<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Alemin Renkleri</title>
	<atom:link href="http://www.aleminrenkleri.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aleminrenkleri.com</link>
	<description>tasarım, edebiyat, grafik</description>
	<lastBuildDate>Tue, 01 May 2012 09:09:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Tuhafazakar Sanat Kebap Lahmacun</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/05/01/tuhafazakar-sanat-kebap-lahmacun/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/05/01/tuhafazakar-sanat-kebap-lahmacun/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 May 2012 09:09:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1150</guid>
		<description><![CDATA[“O vakitler evlat, halk Ak Parti’nin yanında olduğu için sosyalistler halkın yanında olamadı” Gandalf İnsan bazen durur düşünür ve der ki: “neden durup düşünecekmişim ki?”. Oysa durmadan da düşünebilirsiniz ve cümleyi alışılagelmiş formunda kullanmak muhafazakar bir harekettir. Biraz daha açarsak meseleyi: daha da karmaşık bir hal alacaktır. Meseleyi geniş geniş ele almak veya kelimenin tam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p align="right"><em>“O vakitler evlat, halk Ak Parti’nin yanında olduğu için sosyalistler halkın yanında olamadı”</em><br />
Gandalf</p>
<p><img class="alignleft size-full wp-image-1151" title="tuhafazakar sanat" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/05/tuhafazakar-sanat.jpg" alt="" width="343" height="257" />İnsan bazen durur düşünür ve der ki: “neden durup düşünecekmişim ki?”. Oysa durmadan da düşünebilirsiniz ve cümleyi alışılagelmiş formunda kullanmak muhafazakar bir harekettir. Biraz daha açarsak meseleyi: daha da karmaşık bir hal alacaktır. Meseleyi geniş geniş ele almak veya kelimenin tam anlamıyla derine dalmak, işlerin karışmayacağı manasına gelmediği gibi, dipten kum kaldırmak da olası sonuçlarından biridir.</p>
<p>Meseleyi daha açmak, kavram dünyasına elde pipolu düşünlerle adım atmak eylemi, daha önce kavramsallaştırılmadığı için bana bir cümleye mal oldu. Yeni kavramların yoksunluğundan, kadim kavramların üzerine oturan ‘aksam’lar, terbiyesizliğinden gidip hocanın koltuğuna oturan talebe gibi pişkince sırıtıyor.</p>
<p>Kırk dört milyon yıldır solun sol olmadığı, sağın da sağ olmadığı –birkaç milyon yıl fetret görse de- söyleniyor ya hani, -neye yarıyorsa sanki- bununla alakalı. İşin kötüsü solun aslında sağ olduğundan başka söyleyecek bir şeyimizin olmaması da bununla alakalı. Bu: Mantık dersinden atılan talebenin tanımlarla alakalı babı kaçırması belki. Derse hiç girmeyenlere Kemalist diyoruz, zılgıt yiyip kovulanlara laik, dersi kaynatanlar İslamcı.</p>
<p>Muhafaza etmeyi, yani korumayı ilk bırakanların İslamcı olmaları, şuan karşılaştıkları muameleye bakınca komik görünüyor. “Şeriat” kavramını hıfz (saklamak, korumak) etmeyi bırakmak üzerine kurulu İslamcılığın nasıl muhafazakar olması beklenebilir ki. Dört milyon yıl öncesinin kafasıyla güzelleşen Kemalistlerin çağdaş olmalarını bekleyemeyeceğimiz gibi.</p>
<p>Yeni tanım bulamadığında boş bulduğu tanımının kucağına oturan anlam/durumlarımız saymakla bitmez. Örnekler üzerinden gitmenin faydalarından yararlanıp “mücahid” üzerine düşünelim. Allah için Allah yolunda cihad eden kişiyi tanımlar. İsmi faildir. “aktivist” ise iyilik peşinde koşan, vicdanının ( emredilen üzerinden değil sorumlu olduğunu düşündüğü şey üzerinden) sesini dinleyip eyleme geçen kişiyi tanımlar. Bu iki kavramın karşıladığı faillerin eylemi bazen aynı konu üzerinde buluşsa da temelde durumları farklıdır. Biz aslında kafir olduğu için “mücahid” diyemediğimiz, iyilik için eyleme geçen faile “aktivist” demeliyiz. Bir Müslümanın kendine “aktivist” deme terbiyesizliğine düşmesi muhafaza etmeyi beceremediği “mücahid” kavramını kaybedişi yüzünden.</p>
<p>Yazı fazla ciddi olmuş ve ben nasıl cıvıtacağımı bilemedim. Bari şu saniyede arkadaşımdan gelen bir SMS’i yazayım da konuyu tatlıya bağlayalım:</p>
<p><em>“Ne koca denizlere sığdırabildik umutlarımızı, ne martılar gibi özgür olabildik dostlarımızla. Ne gelenlere hoş geldin diyebildik ne gidenlere içten bir hoşça kal. Ama şimdi ne yapıyoruz? Hepimiz ayrı şehirlerde yalnızlık oyunu oynuyoruz, başımızı dik tutuyoruz. Slm olsun yelkenlilere, slm olsun gönülden çıkmamış bütün dostlara… İbrahim Karaduman”</em></p>
<p>Anlıyorsunuz değil mi? Bunlar önemli.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/05/01/tuhafazakar-sanat-kebap-lahmacun/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ve tabii elbette bununla beraber belki de</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/04/28/ve-tabii-elbette-bununla-beraber-belki-de/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/04/28/ve-tabii-elbette-bununla-beraber-belki-de/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 28 Apr 2012 09:25:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1144</guid>
		<description><![CDATA[Metin üretmek ve yazı yazmak arasında güzel değişik koltuk örtüsüne benzer bir fark var ve bu fark üzerine yayvan oturuldukça sıyrılır, böylece arada sırada koltuk örtüsünü düzeltmek zorunda kalınır. Aklını sallayıp zihnindekileri dökmekle saçmalamak arasında kıldan ince kılıçtan keskin kesme tahtasından temiz parke döşeme işinden daha uygun mesai saatlerine sahip; o değil de eskiden marley [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Metin üretmek ve yazı yazmak arasında güzel değişik koltuk örtüsüne benzer bir fark var ve bu fark üzerine yayvan oturuldukça sıyrılır, böylece arada sırada koltuk örtüsünü düzeltmek zorunda kalınır. Aklını sallayıp zihnindekileri dökmekle saçmalamak arasında kıldan ince kılıçtan keskin kesme tahtasından temiz parke döşeme işinden daha uygun mesai saatlerine sahip; o değil de eskiden marley vardı, marley neden imal edilmişse tutup ikiye katlayıp kırabilirdin onu. L’ham de Foc – Encara.mp3 Marley döşedim bir vakit, yazı yazmaktan daha güzel sayılmaz. İnşaat bitince tabana şap atılır, ince kumla yapılan çimentosu bol bir harçtır bu. Sonra kola içilir üç litrelik olanlarından plastik bardaklarda. Neden peki sonra; mesai biter eve gidilir. İnsanın bazı geceler canı çok sıkılırsa dolanır etrafında olan bitenin tavaf eder meseleyi ama dokunamaz meseleye giremez kabeye, gibi bir cümle mesela, çok can sıkıcı. Ertesi gün betonun tozu bir süpürgeyle alınır, spatül adı verilen geniş ve taraklı ucu olan bir spatula çeşidi ile tutkal tabana veya marleyin sırtına sürülür, sevgili marley şabbanadak şeklinde yere yapıştırılır. Öncesinde ölçüp biçmezseniz, berbat bir sonuç elde edersiniz. Hizayı bozmamak, kolonlara gelince falçata yardımıyla marleyi kesip biçip zıbartmak gibi şeyler yapmak; “bozmamak”ta bir tane “mak” var ve “zıbartmak”ta yine kullanılıyor ayrıca yetmezmiş gibi “yapmak” demişim, bu okunuşu zorlaştıran ve çirkinleştiren bir şey. Bir yazarsanız lütfen seslere azami dikkati gösterin, değilseniz en azından okulun önünden geçerken klakson çalmayın, sınav olabilir.  “Klakson” yazarlar, “korna” yazmazlar mesela uyarı tabelalarında. Onu yazan kimse, gidip bulup dövmek isteğiyle dolarım elimde dondurma şapır şupur yalarken yolda. Ben yazarların yazılarını okurken canı çok sıkılan adamım. Okuduğum her metinden iğrenmeye başladım, kendi yazdıklarım dahil. Bir şeyler okumak ve yazmak artık bana büyük bir terbiyesizlik gibi geliyor, ama yazmaktan başka bir küfür çeşidi de bilmiyorum, elimden gelen bu. Yonderboi – All we go to hell.mp3 Ne yapmak istiyorsanız onu yapın, Salacak’ta yürüyün isterseniz, isterseniz uyuyun. İnsanlar uyumalı zaten, bunu düşünüyorum. Bir şarkı eşliğinde, ama denizin sesi gelsin mutlaka. Kamp ateşini rüzgarı hesaplayarak yakmak zorundasınız. Yemek yediniz, çayınızı içtiniz, problem yok. Ama gecenin ilerleyen saatlerinde ormanda oksijen o kadar azalır ki, ateşin dumanı sizi aşırı derecede rahatsız etmeye başlar. Bunu ancak uyumak için tulumun içine girince anlarsınız, ne bir gıdım rüzgar esiyordur, ne bir yaprak kımıltısı. Ateşi söndüreyim de öyle yatalım bari dersiniz, ateş sönmek bilmez, siz çabaladıkça söndürmeye o başlar tütmeye. Uyumak istiyorsam gündüz vakti, telefonum çalar mutlaka. Kapatırım, ev telefonu çalar. Fişini çekerim, zil çalar. Kablosunu sökerim, biri kapıya vurur. Bazen de bir şarkı başlar çalmaya, uyuyamazsınız, uyku akar gözlerinizden, bırakıp gidemezsiniz o şarkıyı öylece, sabaha yakın pes edersiniz sonunda. Şarkı kendi başına kalır ve bir yere gidip toslar. Murat Yılmazyıldırım – Aşkın Aldı Şu Gönlümü Yar.mp3 Çadır hava almalı. Rüzgar nereden esiyorsa, pencereyi oraya verin. Kapının çıkışına gece tuvalete kalkacaklar için el feneri koyun. Basit gibi görünen şeyler hayat kurtarır. İğne ve iplik bulundurun. Beş ekmek yetecekse on ekmek alın. Etiniz bozulabilir, sucuğunuzu köpekler çalabilir, domatesler cortlayabilir, o vakit zeytin ekmek yersiniz, ekmek hep önemlidir, çokluğundan zarar gelmez, ona hep ihtiyaç olacaktır, bir şekilde işler bir yerlerde ters gidecektir. İşler ters gidiyorsa hep ters gidiyordur, işler iyi gidiyorsa hep iyi. İşleriniz iyi gidiyorsa yeni bir iş kurmaya yeltenmeli mesela. Yoksa batacaktır. Esnaftı babam. Maliyeciler gelmeden tüyerdi, ben bakardım dükkana yaşım henüz on. Hazır maniler vardı, hazır klişeler, siparişi alınca derdim: buyur hanım abla seç bir tane. “Sizleri de aramızda görmek istiyoruz”la biterdi salak spotlar. Sünnet davetiyeleri vardı: “Ey Muhammet ümmeti,  Hazreti Peygamberimizin güzel sünneti, Müslümanların güzel adeti, sıram geldi oluyorum, bütün dost ve akrabaları, sünnet düğünüme bekliyorum.” Not alırdım. Sen mi bakıyorsun dükkana ufaklık derlerdi, “evet” derdim “şimdilik”. Hep eksik not alırdım, telefonla arardı babam sonra “damadın ismini yazdırmamışsınız?”. Gelin varken damat kimin umurumdaki. Küçük çocukların hepsi düğünlerde damatların öldürüldüğünü düşünür. Ama zaten öyle değil midir: düğün salonu, yemekler, otobüs kaldırmalar, sandıklar, saç yaptırmalar, bohçalar, takılar, kavgalar, o olmadılar, böyle olacaklar, ne haberler, nasılsınlar. Bunlar çok önemli, kaybolan kültürümüz hakkında nadide bilgiler veriyorum, gece gece gülüyorum, şuna bakın: “Müslümanlar sever farzı sünneti, yapanlara Hak verecek cenneti, davetlidir tüm Muhammed ümmeti, besmele çek yap sünnetçi sünneti.” Bu sefer tashih yapmaya takatim yok ve okumaya baştan. Bunların hepsini bunların milyonlarcasını uzun uzun anlatacağım. Bunların marleyini parkesini dondurmasını trikosunu bobinini sparagumunu tinerini gestetnerini, bunların polyesterini denyesini zımparasını. Bence: Tevfik Faruk – Lili s’en fout.mp3</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 23 Nisan 2012</em></p>
<p style="text-align: right;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/04/28/ve-tabii-elbette-bununla-beraber-belki-de/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çörek otunun fazileti</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/27/corek-otunun-fazileti/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/27/corek-otunun-fazileti/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Mar 2012 14:08:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1131</guid>
		<description><![CDATA[Protokol camilerinin özel bir ziyaretçi kitlesi var. Normalde camide ve hatta caminin avlusunda bile göremeyeceğimiz türden, ancak aynı bize benzeyen, mesela pantolonun arkasında cebi olan, ilginç insanlar bunlar. Genellikle cenaze törenleri için geldikleri protokol camiinde, yüzlerinin büyük bir bölümünü kaplayan kocaman siyah gözlükler takarlar. Yakalarına da merhum şahsın fotokopiyle çoğaltılmış fotoğrafını iğnelerler.  Renkli fotokopi adet [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1138" title="çörek otu" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/03/corek-otu-1.jpg" alt="" width="346" height="230" />Protokol camilerinin özel bir ziyaretçi kitlesi var. Normalde camide ve hatta caminin avlusunda bile göremeyeceğimiz türden, ancak aynı bize benzeyen, mesela pantolonun arkasında cebi olan, ilginç insanlar bunlar. Genellikle cenaze törenleri için geldikleri protokol camiinde, yüzlerinin büyük bir bölümünü kaplayan kocaman siyah gözlükler takarlar. Yakalarına da merhum şahsın fotokopiyle çoğaltılmış fotoğrafını iğnelerler.  Renkli fotokopi adet olmadığı için, ölen amca milletin ütülü yakasında, siyah beyaz bir gülümseyişle güler bize.</p>
<p>Böyle cenazelerde polisler güvenlik önlemi alır bazen, eğer katılım çoksa zabıta araçların park işlemine müdahil olur. Çünkü adamların dirisi önemli olduğu gibi ölüsü de önemlidir. Bir veledin yakanızda salınan merhumun fotokopisini çalıp kaçtığını düşünsenize; berbat bir durum.</p>
<p>Gerçi cenaze töreni bittikten sonra, merhumun fotokopisini ne yaptıklarını bilmiyoruz. Evlerine götürüp bir kitabın arasında saklıyor olabilirler mi? Elif Kırtasiye’nin 25 kuruşa çektiği fotokopilerin sanatsal bir değeri olmasa gerek, neden saklasınlar ki. Adamı yırtıp atıyorlar mı çıkıştaki çöp kutusuna çaktırmadan, cüzdanlarına mı sıkıştırıyorlar yoksa? Yakıyor olabilirler, yakmak zaten başlı başına bir ritüel. Buna dikkat etmeliyim bir dahaki sefere, böyle yazı olmaz, adamın fotokopisinin başına geleni bile bilmiyorum.</p>
<p>Bu küçük izahattan sonra çörek otundan bahsedeceğimi anlamışsınızdır elbette. Ne zaman çörek otundan bahsedecek olsam fotokopilerden konu açarım zaten. Fotokopilerden bahsetmeyegörün aklınıza ölüm gelir. Aklınıza ölüm geldiğinde kocaman siyah gözlüklerden alma isteğiyle yanıp tutuşanlardansanız, sizin işiniz zor, Allah yardımcınız olsun.<span id="more-1131"></span></p>
<p>Protokol camilerinden biri de Fatih Camii’dir. Fatih Camii’nin avlusu dolup taştığında, davetliler tören devam ederken bazen sıkılır ve ikişer üçer gruplar halinde Börekçi Kapısı’ndan bazen yemek yemek için bazen de gezip dolanmak için tüyerler. “Kuran kursu geçmişi olmayanlar ne zaman tüyseler ellerine yüzlerine bulaştırırlar”, atasözü mucibince bu hanım abla ve beyefendiler de tüyme işinin şerefini namusunu beş paralık ederler. Ya yakalarından ölen amcanın fotosunu çıkartmayı unuturlar ya da gözlükler asılı kalır kafalarının bir ucunda. Oysa tüymek için her zaman Boyacı Kapısı daha idealdir. Kuşlara yem atıyorum bahanesiyle aradan fırtmak hem kolaydır hem temiz iştir. Aklınızda olsun.</p>
<p>Yemek yemek için tüyenlerin kendilerine göre bir lokanta bulmaları Fatih Camii yakınlarında oldukça zordur. Caddeye çıkmaları gerekir. Ancak babaları onları küçükken kuran kursuna göndermediği için o kadar uzaklaşmaya cesaret edemezler. Etraftaki küçük esnaftan, lokantalardan birini tercih etmek zorundadırlar.</p>
<p>Ben çok kere yemek yemek için Börekçi Kapısı’nın hemen çıkışında sağdaki Ahsen Konya etli ekmekçisini tercih ederim. Karnınız acıktıysa, temiz ve leziz şeyler yemek isterseniz, üstelik bunu ucuza halletmek isterseniz burası fazlasıyla işinizi görecektir. Yediklerinizin kaliteli malzemeden yapılma sağlıklı şeyler olduğunu, yemekten birkaç saat sonra anlarsınız, bunu size mideniz söyleyecektir.</p>
<p>Yine öyle günlerden birinde, ben tereyağlı etli ekmeğimi yerken, bu mütevazı lokantaya, fazlasıyla tereddüt edip kapıda bekledikten sonra protokol eşrafından bir karı koca girdi. Etli ekmeği nasıl yaptıklarını sorup soruşturduktan sonra tereddütle siparişlerini verdiler. Böyle yerlere alışkın olmadıkları, lüks lokantaların müdavimi oldukları hallerinden belliydi. Peçete kutusunun üzerinde menü defteri onun da üzerinde Cübbeli Ahmet Hoca’nın Noel Tehlikesi adlı kitabı vardı. Burada her masada farklı kitaplar olur, gelenler siparişlerini beklerken bu kitapları okur. Beyefendi lavaboya geçince hanım abla bu kitabı okumaya başladı, aynı zamanda radyoda Lalegül FM çalmaktaydı. Düşünün artık siz ortamı. Yemek yerken bir ara hemen tepelerinde minik bir poşetle asılı olan çörek otunu fark edip onun üzerinde konuşmaya başladılar. Fare zehri olabilir mi, belki de büyü içindir, şans getirsin diye olabilir, ay bu ne be; tarzında muhabbetler sürüp giderken çözemeyeceklerini anlayıp fikir yürütmekten vazgeçtiler.</p>
<p>Kalkıp elemanlara &#8220;Ölüm dışında hiçbir hastalık yoktur ki çörek otunda onun için bir deva bulunmasın.&#8221; hadisini okuyacak değilim, bugün yeterince şey gördüler. Bu kadar yeter.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 27 Mart 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/27/corek-otunun-fazileti/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kapitalizm ayaklarımın altında</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/13/kapitalizm-ayaklarimin-altinda/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/13/kapitalizm-ayaklarimin-altinda/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Mar 2012 10:28:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1126</guid>
		<description><![CDATA[Çoğumuz Pazar sabahlarını uyuyarak geçirmeyi tercih edecektir ama Pazar sabahları çıkmak yola, ilginç bir deneyim olabilir. Öğlene kadar cadde ve sokaklar bomboş olur çünkü, gündüz vakti şehri bu kadar tenha ancak Pazar sabahlarında görebiliriz. Otobüs terminalleri ve tren garları da bu vakitlerde nispeten sakindir. Bazen merak ederim, insanlar şu koca şehirde ne yapıyor. Nasıl bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çoğumuz Pazar sabahlarını uyuyarak geçirmeyi tercih edecektir ama Pazar sabahları çıkmak yola, ilginç bir deneyim olabilir. Öğlene kadar cadde ve sokaklar bomboş olur çünkü, gündüz vakti şehri bu kadar tenha ancak Pazar sabahlarında görebiliriz. Otobüs terminalleri ve tren garları da bu vakitlerde nispeten sakindir.</p>
<p>Bazen merak ederim, insanlar şu koca şehirde ne yapıyor. Nasıl bir hayat yaşıyor. Nelerle uğraşıyor. Akbilimi doldurup çıkarım yola. Kimi zaman sakin vakitlerde, kimi zaman kalabalık günlerde. Gün boyu gezerim sokakları caddeleri. Semtlerin sokak içlerine dalmalı kesinlikle, en dip sokaklara kadar varmalı. Oralarda ilginç hayatlar vardır, pencereden bakan yaşlı kadınlar, kapı önünde oynayan çocuklar ve renkli boyalarıyla apartman kapıları.</p>
<p>İstanbul sokaklarını bitirdiğimi söyleyemem elbette, ancak buna azimliyim. Her yeni sokak heyecanlandırır beni, her gördüğüm farklı bir ev sonra. Eskiden mahallemizin bakkalları vardı ya hani, onlara denk gelirim ara sıra. Rutubetli bir giriş katı dükkana çevrilmiş olur, duvara monte edilmiş sunta raflarda malzemeler bulunur, 75’lik bir ampulle aydınlatılmıyorsa simit floresan vardır tepede mutlaka. Dikkat ederseniz, bu bakkallar, ilginç bir şekilde şampuanları hemen kasanın arka tarafına koyarlar. Ancak kendilerinin uzanabileceği noktaya sigaraları ve şampuanları koymalarında anlaşılmayacak bir şey yok, bakkalın en pahalı ürünleri onlar. En güvenli yerde olmalılar.<span id="more-1126"></span></p>
<p>Akşam vakitlerinde bilmediğiniz sokaklar daha başka olur. Aşağı yukarı her semtin sokak aydınlatma sistemi farklıdır. Işık önemli bir şeydir. Size bir şeyi iyi veya kötü gösterebilir. Size hüzün veya neşe verebilir. Örneğin pastaneler ışığa gerekli önemi her zaman verirler. Pastanelerin halinden o semtin halini anlamak çoğu zaman mümkündür. Satılan tatlılara şöyle bir göz atmanız yeter. Bazı semtlerde şuan baklavanın kilosu 7 liraya satılmakta, bazılarında ise 40 liradan başlamakta. 7 liraya baklavanın satıldığı semtlerin sütlü tatlılarla pek arası yoktur ayrıca, onu da belirtelim. Bunun tahlilini nasıl yapacağımı –zaten bildiğiniz gibi- bilmiyorum. Çok da gerekli değil zaten.</p>
<p>Bu gezmelerde en az rastlayacağınız şeylerden biri de terzilerdir. Sokak aralarında hala terzi görebiliyor olmak beni mutlu ediyor açıkçası. Terzi dükkanları huzurlu mekanlar çünkü, terziler de genelde naif adamlar. Bir huzur ki dolmuş taşıyor kapılarından pencerelerinden, bir huzur ki geçerken yanından sizi çekiyor, içeriden hışırtılı radyo sesleri geliyor ve makas sesleri ve gürültülü bir dikiş makinası ve tabii elbette, bununla beraber böylelikle, bundan da öte, ah evet belki de, ancak, tabii, peki.</p>
<p>Karlı bir günde, uzun yürüyüşlerin ardından, eve dönmek için otobüs durağında bekliyorum. Karlı bir günde, gelip geçenlerin ayak izleri binlerce şekil ve surette karların üzerinde, yerlerde. Otobüs gelene kadar, ben de ayak izimi karlara çıkartmaca oynuyorum kendi kendime. Kusursuz bir ayak izi için ezilmemiş bir kar bulmalı ve tek seferde yoğun baskı uygulamalı. Üç beş kusursuz ayak izinden sonra, ilk defa fark ediyorum onu. Eğilip bakıyorum iyice. Ayakkabımın altındaki markanın logosu, bütün ayak izlerimi işgal etmiş. Üzgünlük başka nedir.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 12 Mart 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/13/kapitalizm-ayaklarimin-altinda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bermuda şeytan üçgeni</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/06/bermuda-seytan-ucgeni/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/06/bermuda-seytan-ucgeni/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Mar 2012 12:43:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1121</guid>
		<description><![CDATA[Asansöre binmeyip de merdivenleri yürüyerek çıkmaya karar verdiğinizde, siz yanından geçerken hasbelkader komşunuzun kapısı açılsa, duyarsınız o kokuyu. Uzak akrabalardan birine misafirliğe gittiğinizde, kahveler gelene kadar çoktan alışmış olursunuz ama kapıdan ilk girişinizde sizi saran o kokuyu hatırlasanıza. Yaşlı insanları her ziyarete gittiğinizde, içten içe bu kokuyla tanış olduğunuzu duyumsarsınız. Yıllar geçse de onların kokuları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Asansöre binmeyip de merdivenleri yürüyerek çıkmaya karar verdiğinizde, siz yanından geçerken hasbelkader komşunuzun kapısı açılsa, duyarsınız o kokuyu. Uzak akrabalardan birine misafirliğe gittiğinizde, kahveler gelene kadar çoktan alışmış olursunuz ama kapıdan ilk girişinizde sizi saran o kokuyu hatırlasanıza.</p>
<p>Yaşlı insanları her ziyarete gittiğinizde, içten içe bu kokuyla tanış olduğunuzu duyumsarsınız. Yıllar geçse de onların kokuları ne değişir ne bir parça olsun silikleşir.</p>
<p>Aslında her evin karakteristik bir kokusu vardır. Hatta ülkelerin, şehirlerin ve mahallelerin bile. Yaşam standardı düşük semtlerin evlerinin kokusu daha keskin ve belirgindir. Öyle ki apartmanların bile kendisine ait bir kokusu olabilir. Merkezden sahile doğru uzaklaştıkça yaşam standardı yavaş yavaş yükselir ve kokular karakterini kaybetmeye başlar. Kıyıda köşede kalmış ufak tefek kokular da özenle bulunur, parfüm ve deodorantlarla gebertilir. Burada apartmanlar ise genelde hijyen kokar.</p>
<p>Eskiden her evin kokusunu belirlemekte daha etkin olan şey ev ahalisinin yaşam tarzıydı ve özellikle baharatlardı. Elbette, lütfen baharatları hor görmeyin, dünyanın bir ucundan bir ucuna milletlerin ve ırkların kokusunu belirleyen şey tükettiğimiz yemeklerin sosu olan baharatlardan başka nedir. Dünyanın her bölgesinin kendine özgü baharatları vardır ve bunları tüketme oranları farklıdır. Uzak Doğu topraklarına, özellikle de Çin’e ayak basmış olanlar o memleketlerin ve hatta insanlarının bile farklı bir kokuya sahip olduğunu bilirler.<span id="more-1121"></span></p>
<p>Yemekler aracılığıyla insan bedenine girip keyif çatan baharatlar, buharlaşıp gözeneklerden kıyafetlerimize sindiklerinde başarıya ulaşmış olurlar. Evde dokunduğumuz temas kurduğumuz her şey, bizden bir parça koku izi taşır. Böyle düşünürseniz, iki gün önce yemiş olduğunuz çemeni tüm kıyafetlerinize, kapı koluna, halıya ve nevresime dolaylı olarak bulaştırdığınız sonucuna varabilirsiniz. Vardığınız sonuç sizi ürkütmesin, insanoğlu bunun da bir çaresini buldu.</p>
<p>Neden evler eskisi gibi kendi karakterlerini belli edecek derecede keskin kokmuyorlar diye düşünürken, bir aydınlanma anında, katilin kim olduğunu buldum. Lanet olası deterjanlar. Hem de kimisi dağ esintili, kimisi lavanta kokulu pislik deterjanlar. Sanırım insanlık yirminci yüzyılın sonlarına doğru –bayılıyorum şöyle demeye- kendi belirgin kokusundan utandı ve onu yok etmeye karar verdi.</p>
<p>Böylelikle artık elbisemize sinen kokular yer değiştirdi, deterjanlar kendi kokumuzun yerine geçti. Evimizin yine bir kokusu var ama bunu markette kendimiz seçiyoruz, temizlik losyonu alırken, çamaşır deterjanı alırken karar veriyoruz. O yüzden çamaşır deterjanı kullanmayan veya bu kimyasalları daha klasik yöntemlerle elde eden memleketlerin kokusu daha belirgin, modern şehirlerin ise daha silik.</p>
<p>Parfümleri hiç sormayın, onlar kadar ölümcül bir şey var mı bilmiyorum. Bana kalırsa kirli bir insan kokusundan daha kökü kokuyorlar. Şehirlerde yaşarken, toplu taşıma araçlarında, metroda, otobüslerde bu parfüm kokularının arasında kalırsınız. Genellikle de bayanlar parfüm meretine pek bir hastadırlar. Siz siz olun parfüm sıkmış üç ablanın ortasında kalayım demeyin. Onlar sizi üçgen bir hatta hapsedip, kokularını üzerinize doğru salarlar. Kaçamazsınız, nefes alamazsınız, inecek var düğmesine basamadan bu Bermuda Şeytan Üçgeni’nde ölüp gidersiniz maazallah.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 5 Mart 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/03/06/bermuda-seytan-ucgeni/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>En iyi yol filmleri</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/02/13/en-iyi-yol-filmleri/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/02/13/en-iyi-yol-filmleri/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2012 15:51:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Geziler]]></category>
		<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[Alamar]]></category>
		<category><![CDATA[Before Sunrise]]></category>
		<category><![CDATA[Bouli Lanners]]></category>
		<category><![CDATA[Caro Diario]]></category>
		<category><![CDATA[Easy Rider]]></category>
		<category><![CDATA[Eldorado]]></category>
		<category><![CDATA[Fandango]]></category>
		<category><![CDATA[Into The Wild]]></category>
		<category><![CDATA[Le Grand Voyage]]></category>
		<category><![CDATA[Les géants]]></category>
		<category><![CDATA[Stand by Me]]></category>
		<category><![CDATA[The Darjeeling Limited]]></category>
		<category><![CDATA[The Motorcycle Diaries]]></category>
		<category><![CDATA[The Straight Story]]></category>
		<category><![CDATA[The Way]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1108</guid>
		<description><![CDATA[Birkaç tane gezi ve yol filmi listesi gördüm ancak pek tutmadım. Ben de kendi listemi yapmaya karar verdim. Bunu yaparken de filmleri gezi ve yol olarak ikiye ayırmak yerine bunları beraber düşünüp (geziyol) kendi keyfime göre bir sıralama yaptım. Elbette ilk sırayı Into The Wild aldı. Ancak filmimiz yeterince meşhur olduğundan kendisinden bahsetmeden geçebiliriz. The [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1109" title="stand by me" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/02/stand-by-me.jpeg" alt="" width="378" height="553" />Birkaç tane gezi ve yol filmi listesi gördüm ancak pek tutmadım. Ben de kendi listemi yapmaya karar verdim. Bunu yaparken de filmleri gezi ve yol olarak ikiye ayırmak yerine bunları beraber düşünüp (geziyol) kendi keyfime göre bir sıralama yaptım.</p>
<p>Elbette ilk sırayı <strong>Into The Wild</strong> aldı. Ancak filmimiz yeterince meşhur olduğundan kendisinden bahsetmeden geçebiliriz.</p>
<p><strong>The Motorcycle Diaries</strong>, tozlu topraklı Güney Amerika yollarında geçiyor. Che Guevara’nın bir arkadaşıyla beraber motosiklet üzerinde yaptığı yolculukların ve maceraların heyecanlı hikayesi. Aynı zamanda kapitalizme savaş açan bu adamın dünyasının, düşüncelerinin nasıl filizlendiğine şahit oluyoruz. Film Che Guevara’nın tuttuğu günlüklerden uyarlanmış.</p>
<p><strong>Stand by Me</strong> izlediğim en iyi yol filmlerinden biri. 1986 yılında çekilen bu film 13-14 yaşlarında birkaç arkadaşın yolculuklarını anlatıyor. Kasabada ansızın kaybolan bir çocuğun cesedinin nerede olabileceğine dair edindikleri bilgiyle evlerinden tüyüp yollara koyuluyorlar. Ancak hesap etmedikleri çok şey var. Yanlarına karınlarını doyurmak için yiyecek bile almamışlar. Unutmadıkları tek şey ise tarak. Eğer kaybolan çocuğu bulurlarsa meşhur olabilirler ve tabii ki saçlarını tarayıp yakışıklı olmalılar. Yürüyerek dağ bayır aşan çocuklar, gece kamp ateşi yakarak uyuyor. Üstadımız Huckleberry Finn ve Tom Sawyer’in hikayelerini anımsatan filmin soundtrackleri de çok güzel. Ben E. King’ten dinleyin: Stand by me <a href="http://m.friendfeed-media.com/396f9506671ea854021ef1c8ecb8d0d09b3b9bc3">Download audio file (396f9506671ea854021ef1c8ecb8d0d09b3b9bc3)</a></p>
<p>Mayıs doğumlu, boğa burcu, pek sevgili adamım <strong>Bouli Lanners</strong>’ın dünyanın geri kalanını umursamadan yaptığı <strong>Eldorado</strong> adlı bu garip film bir gezi filmi değil. Aslına bakarsanız yol filmi de değil. Ancak yolda olmak zorunda kalıyorlar bir şekilde. Evine giren esrarkeş hırsızla arkadaş olan adam kendini bir türlü bu çocuğun hayatından kurtaramıyor. Bouli Lanners’in oynayıp yönettiği film bolca absürt diyaloglar içerirken Belçika’nın güzelliklerini bize sunmaktan da çekinmiyor. Lanners’ın dinginliği filme sinmiş. Renkler ve sesler olağanüstü güzel. Filmin 55. dakikasında sizi nazik narin zarif bir sürpriz bekliyor.<span id="more-1108"></span></p>
<p>Bir klasik olarak, yol filmlerinin ilklerinden biri olarak <strong>Easy Rider</strong>’den bahsetmeden olmaz. İki züppenin motorla yolculuk edip yol kenarlarında konaklamalarını anlatan bu film 1969 yapımı. Genel izleyici için sıkıcı olacaktır ama ilgilileri izleyebilir.</p>
<p><strong>The Straight Story</strong>, yaşlı bir adamın kardeşini görmek için çıktığı yolculuğu anlatan bir film. Yüzlerce kilometre yolu çim biçme makinesiyle kat etmeye çalışan amcanın azmine hayran oluyoruz. Kardeşliğin değerini anlatan ve bunu bir yol hikayesiyle ince ince işleyen oldukça başarılı, unutulmaz bir yol hikayesi.</p>
<p><strong>The Way</strong>, 2010 yapımı nispeten yeni bir film. Gezgin bir oğul ile bir iş adamının hikayesi olarak başlıyor. Çocuğun babasının servetinde falan gözü yok, işi gücü dünyayı gezmek. Bu konuda babasıyla pek anlaşamıyorlar. Ancak bir gezi sırasında çocuk ölüyor ve bu sefer babası yollara düşüyor. Oğlunun yarım bıraktığı Camino De Santiago kutsal yolculuğunu tamamlamayı kafaya koyan baba yolda birkaç arkadaş ediniyor. Cesedin küllerini yanında taşıyıp oğlunu oraya buraya serpiştiren babanın yolculuk hikayesi. Filmi izlerken farklı kültürlere dair birçok şey öğreniyorsunuz.</p>
<p>Sıradaki filmimiz <strong>Alamar</strong>. Yarı belgesel bu film gerçek bir hayatı anlatıyor. Filmin oyuncuları da bu hayatı bizzat yaşayanlar. 5-6 yaşlarında bir çocuğun babasıyla beraber doğada geçirdikleri güzel vakitleri sakin ve dingince anlatan bir yapım. Film neredeyse hep denizde geçiyor, kıyıdan kilometrelerce uzakta Meksika’nın doğa harikası mercan resiflerinde. Doğayı ve denizi sevenlerin özellikle ilgisini çekecek bu film pek keşfedilmemiş, kıyıda köşede kalmış. Arayarak peşine düşerek bulabileceğiniz filmlerden değil, gelip onun sizi bulması lazım. Şuan buldu sizi mesela.</p>
<p><strong>The Darjeeling Limited</strong>, sadece gezi ve yol filmi arayanların değil aşağı yukarı herkesin sevebileceği türden eğlenceli bir film. Birbirleriyle küs üç kardeşin babalarının ölümünün ardından hep beraber yola düşmelerini anlatıyor. Yola çıkma amaçları ve yol hikayelerinden çok kendi hayatlarının hikayeleri daha önemli. Tüm hikaye meşhur Hindistan treninde geçiyor neredeyse. Tren severler bu filme bayılır elbette.</p>
<p><strong>Fandango</strong>, kendilerine Dalgacı adı veren, bir tanesi devamlı uyuyan, 5 yakın arkadaşın bir arabaya doluşup yol almasını ve başına gelenleri anlatıyor. Arabayı hareket ettirmek için trenin arkasına bağlayan, uçaktan paraşütle atlayan ve düğün yapmak için gelin kızı başka bir şehre kaçıran bu manyakların hikayesi 1985’te çekilmiş. Meksika sınırına gitmeye karar veren gençler sınırı geçmeyi başarabilecek mi, yoksa her şey başa mı dönecek? Beat Kuşağı filmlerinden. Zaten yol demek, Beat Kuşağı demek.</p>
<p>Bunların dışında <strong>Caro Diario</strong> ve <strong>Le Grand Voyage</strong> da izlenebilir. İkisi de yolu anlatan güzel filmlerdendir. <strong>Before Sunrise</strong> her ne kadar hep trende geçse de trenin ve yolun güzelliklerinden bizi mahrum bırakıp bir aşk hikayesini işlediği için listeye almadım. Listeye almadığım birçok yol filmi var, onları bazı kıstaslar neticesinde eledim. Ama illa gözden kaçırdığım için listeye girmeyen filmler olmuştur.</p>
<p>Unutmadan söyleyelim. Bouli Lanners’ın Eldorado’dan sonra çektiği <strong>Les géants</strong> adlı film henüz ülkemizde gösterime girmedi ve maalesef piyasada yok. Bu film çıktığında listenin ilk sırasını –en azından benim için- zorlayabilir. Fragmanından mükemmel bir film kokusu geliyor çünkü. Eğer hayallerimdeki filmi çektiyse Lanners efendiyle çok pis papaz olabiliriz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/02/13/en-iyi-yol-filmleri/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
<enclosure url="http://m.friendfeed-media.com/396f9506671ea854021ef1c8ecb8d0d09b3b9bc3" length="2795311" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Ersoylar dinlenme tesislerine hoş geldiniz</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/02/06/ersoylar-dinlenme-tesislerine-hos-geldiniz/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/02/06/ersoylar-dinlenme-tesislerine-hos-geldiniz/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 15:07:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Geziler]]></category>
		<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[bekran sarsılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[bora bilgin]]></category>
		<category><![CDATA[devran bostancıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[gezgin]]></category>
		<category><![CDATA[sandaletli seyyah]]></category>
		<category><![CDATA[seyyah]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<category><![CDATA[yolculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1097</guid>
		<description><![CDATA[Yollarda olmak, herhangi bir mekanın adetine örfüne bağlı olmamak demek, yani özgürlük demek. Hiçbir yerin kaidesi kuralı sizi bağlamıyor ve siz her daim yoldasınız, bir yerden bir yere gidiyorsunuz. Amerikan kültüründe züppelerin toplumdan kaçışının bir yöntemidir yolda olmak ve zaten amaçlanan da varmak değildir bir yere, her daim yolda olmaktır maksat. Gezmek ve yolda olmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1098" title="city camping" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/02/city_camping.jpg" alt="" width="358" height="238" />Yollarda olmak, herhangi bir mekanın adetine örfüne bağlı olmamak demek, yani özgürlük demek. Hiçbir yerin kaidesi kuralı sizi bağlamıyor ve siz her daim yoldasınız, bir yerden bir yere gidiyorsunuz. Amerikan kültüründe züppelerin toplumdan kaçışının bir yöntemidir yolda olmak ve zaten amaçlanan da varmak değildir bir yere, her daim yolda olmaktır maksat.</p>
<p>Gezmek ve yolda olmak birbirlerine yakın olsalar da başka şeyler. Gezmek amacı olsun veya olmasın bir nimetin karşılığına denk gelir. İyi yerler görmek, iyi vakitler geçirmek, iyi lezzetler tatmak şeklinde sıralayabiliriz bu nimetleri. Umduğunuz, ulaşmaya çalıştığınız bir şey vardır, bu bir iç ferahlığı bile olabilir. Yolda olmanın ise bir planı olmadığı gibi belirgin bir emeli de yoktur. Buradaki lezzet, bizzat yolda olmanın kendisi ve bunun sağladığı özgürlüktür.</p>
<p>Bazı kültürlerde yol ibadet olarak kat edilir. Kutsal yolculuk diye bir şey vardır mesela. Fransa’dan başlayıp İspanya’nın tepelerine uzanan Camino de Santiago parkuru 800 kilometrelik bir yürüyüş yoludur. Aziz James’in yolu olarak bilinen bu yol birçok etaplar içeren ve yürüyerek kat edilen bir Hıristiyan hac ibadetidir.</p>
<p>İslam kültüründe ise Safa ve Merve tepeleri arasında yürünür, sa’y edilir. Hacer validemizin oğluna su bulmak için çaresizce koşuşturduğu iki tepedir burası ve yaklaşık 400 metredir. Bu iki tepeyi sa’y etmek -Hıristiyan kültüründen farklı olarak- Allah’ın emri ile Hac ve Umre’nin bir parçası haline gelmiştir.  Ancak yine de hac yolunda olmaktan, Kabe yollarına düşmekten bir sevap beklenir. Niyet halis olduktan sonra, iyiliğe doğru adım atmak ibadet olmasa da kültürümüzde sevap sebebidir. Yol kavramıyla alakalı olarak bir de tasavvufta seyr-i süluk var, ama ona şimdilik hiç girmeyelim.</p>
<p>Günümüzde gezmek macera arayışının, belki bir kaçışın sembolüdür. Yolda olmak ile gezmek birbirine yakınlaşmıştır, iç içe girmiştir. Gezmek deyince hemen aklınıza sırt çantalı turistler gelmesin. Onların büyük çoğunluğu tatilcidir, gezgin değildir. Ve zaten bahsini yaptığımız gezmek yaz tatilinde köye gitmek değildir. Ona zaten sıla-ı rahim deriz: eş dost ve akraba ziyaretinin yanında “tebdili mekan” etmektir.</p>
<p>Mekan değiştirmekte elbette ferahlık vardır. Nasıl olduğunu bilmesek de, gitmek, uzaklaşmak biraz, hani derler ya “kafa dağıtmak”, yeniden bir enerji verir insana. Bir de seyyahlar vardır, gitmek tutkusuyla dolup taşan. Seyyahların piri Evliya Çelebi’nin “seyahat ya Resulallah” hikayesini anlatmaya gerek var mı?</p>
<p>Bize gezmek çok zaman lüks bir şeymiş gibi görünür. Derler ki işin gücün var nasıl gezeceksin. Çoluğun çocuğun var, okulun var, şu var bu var… şeklinde devam eden yüzlerce engel sayarlar. Gezmek için bol para ve bol zaman olması gerektiği düşünülür. Böyle düşünenler ömürleri boyunca paraları ve zamanları olsa da gezemezler zaten. Onlar baştan kaybetmiştir. Çünkü gezmek öyle bir şey değildir. Bazen gezmek aylık akbil doldurtup İstanbul sokaklarını turlamaktır. Sultantepe’ye çıkmak oradan İcadiye’ye sallanmak ve laik teyzelerin pis bakışları arasında Kuzguncuk’tan geçmektir. Bazen İkitelli sokaklarında yürümek, bazen Güngören sanayi sitesinde plastik kokuları arasında “insanlar burada ne yapıyorlar” diyerek bakınmaktır. Gezmek her şart altında olabilen bir şeydir. Hiçbir şey yapamadığında iş çıkışı Balat’a yürümektir mesela, en yakın parka bir iki dakika yürüyüp gelmektir veya.<span id="more-1097"></span></p>
<p>Gün boyu okuduğum haberleri ve yazıları kafamdan atmak için akşamları gezginlerin bloglarını okurum yıllardır. Beni en çok rahatlatan, lezzet veren yazılar bunlardır. Bazen şairler ve yazarlar gidip gördükleri yerleri anlatır gezi yazıları yazarlar ya, iyidir güzeldir amma hiç tutmaz bu blogların yerini. Çünkü arı durudur her şey, yazan ne şiir bilir ne de nesir, en basit haliyle anlatır başından geçenleri. İbrahim Tenekeci’nin Şehrengiz’deki, Müslim Coşkun’un Milli Gazete’deki gezi yazılarını seviyor olsam da blogger’ların tarzı her zaman daha çok hoşuma gitmiştir.  Şunu yaptık bunu ettik, deyip geçer. Ne süsler ne de kıssadan alacağın hisseyi sana açık eder. Cümleler düşük, imla bozuk olsa da bu basit ve kusurlu anlatım en doğal haliyle geldiği için bize, yazıya dahil oluruz bir şekilde. Hatta yazıya dahil olmaktan öte, geziye dahil oluruz, yürürüz o yolları beraber. Oysa kusursuz bir anlatımda araya kaynayamayız, imrenilecek bir güzelliğe dışarıdan bakıp geçeriz sadece.</p>
<p>Takip ettiğim bloggerların kimi beş parasız bisikletle geziyor, kimi ailesiyle. Kimi zorlu bir yolculuk peşinde kimi sadece güzel yemekler yemek için yollarda.</p>
<p>Bunlardan bir tanesi şuan Güney Amerika yolculuğunda. En son Paraguay’dan bir çıkış yolu arıyordu. Maceralarını <strong><a href="http://www.yarbanabiryolculuk.com">www.yarbanabiryolculuk.com</a></strong>’dan takip edebilirsiniz.</p>
<p>Devran Bostancıoğlu’nun blogunda hayata karşı sitemlerini okuyabileceğiniz gibi beş parasız kat ettiği yolları ve otostoplarını da okuyabilirsiniz. Özellikle akbille yaptığı İstanbul turu gerçekten hoşunuza gidecek. Sitesi: <strong><a href="http://bostanciogludevran.wordpress.com">bostanciogludevran.wordpress.com</a></strong></p>
<p>Eğer bir gün siz de yollara düşecek olursanız mutlaka uğrarsınız ama ben şimdiden bahsetmiş olayım. Bekran Sarsılmaz dünyanın birçok yerini gezip işinize yarayacak bilgileri ve fotoları paylaşıyor, yola çıkmadan karşılaşacağınız şeyleri bilmekte fayda var elbette: <strong><a href="http://www.bekransarsilmaz.com">www.bekransarsilmaz.com</a></strong></p>
<p>Benim favorim ise gençliğinde tek başına ve arkadaşlarıyla gezen ancak şimdilerde ailesiyle gezen Bora Bilgin. Yazıların sonunda o gezinin kaç paraya patladığını detaylarıyla görebiliyorsunuz. Aynı zamanda güzel şarkılar çalıyor. Nerede ne ucuza yenir, nerede ucuza konaklanır, kazıklanmadan nasıl seyehat edilir, bilmek isterseniz: <strong><a href="http://www.sandaletliseyyah.com">www.sandaletliseyyah.com</a></strong></p>
<p>Son zamanların en meşhur gezgin ikilisinden bahsetmeden olmaz. İşlerinden istifa edip dünya turuna çıkan iki arkadaş. 13 ay süren yolculuklarını anlattıkları siteleri: <strong><a href="http://www.baskaturlubirsey.com">www.baskaturlubirsey.com</a></strong></p>
<p>Daha onlarca var. Şimdilik bu kadar yeter. Bir dahaki sefere, yol filmlerinden bahsederiz.</p>
<p style="text-align: right;"><em><a href="http://www.milatgazetesi.com/2012/02/06/ersoylar-dinlenme-tesislerine-hos-geldiniz/" target="_blank">Milat Gazetesi &#8211; 06 Şubat 2012</a></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/02/06/ersoylar-dinlenme-tesislerine-hos-geldiniz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Prova baskısı</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/30/prova-baskisi/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/30/prova-baskisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 30 Jan 2012 09:42:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[abdullah kibritçi]]></category>
		<category><![CDATA[heidelberg]]></category>
		<category><![CDATA[pedallı]]></category>
		<category><![CDATA[roland]]></category>
		<category><![CDATA[tipo]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1073</guid>
		<description><![CDATA[Ali sonunda sevdiği kıza kavuşur’lu bir öykünün son cümlesini yazıyor yazar, mutlu sonlara bayılıyor belli ki; bir kafede oturup merkeze haber geçiyor muhabir, falanca yerde şöyle böyle şeyler oldu ey okuyucu; bir kitabın arka kapağını yazıyor editör, fiyakalı cümleler kuruyor, hem alımlı olsun hem de çok satsın; bir şair bütün gücüyle, bütün aklıyla, kemiklerinde hissederek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1089" title="el pedalı" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/el-pedali-tipo.jpg" alt="" width="322" height="439" /></p>
<p>Ali sonunda sevdiği kıza kavuşur’lu bir öykünün son cümlesini yazıyor yazar, mutlu sonlara bayılıyor belli ki; bir kafede oturup merkeze haber geçiyor muhabir, falanca yerde şöyle böyle şeyler oldu ey okuyucu; bir kitabın arka kapağını yazıyor editör, fiyakalı cümleler kuruyor, hem alımlı olsun hem de çok satsın; bir şair bütün gücüyle, bütün aklıyla, kemiklerinde hissederek sızıyı, ilk mısraı çatıyor kalbi darmaduman… ve atletli genç terini silip kolasından bir yudum alıp yazdıklarınızın hepsini çöpe atıyor. Prova baskısı! Burası matbaacılar sitesi, lütfen yüksek sesle konuşun, yoksa sizi duyamayız.</p>
<p>Ne yazarsanız yazın, nasıl yazarsanız yazın, eğer basılacaksa yazdıklarınız illa matbaadan geçer. Burada eserlerinizi hiç tahmin edemeyeceğiniz açılardan incelerler: Mürekkebi doygun abi bunun gönder gelsin, kusma yapmış usta ben merdaneyi bi sileyim, sağ köşede yazılar ezik geliyor kalıpta uçma var, başlığın oraya bi tampon yaparsak düzelir hacı abi, biraz daha kağıt yükle, bana şurdan yarım döner al da gel… İşte böyle.</p>
<p>İster kelebek atkı yapın, ister kemik gözlük takın, ister fular dolayın boynunuza veya kafanıza bir entel kalpağı… İster Eski Kafa’da takılın, ister Cihangir’de turlayın, isterseniz sempozyumlarda vik vik konuşun.  İster saçınızı uzatın, ister bıyığınızı, isterseniz koca taşlı yüzüklerden takın parmaklarınıza. İster Wittgenstein okuyun, ister Heidegger, isterseniz İbni Teymiyye tartışın kafelerde ah canım. Şair yazar entel görünmek için ne zıkkımın kökü yiyorsanız yiyin, yazınızın olduğu kalıbı floresan ışığın altına yatırıp atletli bir çocuk inceler inceden inceye. Mürekkebi az mı gelmiş, krosu mu kaymış, kesim payı iyi mi, kola da alsaydın ya oğlum, ne bilim abi…<span id="more-1073"></span></p>
<p>***</p>
<p><img class="alignleft  wp-image-1092" title="kavalet" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/kavalet-tipo.jpg" alt="" width="448" height="286" />On – on beş yıl öncesine kadar kullanılan bir teknolojiydi pedallı makineler. Kavalet denilen bir hurufat kasası olurdu matbaalarda. Çekmecesini açtığınızda önünüze kurşun harflerden yapılma koca bir dünya çıkardı. Kullanıldıkça kararan kurşun harfleri, önündeki yazıya bakarak tek tek kumpasa dizmek zorundaydınız. Kelimelerin arasına konulan ve yazıda gözükmeyen kurşun malzemeye espas, cümle sonları için veya daha büyük boşluklar için kullanılan şeye garnitür derlerdi. Kumpas adı verilen derleyiciyi sol elinizle kavrar, sağ elinizle sırasıyla harfleri bulur ve yerleştirirsiniz. Böylece basılması gereken metnin metalden kalıbını harf harf elinizde oluştururdunuz. Bu kalıp makineye monte edilir, tablaya spatula ile mürekkep sürülür ve pedal indirilir. Tamamen mekanik bu aletler elle çalışırdı. Kolu bir kere indirdiğinizde bir baskı elde ederdiniz. Daha sonraları otomatikleri çıktı ama yine her seferinde kağıdı elinizde koymanız gerekiyordu.</p>
<p>Tablaya mürekkep sürmesini çok severdim ancak kumpası doğru tutup harfleri dizmesi zor bir işti. Belki de en fazla sekiz yaşındaydım ama babam boş zamanlarda oturup yazı dizmeme izin verirdi. Bazen saatlerimi harcar iki cümleyi zor dizerdim. Babamın hızlı hızlı dizmesini, klavye kullanır gibi harflerin yerini ezbere bilmesini izler hayran olurdum.</p>
<p style="text-align: left;"><img class="wp-image-1076 aligncenter" title="pedallı" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/IMG_4802.jpg" alt="" width="605" height="453" /></p>
<p style="text-align: left;">Heidelberg makineleri ilk gördüğümde çok şaşırmıştım. Çünkü kağıtlarını kolları sayesinde kendi alabiliyordu. Will Smith’in başrolde oynadığı Yedi Yaşam filminde emektar Heidelberg’i görmüşsünüzdür belki. Kapkara, devasa, ihtişamlı bir canavar gibidir. Hayal meyal hatırlıyorum ama yanılmıyorsam Leonarda Dicaprio’nun oynadığı Sıkıysa Yakala adlı matrak filmde geçen makineler de Heidelberg’ti.</p>
<p style="text-align: left;">Teknoloji artık gelişti elbette. Heidelberg’in şimdi ürettiği son nesil makineler binlerce ürünü yedi renkli olarak saniyeler içinde basıp çıkartabiliyor. Mücellit de teknolojiden nasibini aldı. Eskiden sayfaları derler, sırtlarını tutkallayıp dikerdik. Şimdi hepsini makineler el değmeden yapabiliyor.</p>
<p>***</p>
<p>Matbaalar gürültünün ve benzin/tiner kokusunun bol olduğu yerler. Eskiden ürünü birebir üretmek zorunda kalan işçiler şimdi makineleri kontrol edip çalıştırmak durumundalar. Matbaada hataların geri dönüşü olmadığı için insan faktörü hala önemli. Matbaaların yekûnundan meydana gelen matbaacılar sitesi ise buharlı bir geminin kazan dairesi gibidir. Herkes bir yere koşturur, tonlarca kağıt el arabalarıyla oradan oraya taşınır, her açık kapıdan bir mürekkep kokusu bir makine sesi gelir. Yıllarca yolunu aşındırdığım bu koca mekana bugün bile girdiğimde hala kayboluyorum.</p>
<p>Ve evet, bu yazı da bir makinecinin elinden geçecek birkaç saate kadar. Selam olsun onlara, bu yazıyı basan alnı terli kola içen adama, ustasının gözünün içine bakan çırağa ve sonra arabalarla asansöre kadar taşıyan arkadaşlara.</p>
<p>Ve her sabah gazeteyi kapıya kadar getiren motorlu amca, bu selam sana.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 30 Ocak 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/30/prova-baskisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Patates kızartması</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/16/patates-kizartmasi/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/16/patates-kizartmasi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 09:09:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[abdullah kibritçi]]></category>
		<category><![CDATA[kuran kursu]]></category>
		<category><![CDATA[ong bak]]></category>
		<category><![CDATA[vicdani ret]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1062</guid>
		<description><![CDATA[12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Yeşil halıfleksli odalarda koşturur oynardık zil çalınca, merdivenleri çıkardık koşa koşa, yakamız ilikli ve mendil cebimizde bir kalem… Bilmezdim henüz tersten kurmayı cümleyi, düşük bir cümleye takla attırıp bir daha dizmeyi, rahleyi kucaklayıp anca taşırdım, başarılıydım ama hiç çalışkan olmadım. Namaza camiye giderdik kafamızda takkeler, dantelli takkeler, bez takkeler, yeşil [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft size-full wp-image-1064" title="ong" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/kibritci.jpg" alt="" width="355" height="277" />12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Yeşil halıfleksli odalarda koşturur oynardık zil çalınca, merdivenleri çıkardık koşa koşa, yakamız ilikli ve mendil cebimizde bir kalem…</p>
<p>Bilmezdim henüz tersten kurmayı cümleyi, düşük bir cümleye takla attırıp bir daha dizmeyi, rahleyi kucaklayıp anca taşırdım, başarılıydım ama hiç çalışkan olmadım.</p>
<p>Namaza camiye giderdik kafamızda takkeler, dantelli takkeler, bez takkeler, yeşil takkeler. Sabah ezanları okunurdu en çok, bir çocuk hep bunu hatırlar. Hep uykulu bir adamın sesini, akışını sesin, makamını sabahın, üşümek soğuk suyla ve silinmek annenin ismini işlediği dantelli havluya.</p>
<p>Sonra rahlede batan ikindi güneşi, -evet hiç pencerelerde batmazdı, ve-  elbette kantin ikindi olmadan açılmazdı. Çikolata ıvır zıvır alınır, belki ankesörlü telefon kartı, anne aranır, belki ağlanır telefonda hıçkıra hıçkıra.</p>
<p>Müjdeli haber verilir en çok: anne, denir parıl parıl gözlerle, anne bugün cüzü bitirdim. Börek yapar anneler, kurabiyeler, uzaktaki oğluna.</p>
<p>Yat vakti gelip de picamalar giyildiğinde, sıkıntısı sona erer günün.  Tahta pervazlardan ancak bir kısmı görünür göğün. Gökyüzüne yıllarca, pervaz aralığından baktım. Bazen karanlıkta yıldızlar görünürdü, bazen bulutlu olurdu hava, sadece bomboş bir hava. Ama bakardım ısrarla, dışarıyla, gökyüzüyle tek irtibatım o pervazlardı. Yeryüzü hiç gözükmezdi sürekli göğe bakardı çıtalar. O aralıktan annemi özlerdim, mahalle maçlarını, içinden vırtzırt çıkan berbat sakızları ve oturup çay içmeyi babamla.</p>
<p>12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Kuran kursunda okuyordum. Koşturup duruyordum bir teneffüste sağa sola. Dediler ki Nureddin hoca seni çağırıyor. Şaka zannettim önce, neden çağırsın ki beni Nureddin hoca? Yaramazlık da yapmam pek, işimiz olmaz yani müdüriyetle. İşin ciddiyetini anlayınca çıkmak zorunda kaldım yanına. Kafamda bir sürü şey vardı, neden çağırmış olabilir acaba’lara dair.  Odasına merak ve korkuyla girdim. Buyrun hocam, beni çağırmışsınız? Sen bir şiir yazmışsın, dedi. O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Aha, dedim, şimdi ayvayı yedik. Vay canına, yazdığım şiir talebeleri dolaşıp hocalara ulaşmış, oradan da müdüre kadar çıkmıştı demek. Şiirin yazıldığı kağıt biraz hırpalanmış olsa da masanın üstünde öylece duruyordu. Korkuyla, evet hocam, dedim. Bütün hocalara bir şeyler yazmışsın bana neden yazmadın, dedi. Cevap veremedim, ama rahatlamıştım. Gülerek, ben de istiyorum bana da yaz, deyip yazmakla alakalı birkaç şey sorduktan sonra beni gönderdi.</p>
<p>İlk yazdığım metin buydu. Hocaların kurstaki hallerini tasvir etmiştim şiirde. Kim ne yapıyorsa, talebelere nasıl davranıyorsa, aynen geçirmiştim metne. Elinde sopa olanı elindeki sopayla, takıntılı olanı takıntılarıyla, iyi olanı iyilikleriyle resmetmiştim, çocuk cesaretiyle. Kafiyeli, mani tadında, dandik bir şiirdi işte. Bir tek Nureddin hocaya ilişmemiştim. Bizim sınıftaki çocuklar kağıdı elimden kapıp kaçırdıklarından beri, meğer hiç yerinde durmamış şiir. Sınıftan sınıfa, sonra hocalara ve sonra…</p>
<p>Ne taşlama bilirdim ne hiciv, ne de bir mısra çatabilirdim kuralına uygun. Ama yazının ne olduğunu az çok anlamıştım o gün. Yazı akan giden bir şeydi. Hem metin akmalıydı ilk satırdan son satıra, hem de akmalıydı insanlara bir bir. Tezatlar sonra, iyi kullanılırsa, büyük bir güç barındırıyordu. Bir ceylanın güzel gözlerinden başlayıp kırılan kanlı bir yumruğa çıktım hep tekme tokat. Bir filin ayak izine biriken çamurdan bir terlik fabrikasına, uçan kelebeklerden kopan bacaklara…</p>
<p>Nureddin hoca için de bir şiir yazdım mı hatırlamıyorum gerçekten. Ama şöyle dua ettim hep. Kalemim azgın bir çağlayan gibi olsun, ceylanlar ürkmeden içsin suyumdan kafirler boğulsun.</p>
<p>Peki.</p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 16 Ocak 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/16/patates-kizartmasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Son istasyon</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/10/son-istasyon/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/10/son-istasyon/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2012 09:59:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Milat Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=1056</guid>
		<description><![CDATA[Bakliyat bölümünü hızlıca geçip konservelerin olduğu yere geldiğinizde, etiketleri ve markaları süzerken hızlıca; denizin kokusu ızgara balığın kokusuna karıştığında, balık ekmek dört lira bağırışları arasından yürürken elleriniz ceplerinizde; önlüğün kopan düğmesini sabah okula giderken anca hatırlayan oğlunuza reçel ekmek yedirirken ve bir yandan aceleyle düğmeyi dikerken; bir şarkı daha söyleyip geceyi bitirmeye karar verdiğinizde tozlu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft  wp-image-1057" title="haydarpaşa tren garı" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2012/01/haydarpasa-gari-1024x768.jpg" alt="" width="430" height="323" />Bakliyat bölümünü hızlıca geçip konservelerin olduğu yere geldiğinizde, etiketleri ve markaları süzerken hızlıca; denizin kokusu ızgara balığın kokusuna karıştığında, <em>balık ekmek dört lira</em> bağırışları arasından yürürken elleriniz ceplerinizde; önlüğün kopan düğmesini sabah okula giderken anca hatırlayan oğlunuza reçel ekmek yedirirken ve bir yandan aceleyle düğmeyi dikerken; bir şarkı daha söyleyip geceyi bitirmeye karar verdiğinizde tozlu dumanlı sahnede; arka dörtlüye oturup okul çantanızı koltukla camın arasına yerleştirdiğinizde her zamanki gibi; erkenden yatan tüm yaşlılar gibi yatağınıza sokulmadan önce elinize geçen eski fotoğraf albümünü karıştırırken, halinizi hatırınızı sormak için arayan oğlunuz telefonu çaldırdığında; şehrin unutulmuş bir köşesinden yüklü vagonlarla bir tren daha kalkar.</p>
<p>Düğün fotoğraflarınızın olduğu sayfaya geldiğinizde gözlerinizden yaşlar süzülürken; kasadan geçerken şekeriniz çayınız makarnanız; geç kaldığı için ağlayıp zırlayan oğlunuzu ikna etmeye çalışırken okula gitmeye; şehrin unutulmuş bir köşesine boş vagonlarla bir tren daha yanaşır.</p>
<p>Otobüslerin ve uçakların aksine trenler, sessiz sakin, kimseye görünmeden geçip giderler şehrin tenha yerinden. Tren yolcuları da tıpkı trenler gibi yavaşça ve fark edilmeden dahil olurlar karmaşaya. Bazen aylar yıllar boyunca hiç tren görmesek de, yolcular bir kasabadan bir kasabaya, bir şehirden bir şehre her gün taşınır durur bu gürültünün sırtında. Koca geniş koltuklarıyla, boydan boya camlarıyla, bitip tükenmez gürültüleriyle trenler insan hayatında pek ilginç bir yere sahiptir.</p>
<p>Sahil boylarından, boş arazilerden, ormanlardan ve dağların içinden geçer demir yolları. Doğaya uyumlu bir yapısı, geçtiği yerle bütünleşerek akması sebebiyle diğer araçlardan daha yakın hisseder insan kendini trene. Yolculukları seven insanlar için bir tutku olan trenler, birçok insan için işi ucuza getirmenin zaruri bir yöntemidir. Ayrıca edebiyatçıların da özel bir ilgisi vardır trenlere karşı. İçinde tren geçen yüzlerce şiir, öykü, hikaye yazılmış ve belki sayısı yüzleri bulan kitaplar telif edilmiştir.</p>
<p>Güney Ekspresi’nin her seferinde üç-dört saat rötarlı gelişi, Van Gölü Ekspresi’nin ağır kokusu, Doğu Ekspresi’nde sere serpe uzanmış uyuyan yolcular; evet tüm bunlar, yakın bir zamanda tamamen tarihe karışabilir. Tıpkı buharlı trenlerin tarihe karıştığı gibi.</p>
<p>Bir süre önce Ankara – Eskişehir arasındaki demiryolu yeniden elden geçirilip düzenlendi, sonrasında bu hatta hızlı trenler verildi. Şimdilerde ise İstanbul – Eskişehir arasında bir çalışma var. Bu tarihten itibaren artık doğunun en ucundan kalkan birçok tren İstanbul’a ulaşamayacak. TCDD’nin yaptığı açıklamaya göre Eskişehir Ekspresi seferlerine ara verilirken Kars’tan kalkan Doğu Ekspresi artık Ankara’ya kadar gelecek. Diğer seferlerin saatlerinde ise yol çalışmasına göre saat değişiklikleri yapılmış. 2014’e kadar işler bu şekilde işleyecek.</p>
<p>Hızlı trenler geldiğinde, bizim bu külüstürlerin yüzüne pek bakılmayacak anlaşılan. Biz de kafamıza göre bir istasyon bulup inelim, Edip Cansever’le eski günleri yad edelim: <em>“Ve zaman dediğin nedir ki Ahmet abi / Biz eskiden seninle / İstasyonları dolaşırdık bir bir / O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar / Nazilli kokardı”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Milat &#8211; 9 Ocak 2012</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2012/01/10/son-istasyon/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

