanal dünyanın en çok konuşulan şeyleri oluyor çoğu zaman. O da ayrı bir garabet barındırıyor. Apaçık bir problem var. Ya sokağın hiçbir şeyden haberi yok, ya da sanal dünyanın sokaktan.</p>
<p style="text-align: right;"><em>  Genç Dergisi &#8211; Ocak 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/05/sosyal-medyanin-asiri-acikli-tarihcesi-2/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal medyanın aşırı acıklı tarihçesi 1</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/05/sosyal-medyanin-asiri-acikli-tarihcesi-1/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/05/sosyal-medyanin-asiri-acikli-tarihcesi-1/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2012 08:33:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genç Dergisi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1034</guid>
		<description><![CDATA[20. Yüzyılın sonlarına doğru insanlık bir şey keşfetti: İnternet. On beş yıl öncesine dönüp bakıldığında internetin ifade ettiği mana daha kısıtlıydı. İnterneti birbirinden uzak iki insan arasındaki bağlantı, olarak görüyorduk. Şimdi ise hayatın her alanına girmiş, bankacılıktan ticarete yaygın olarak kullanılan bir şey artık. İnterneti bizler ilk önce IRC ile tanıdık. İstanbul’a ilk internet kafeler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>20. Yüzyılın sonlarına doğru insanlık bir şey keşfetti: İnternet. On beş yıl öncesine dönüp bakıldığında internetin ifade ettiği mana daha kısıtlıydı. İnterneti birbirinden uzak iki insan arasındaki bağlantı, olarak görüyorduk. Şimdi ise hayatın her alanına girmiş, bankacılıktan ticarete yaygın olarak kullanılan bir şey artık. İnterneti bizler ilk önce IRC ile tanıdık. İstanbul’a ilk internet kafeler açılıp da ayaklarımız buralara alıştığında mail kutumuza girip çıkmak yavaş bağlantılar nedeniyle on dakikayı buluyordu. Ve bazen mümkün bile olmuyordu. IRC protokolünün yavaş bağlantılarda sorun çıkartmayan hafifliği ve rahatlığı, sohbet sunucuları için kullanılmaya başlayınca yeni bir çılgınlık da başlamış oldu. IRC 1988 yılında icat edilmiş olmasına rağmen 1995 yılında esaslı bir sohbet platformunun olaya el atmasıyla yaygınlaştı. Bir çok insan ilk internet deneyimini IRC ile yaşadı.</p>
<p>İlk deneyimin chatleşerek yaşanmış olması, buradan edinilen alışkanlıklar, daha sonra üretilen sosyal ağ sistemlerin ana mantığını oluşturdu. IRC protokolünde insanlar hem özel olarak birbirleriyle sohbet edebiliyor, hem de ortak kanallar aracılığıyla ortaya konuşup herkesin erişimine açık yerlerde de muhabbet edebiliyorlardı. Sosyal ağlara bu minvalden bakarsanız, aslında bu mantığın aynen korunduğunu, bunun üzerine bir yapı inşaa edildiğini anlarsınız. IRC’de insanları ikili iletişimden daha çok cezbeden şey toplu iletişim kurabilme imkanıydı. Yazmış olduğunuz herhangi bir şeyi aynı anda yüzlerce belki binlerce kişi okuyabiliyordu. Ortaya konuşmak ilk burada başladı ve Twitter şuan bu durumun nihai noktası.</p>
<p>IRC sohbet sunucularında kolektif hareketler, gruplaşmalar oldukça yaygındı. Benzer ilgileri paylaşan insanlar aynı kanallarda toplaşabiliyor, belli bir alan çerçevesinde ilişkilerini ilerletip içinde bulundukları duruma göre bir dil kullanıyorlardı. Bu kolektif hareket etme mantığı, beraber bir söylemi muhabbeti döndürme rahatlığı Facebook’ta azalsa da hala var olan bir şey. Twitter’da ise beraber hareket etme, gruplaşma, çeteleşme durumlarına müsaade edecek bir yapıda değil. Burada herkes tek başına. Hashtaglar bir imzadan öte geçip insanları birbirine yaklaştırmıyor. Bireyselleşmenin, kendi karizmanı inşa etmenin kutsandığı, beraber hareket etmenin güçleştiği bir zamanın teknolojisi Twitter. Herkes kendi adıyla var ve herkes söyledikleriyle kendi adını inşa ediyor burada. Tıpkı bir yazarın bir kitabı tek başına yazması ve yazdıklarının kendi ismini inşa etmesi gibi. Tüm bunlar zamanın getirdiği bireysellik modasıyla örtüşürken, insanları beraber hareket ederek bir fikir üretmekten de yoksun bırakıyor. Tam tersine mail grupları bu manada verimli alanlar. Dışarıya kapalı olması, bireysellik inşaası ile alakasını kesiyor durumun. Popülerliği azalsa da mail grupları öteden beri varlar ve tüm mail protokol teknolojisinin sorunlarına rağmen işlevselliklerini korudular.</p>
<p>Sosyal ağlar IRC, Facebook ve Twitter’dan ibaret değiller elbette. Yerli ve yabancı yüzlerce sosyal ağ kuruldu. Yerel ve ilgiye özel binlerce, kimi popüler kimi atıl proje çıkmış olsa da ortaya, tüm bunlar IRC’den bize miras kalan ortaya konuşmak durumu üzerine inşa edildiler. Ortaya konuşmanın cezbediciliği insanların yapıp ettiklerinizi ve söylediklerinizi anlık olarak izlemesinden ibaretti. Gelinen son noktada her kullanıcı kendi sahnesine çıkıyor artık. Herkesin karşısında konuştuğu (hayali de olsa) bir kitlesi var.</p>
<p>Tahminim odur ki, gelişecek süreçte sosyal ağlar insanların söylediklerinden başka yapıp ettiklerini daha fazla ortalığa dökebilme imkanı sağlayan teknolojiler geliştirecekler. Bu süreç hiç değişmeden yeni paylaşım alanlarıyla güçlenecek. Bunların faydaları olabilir elbette, ama zararları da var. Sosyal medyanın ürettiği değerin, bilginin gerçekliği sorunu var mesela en başta. Bir mesele eğer Twitter’da trend oluyor ancak hiçbir minibüste konuşulmuyorsa, orada bir sakatlık vardır, değil mi? Asıl bahsetmek istediğim ancak bir türlü gelemediğim konu aslında budur. Bir başka yazıda inşallah.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Genç Dergisi &#8211; Aralık 2011</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/05/sosyal-medyanin-asiri-acikli-tarihcesi-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>sucuk ekmek, kına gecesi, kırlent</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/03/sucukekmek-kinagecesi/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/03/sucukekmek-kinagecesi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 20:28:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günlük]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaya Karışık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1031</guid>
		<description><![CDATA[bana kalırsa, bir kadın, her şeyden önce, iyi yemek yapmalıdır. bütün her şeyden önce ama, bakın bütün, bütün her şey, bütün her şeyden önce, YEMEK, hem de iyi yemek, ve kesinlikle iyi yemek yapmalıdır. mutlak suretle, istisnası olmamak üzere, kesinkes. geriye kalan şeyler, halledilir. ayar çekilir. ama yemek yoksa, hayat yoktur evet. benim kafam böyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1048" title="kına gecesi" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/kina-gecesi.jpg" alt="" width="384" height="256" />bana kalırsa, bir kadın, her şeyden önce, iyi yemek yapmalıdır. bütün her şeyden önce ama, bakın bütün, bütün her şey, bütün her şeyden önce, YEMEK, hem de iyi yemek, ve kesinlikle iyi yemek yapmalıdır. mutlak suretle, istisnası olmamak üzere, kesinkes.</p>
<p>geriye kalan şeyler, halledilir. ayar çekilir. ama yemek yoksa, hayat yoktur evet.</p>
<p>benim kafam böyle çalışır. güzel yemek varsa evde, ben iyi insan olurum. kötü yemek varsa veya yemek yoksa, ben kötü insan olurum. dünyanın en boktan en lanet en pislik insanı ben olurum.</p>
<p>arkadaşlarla kamplara gideriz çok kez. plan programı her zaman yemeklere göre yaparım. akşam yemeğini yiyip çıkıyoruz. sabah kahvaltıdan sonra falanca yere. şurada durup yemek yeriz, namaz kılarız sonra şuradan devam ederiz. hmm, öğle yemeğini falanca yerde yesek, filanca yere akşam yemeğine yetişiriz böylelikle şuraya geç kalmamış oluruz, falan filan. kafam yemekler üzerinden çalışır, plan programda yemekler üzerinden işler. yemek vakti, kilit noktadır.</p>
<p>bazıları der ki mesela, 12&#8242;de çıkıyoruz yola. işte bazıları der ki, öğle namazından sonra. yok. ben planımı yemekler üzerinden yaparım. keşan girişinden karpuzları alırız, vize&#8217;den sucukları alırız, şuranın suyu güzeldir suları oradan doldururuz, falan diye gider mevzu. yola çıkmadan önce ne yenilecekse her şeyi bir çırpıda düşünürüm. bir çırpıda. öyle. sonra çıkarız yola.</p>
<p>pek gitmeye gönlümün olmadığı yerlere ancak güzel bir yemek ikna edebilir beni. insanlar boşuna yorulur, ah şöyle güzel böyle güzel. yok, bana de ki şu yemek var. tamam. o zaman bakarız icabına. o zaman olmayacak işleri de oldururum ben sana. o zaman bu yollar benden sorulur. böyle.</p>
<p>evde istediğim yemekleri yapmaya cesaret edecek kimse bulamam çoğu kez. sorun değil. kolları sıvar, dolmamı doldurur sarmamı sararım. inegöl köfte, tekirdağ köfte, sac tava, tantuni, etle alakalı ne kadar güçlü yemek varsa yaparım. güveç severim en çok, tamam, yaparım. fasulye, merak etme, yaparım. karnıbahar, yaparım dostum, en güzelini hem de.</p>
<p>ama işten yorgun argın gelince yapamam. sapık mıyım neden yapayım yani. o zaman güzel yemek yeme zamanıdır. güzel yemek beklerim. güzel yemek önemlidir. hayatın doğru düzgün rayında gitmesini sağlar.</p>
<p>saçmalama, ağzını yüzünü kırarım. saçmalama. bazen sucuk ekmek bile güzel yemek olabilir, eğer kafa basıyorsa. bazen bir sigara böreği bile yanına iyi gidecek bir şey katık edince güzel bir yemek olabilir. yani, güzel yemek deyince, kaburga dolmasından falan bahsetmiyorum illa. misket kadar bir zeka, domatesi güzel bir yemeğe dönüştürebilir. dönüştüremeyenler sapıktır. onlarla işimiz olmaz zaten, olmamalı.</p>
<p>bazen bir düğüne gideriz, iyi dinleyin bi lan, bazen bir düğüne gideriz, diyelim ki her şey çok boktan geçmiştir, tutulan otobüs yolcuları zamanında almamıştır, düğün salonu ebesinin dedesindedir herkes bulmakta zorlanmıştır, basık zübük bir yerdir salon çocuklar bunalmıştır, gelinin suratına kırk ton boya sürmüşlerdir suratına bakılmaz pislik birine dönüştürmüşlerdir lanet iğrenç biri olmuştur mesela, damadın kafa parlak surat dımdızlak olmuştur hayatının en çirkin anını yaşıyordur -bütün gelin ve damatlar çirkindir bu arada-, her şey hiç yolunda gitmiyordur yani. o anda güzel bir yemek gelse mesela masaya, o berbat olan her şey unutulur. güzel bir yemek, boktan bir düğündeki her şeyi bir anda unutturur. insanlar evlerine dönerken en azından küfrederek dönmezler. akıllarda kalan, güzel bir yemektir.</p>
<p>bir de tam tersini düşünün. her şey çok güzel -gelin ve damadın parlak zübük kafaları hariç-, ancak yemek kötü. herkes yemeği hatırlayacaktır düğünün sonunda. güzel bir yemek veremediğiniz, yıllar geçse de unutulmayacaktır. &#8220;aboov, o zaman biz ne rezil rüsva olduyduk kamile, ellam döller döşler neyim de aç kalmışlardı deee mi&#8221;. budur yani. beş yüz yıl sonra da babaanneniz sizin düğününüzdeki o yemeği hatırlar.</p>
<p>yemek mevzusuna dikkat etmeli insanlar. o berbat zamanlarda bile güzel bir yemek, işin seyrini değiştirir. yemeğin de kıymetini kadrini bilmeli. güzel yemek yapana hürmet etmeli. çünkü onlar gerçekten iyi insanlar. güzel insanlar.</p>
<p>neden kına geceleri hiç bir zaman güzel olmaz? çünkü kına gecelerinde pratik olsun diye limonata kurabiye falan verirler. insanlar hoplar zıplar ağlar zırlar ve nihayetinde acıkır. acıktıkları zaman kurabiye ve leblebi yiyerek doymaya çalışırlar. böh. limonata da içtin mi her şey lök biçiminde mideye oturur. milletin huzuru kaçar. her kınadan sonra, tüm kınalardan bahsediyorum, istisnası yok bu işin, sizin kınanızdan bahsediyorum, hatırlayın bi, evet, kına gecelerinden sonra herkes mutsuz döner evine. hem gece geç vakit olmuştur hem de açsındır. inanabiliyor musun. açsın. saat bir. evde de bu saatte ekmek yersin en fazla, peynir ekmek. açlıktan baş ağrın başlamıştır, inşallah kusmazsın. kusarsan kötü olur çünkü. küfür edersin. bir daha kına gecesine gidenin&#8230; falan dersin. açıkçası ben hiç kına gecesine falan gitmedim, erkeklerin işi olmaz biliyorsunuz kınada falan ama biliyorum yani, bu işler böyle. lamı cimi yok.</p>
<p>şimdi ben açım evet. annemle ve kız kardeşimle pek anlaşamıyoruz.</p>
<p>sakinleşmek için uzun süredir bu konuda biriktirdiklerimi yazayım dedim, periyodik mektuplarımdan birine dönüştü. hayırlı akşamlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/03/sucukekmek-kinagecesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayri’nin çikolata fabrikası</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/03/hayrinin-cikolata-fabrikasi/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/03/hayrinin-cikolata-fabrikasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 10:29:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1019</guid>
		<description><![CDATA[Bir üstgeçit. Çikolata kokuyor. Şemsiyesini zapt etmeye çalışan bir adam, korsan kitaplara bakan bir kadın, pilav arabasının başına üşüşmüş birkaç delikanlı. Her yer çikolata kokuyor.  Akbil doldurtmak için sıraya girenler, tramvaydan yeni inenler, bir minibüse el edenler, suratlarındaki gülümsemeyi eve kadar muhafaza edemeyecek olan yeni paydos etmiş işçiler. Hep çikolata kokuyor. Rüzgarda uçuşan saçlar, trafikte [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-1020" title="carlinin-cikolata-fabrikasi" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/carlinin-cikolata-fabrikasi.jpg" alt="" width="360" height="261" />Bir üstgeçit. Çikolata kokuyor. Şemsiyesini zapt etmeye çalışan bir adam, korsan kitaplara bakan bir kadın, pilav arabasının başına üşüşmüş birkaç delikanlı.</p>
<p>Her yer çikolata kokuyor.  Akbil doldurtmak için sıraya girenler, tramvaydan yeni inenler, bir minibüse el edenler, suratlarındaki gülümsemeyi eve kadar muhafaza edemeyecek olan yeni paydos etmiş işçiler.</p>
<p>Hep çikolata kokuyor. Rüzgarda uçuşan saçlar, trafikte camını açmış duman salan arabalar, selpak sattığı halde burnunu koluna silen bir çocuk.</p>
<p>Her gün binlerce yüz binlerce kişinin geçtiği, yaşamaktan çok çalışılan, çalışmaktan daha da çok gelip geçilen bir yer burası. Cevizlibağ – Topkapı arası. Pilav yemek ve lokma tatlılardan birkaç tane atıştırmak için duruyor insanlar sadece burada. Çikolata fabrikasının etrafa yaydığı, kilometrelerce alanı kaplayan ve hiç bitmeyen çikolata kokusun ya belli belirsiz farkındalar ya da hiç duymuyorlar.</p>
<p>Oysa beni masal alemine sürüklüyor bu kokular. Morlu, parlak pembeli, cırtlak renkli masallar bunlar. Çarli’nin Çikolata Fabrikası’nda talih masum ve fakir çocuğa gülüyordu filmin sonunda. Üç beş kuruş toplayarak aldığı çikolatadan çıkıyordu fabrikayı gezi bileti. Sonra fabrika ona mı kalıyordu neydi. Güzel bir evleri oluyordu hatırladığım kadarıyla sanki.</p>
<p>Ya üst geçitte selpak satan çocuk? Ona da talih güler mi dersiniz? Asgari ücretle çikolata fabrikasında çalışabilecek mi yani? Sabahtan akşamlara kadar kokusunu duyduğu ama çikolatasını yiyemediği fabrikanın yanında, rüzgarın alabildiğine estiği üst geçitte nasıl bir talih bekliyor onu? Üst geçitte durup etrafı seyrederken bunları düşünüyorum.</p>
<p>Ne kimse bilebilir, ne de tahmin edebilir. Allah alır götürür seni, yaşatır büyütür seni, gelip geçer ömrün. Şimdi biraz ellerin üşüyecek, sonra her şey güzel olacak. Bunu dilerim. Allah unutmaz kimseyi.</p>
<p>Buradan, bu üst geçitten durup bakınca, iş çıkış saatiyse mesela, binlerce araba yüz binlerce insan görürsünüz yollarda. Ülker çikolata fabrikasının kokusu zaman zaman artarak zaman zaman azalarak yayılır etrafa. Hemen yukarı tarafta minibüs durakları vardır. Eskisi gibi hayati anlamı yoktur artık bu durağın. Eskiden herhangi bir yere gitmek istediğinizde önce Topkapı’ya gelirdiniz. İstanbul’un her yerine giden minibüsler sadece burada olurdu. Hayat buradan geçerdi.</p>
<p>Çok daha öncelerde, Esenler otogarı kurulmadan önce, Topkapı otogarı vardı. Anadolu’dan gelen insanların ilk havasını soludukları yerdi Topkapı. İstanbul’un taşı toprağı altındı o zamanlar, rüya gibiydi İstanbul’a varmak. Siyah beyaz televizyonda İstanbul görüntüleri çıkmayagörsün, hıçkıra hıçkıra ağlardı genç kızlar. Düğün parası denkleştirmeye gitmiştir çünkü İstanbul’a delikanlılar.</p>
<p>İstanbul’un oluşumunda buradaki hatların önemi büyüktür. Göç edenler, çalışmaya gelenler ilk gözlerini burada açmışlar yıllarca. İnsanlar gelmişler, minibüsler nereye kadar çalışıyorsa oraya kadar gidip yerleşmişler.  Minibüsün varmadığı yerde hayat yokmuş. İşte Esenler, Güngören, Bayrampaşa böyle oluşmuş. Bunu da size kimse söylemez.</p>
<p>Selpak satan çocuk mu? Hala oralarda. Üst geçitlerinden birinde…</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 2 Ocak 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/03/hayrinin-cikolata-fabrikasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bundan yüzyıllar önce</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/26/bundan-yuzyillar-once/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/26/bundan-yuzyillar-once/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 13:41:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[abdullah kibritçi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1007</guid>
		<description><![CDATA[Bir demirci çırağı da olabilirdim, elim yüzüm kara isler içinde. Elim yüzüm kara isler içinde ateş ocağının başında demire var kuvvetiyle vurup kıvılcımlar saçan bir demirci çırağı olabileceğim gibi, bir terzinin oğlu da olabilirdim, haki renkli kumaşları o ağır makasla cırt cırt kesen. Kumaş tozlarının havada uçuştuğu, ipliklerin yerlere döküldüğü, çın çın makas sesinin küçük [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1008" title="katana" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2011/12/katana.jpg" alt="" width="414" height="301" />Bir demirci çırağı da olabilirdim, elim yüzüm kara isler içinde. Elim yüzüm kara isler içinde ateş ocağının başında demire var kuvvetiyle vurup kıvılcımlar saçan bir demirci çırağı olabileceğim gibi, bir terzinin oğlu da olabilirdim, haki renkli kumaşları o ağır makasla cırt cırt kesen. Kumaş tozlarının havada uçuştuğu, ipliklerin yerlere döküldüğü, çın çın makas sesinin küçük odalarda yankılandığı bir terzinin oğlu olabileceğim gibi bir kasapta kalfa da olabilirdim. Talaş dökerdim yerlere, tozutmasın diye dükkan. Buyur hanım abla, derdim: köftelik mi vereyim kıymayı yemeklik mi? Beyaz temiz bir önlüğüm olurdu ve belki kasaplara yaraşır şişko bir göbeğim. İkindiye doğru kapının önüne çıkıp şişko göbeğime hava aldırmak istediğimde duyardım yan taraftaki berberin sesini. Kafanı cillop gibi yaptım abi, derdi bizim Veysi. İyi ustadır harbiden, kafanızın güzel olmasını isterseniz Veysi ustanın koltuğuna oturmalısınız.</p>
<p>Bir elin, özellikle bir berber elinin, keskin usturayı ustalıkla tutup, yamuk yumuk bir yanaktan aşağı kaydırdığına ne zaman şahit olsam, beni de bir heves sarar. Ah bir berber olaydım, şu gelip geçen enselerden birine bir çizik de ben ataydım, derim kendi kendime. Ustaları müşterinin kafasını eğip bükerken, saçlarını kırparken; çıraklar o koca kafayı seyredip durur. Yere dökülen kılları süpürür hızlıca, yine dönüp koca kafanın sağa sola devrilişini izlemek zorundadır ama. Bir an olsun etrafa bakamaz, yasaktır çünkü. Enseyi gözetlemek en mühim şeydir burada.</p>
<p>Evet, girizgahtan anlaşıldığı gibi bugün katanalardan bahsedeceğim. Katana, samurayların kullandığı bir Japon kılıcı. Keskinliği ve esnekliği ile ünlü. Klasik yöntemle bir adet katana kılıcı elde etmek yaklaşık altı ay sürüyor. Japonya’nın bazı kasabalarında tek tük de olsa hala klasik yöntemi kullanan aileler mevcut. Önce topraktan ve kerpiçten kutu şeklinde bir fırın inşa ediliyor. Hava alması ve körüklenmesi için alt kısımlarından delikler açıldıktan sonra içine ateş yakılıyor ve demir tozları küreklerle yavaş yavaş fırına dökülüyor. Günler aylar süren bir uğraş sonunda eriyen demir tozları dipte sert bir plakaya dönüşüyor. Birkaç ton ağırlığındaki bu plakayı çıkartmak için topraktan inşa edilen fırın kırılıp yerle bir ediliyor. Katana yapımı için bu demir plakanın en güzel kısımlarından parçalar alınıp katana atölyesine götürülüyor. Bundan sonrası daha ince bir işçiliğin ürünü. Demir parçanın ateşte ısıtılması ve dövülmesi lazım. Yassılaşan parça ikiye katlanıp yeniden dövülüyor ama ikiye katlama işi defalarca tekrar ediliyor. Böylelikle kütlenin içindeki katmanlar birbirine karışıp metalin esnek ama sağlam olmasına zemin hazırlıyor. Kılıcın ucu için ise çelik kullanılıyor. Günler süren uğraş sonunda kılıç düz bir forma getirildiğinde ısıtılıp soğuk suya sokuluyor ve o anda kılıç hafif eğilerek bildiğimiz katana eğimine sahip oluyor.</p>
<p>Dünyanın en keskin ve en zarif kılıçlarından biri katana. Yeryüzünde ruhu olduğuna inanılan tek savaş aleti. Aynı zamanda aristokrasinin doğuşuna ilham olmuş; katana’nın inanılmazlığı samuray sınıfını doğurmuş. Bu kılıcın gövdesine bir şarjör mermi sıksanız da kıramıyorsunuz. Ama dünya savaşında karizması çizilmiş katananın. Silah sanayinin karşısında işe yaramamış. Samurayları tüfeklerle avlamışlar tek tek.</p>
<p><img class="alignleft  wp-image-1009" title="yatağan" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2011/12/yatagan.jpg" alt="" width="360" height="198" />Bizim de yatağan adlı güzel bir kılıcımız var. Denilebilir ki, yatağan ile katana kardeştir. Zira yatağan’ın da eğimli benzer bir yapısı var. Katana kıl gibi kayıp gitmesini sağlayan ergonomik bir yapıdayken yatağanın ağırlık dengesi uç kısmındadır. Böylelikle daha güçlü, daha ağır ve sert vuruşlar yapabilirsiniz. Katana kemiğinizi ikiye böler ve geçer, haberiniz olmaz. Yatağan gürültüyle kırarak dağıtır kemiğinizi, bir daha toplayamazlar. En kıyak Osmanlı kılıcıdır yatağan. Biri Japon zarafetini ve mistisizmini yansıtırken diğeri Osmanlı tokadını andırır. Katana aristokrasiyle bütünleşmişken, yatağanı soğan kesmek için bile kullanabilirsiniz.</p>
<p>Bir berber çırağı, bir kasap kalfası veya terzinin oğlu olabilirdim elbette; birkaç yüzyıl önce yaşasaydım. Ama yatağan ustası olmak isterdim en çok.</p>
<p>Ateş ve demir şakırtıları…</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 26 Aralık 2011</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/26/bundan-yuzyillar-once/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hasan amcanın kulübesinde bir gece</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/19/hasan-amcanin-kulubesinde-bir-gece/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/19/hasan-amcanin-kulubesinde-bir-gece/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 10:55:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1000</guid>
		<description><![CDATA[Beton evler, metal arabalar ve parlak ekranlar aklımızın nefes almasını engellediğinde;  kalbimiz betonlaşıp metalleşmeye yüz tuttuğunda; telefonlar bilgisayarlar ve bilumum cihazlar hayatımıza ortak olduğunda; doğal ve fıtri olandan uzaklaşıp sanal olana yaklaştıkça dengemizi biraz daha kaybederiz. En azından ben böyleyim.  Şehirden kopmak mümkün olmasa da, ara sıra dağlara ormanlara uzanmak, başını alıp gitmek bazen, iyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Beton evler, metal arabalar ve parlak ekranlar aklımızın nefes almasını engellediğinde;  kalbimiz betonlaşıp metalleşmeye yüz tuttuğunda; telefonlar bilgisayarlar ve bilumum cihazlar hayatımıza ortak olduğunda; doğal ve fıtri olandan uzaklaşıp sanal olana yaklaştıkça dengemizi biraz daha kaybederiz. En azından ben böyleyim.  Şehirden kopmak mümkün olmasa da, ara sıra dağlara ormanlara uzanmak, başını alıp gitmek bazen, iyi gelir insana. Bu yolculuklar biriken zehrin atılması anlamına gelir bir yandan. Gündemin yoruculuğu, ekranların iğretiliği, sanal dünyanın zihni perdeleyen parlaklığı, antenlerin göğü kapatan metalliği, gündelik tekrarlar ve rutinler zehirliyor insanı zira.</p>
<p>Biz de arınmak için Hasan amcanın kulübesine doğru yola koyulduk arkadaşlarla. Kırklareli’nin bir köyünde yaşayan Hasan amcanın evine uğrayıp oradan dağdaki kulübesine doğru gitmekti niyetimiz. İstanbul’dan ayrılmadan önce tüm hazırlığımızı yaptık. Yani nalbura gidip tüple çalışan lüks lambası için gömlek adı verilen o fitilden iki tane aldık. Elektriğin ve suyun olmadığı, ormanın kırk kilometre içerisinde bir tepenin yamacına kurulu güzelim kulübeye giderken bizim için en önemli iki şey tüplü lambayı doğru düzgün çalıştırabilmek ve kuzine sobasının üzerinde kestane pişirebilmekti. O yüzden tüm hazırlığımız da bunlardan ibaretti.</p>
<p>Birkaç saatlik yolculuk sonunda köye varıp biraz soluklandıktan sonra orman yoluna sapıyoruz. Hasan amca külüstürüyle önde giderken biz de nispeten iyi bir şehir arabasıyla arkadan takip ediyoruz. Toprak yol engebeli, taşlı ve tehlikelerle dolu. Zaman zaman iyice daralıyor. Bazen dereden geçmemiz gerekiyor, bazen yolumuza çıkan bir kütüğü kaldırıp atmamız. Gecenin karanlığında, ormanın içinde, işte bu dar yolda defalarca yolculuk yaptım; ama arkadaşların bu ilk seferi. Herkes heyecanlı. Öndeki araç durunca biz de ister istemez durup ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Sol yanımızda bir ağacın dalına konmuş kocaman bir baykuş. Ben böyle diyorum ama Hasan amca yarım metrelik bu kuşa Yusufçuk diyor, baykuş bu kadar büyük olmazmış. Uzun uzun bakışıyoruz kuşla, koca kanatlarını açıp uçup gidiyor…</p>
<p><img class="size-full wp-image-1001 aligncenter" style="border-style: initial; border-color: initial;" title="kulübe " src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2011/12/kulube.jpg" alt="" width="650" height="300" /></p>
<p>Uzun bir gece yolculuğundan sonra kulübenin bulunduğu tepeye varıyoruz. Ciğerlerimize dolan mis gibi orman havası karşılıyor bizi. Hava soğuk. Hasan amca hızlıca birkaç kütük parçalayıp kuzine sobasına atıyor. Sıcak iliklerimize kadar işliyor bir anda. Kömür sobasının sıcağı başka sobaların sıcağına benzemez, ta içinizi ısıtır. Biraz dinlendikten sonra yemek yiyip çayımızı sobanın üzerinde pişiriyoruz. Yemekten çok gözümüz kestanelerde. Sobanın üzerinde kavrulan kestaneler kulübenin havasını değiştirirken çay eşliğinde sıkı bir muhabbet başlıyor. Hasan amca başından geçen maceraları anlatıyor. Etin pek bulunmadığı zamanlarda boya sandığına doldurup eve götürdüğü güvercinleri, sökülü haldeki tank motorunu nasıl çalıştırdığını, kovana giren fareye arıların ne yaptığını ve daha onlarca şeyi. Bildiğimiz maceraların üzerinden yeniden geçiyor, bilmediğimiz yeni maceraları dinlerken heyecanlanıyoruz. En çok da katıla katıla gülüyoruz.</p>
<p>Hasan amca, takkesiyle şalvarıyla dağda ormanda yaşayan bir adam. Şehirde okuyan çocukları ayda bir yanına gelmediği zamanlarda o tek başına yaşıyor. Bir yandan odunculuk yaparken bir yandan arıcılık yapıyor ve her yıl birkaç ton mangal kömürü üretip satıyor. Kendi alanında uzman dört yüz adet fakülte mezunu gençten daha çok şey biliyor Hasan amca. Bir tankı baştan sona söküp takabilir. Size bir gece vakti rüzgâr enerjisiyle nasıl elektrik üretileceğini ve bunu nasıl depolayacağınızı teknik detaylarıyla anlatabilir. Kendi evini kendi yapar Hasan amca, inşaattan anlar. Onunlayken kendinizi güvende hissedersiniz, gece vakti zifiri karanlıkta ormanın derinliklerinde kaybolmadan yürüyebilirsiniz. Kulübesinin tavanında kuru ekmek, makarna ve tarhana çuvallarla asılıdır. Ağır kış şartlarında köye gidemediği zamanda burada aylarını geçirebilmesini sağlar bu erzaklar.</p>
<p>Sabah namazının vaktine iki saat var. O zamana kadar uyuyoruz Hasan amcaya güvenip. Vakti gelince uyanıyor Hasan amca, bizi de uyandırıyor. Güğümde ısınmış suyla abdest alıyoruz, ki hava buz gibi. Ertesi günü de yemek yiyerek, dağda tepede yürüyerek ve bolca muhabbet ederek geçiyoruz. Hasan amca karlı bir günde derede nasıl yıkandığını anlatınca ılık su lüksümüzden de vazgeçiyoruz.  Akşama doğru köye dönüp yanımıza bolca bal alıp Hasan amcayla vedalaşıyoruz. Yolumuz uzun. Hasan amcayı seviyoruz. Yine geleceğiz.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat Gazetesi</em> &#8211; 19 Aralık 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/19/hasan-amcanin-kulubesinde-bir-gece/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kat Onoma &#8211; Artificial Life</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/16/kat-onoma-artificial-life/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/16/kat-onoma-artificial-life/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Dec 2011 21:29:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Müzik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=989</guid>
		<description><![CDATA[şimdi, davulu mavulu patlatası geliyor insanın. şimdi, gözler sımsıkı, yumruklar sımsıkı; iyi çalıyor şarkı. şimdi, gürültüyle çökebilir kırk katlı bir yapı. şimdi, bir tır dolusu ay çekirdeği. şimdi, büyük bir patlama; kopar köprünün çıtkırıldım bacakları. şimdi, alır her şeyi içine keskin bir gürültü. çarptıkça suratımda körelen balta: Download audio file (artificial-life.mp3)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-997" title="kat-onoma-cover" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2011/12/kat-onoma-cover-296x300.jpg" alt="" width="266" height="270" />şimdi, davulu mavulu patlatası geliyor insanın. şimdi, gözler sımsıkı, yumruklar sımsıkı; iyi çalıyor şarkı. şimdi, gürültüyle çökebilir kırk katlı bir yapı. şimdi, bir tır dolusu ay çekirdeği. şimdi, büyük bir patlama; kopar köprünün çıtkırıldım bacakları. şimdi, alır her şeyi içine keskin bir gürültü.</p>
<p>çarptıkça suratımda körelen balta:</p>
<p><a href="http://www.aleminrenkleri.com/audio/artificial-life.mp3">Download audio file (artificial-life.mp3)</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2011/12/16/kat-onoma-artificial-life/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

