top-image

Milat Gazetesi kategorisindeki tüm yazılar listelendi...

Bir üstgeçit. Çikolata kokuyor. Şemsiyesini zapt etmeye çalışan bir adam, korsan kitaplara bakan bir kadın, pilav arabasının başına üşüşmüş birkaç delikanlı.

Her yer çikolata kokuyor.  Akbil doldurtmak için sıraya girenler, tramvaydan yeni inenler, bir minibüse el edenler, suratlarındaki gülümsemeyi eve kadar muhafaza edemeyecek olan yeni paydos etmiş işçiler.

Hep çikolata kokuyor. Rüzgarda uçuşan saçlar, trafikte camını açmış duman salan arabalar, selpak sattığı halde burnunu koluna silen bir çocuk.

Her gün binlerce yüz binlerce kişinin geçtiği, yaşamaktan çok çalışılan, çalışmaktan daha da çok gelip geçilen bir yer burası. Cevizlibağ – Topkapı arası. Pilav yemek ve lokma tatlılardan birkaç tane atıştırmak için duruyor insanlar sadece burada. Çikolata fabrikasının etrafa yaydığı, kilometrelerce alanı kaplayan ve hiç bitmeyen çikolata kokusun ya belli belirsiz farkındalar ya da hiç duymuyorlar.

Oysa beni masal alemine sürüklüyor bu kokular. Morlu, parlak pembeli, cırtlak renkli masallar bunlar. Çarli’nin Çikolata Fabrikası’nda talih masum ve fakir çocuğa gülüyordu filmin sonunda. Üç beş kuruş toplayarak aldığı çikolatadan çıkıyordu fabrikayı gezi bileti. Sonra fabrika ona mı kalıyordu neydi. Güzel bir evleri oluyordu hatırladığım kadarıyla sanki.

Ya üst geçitte selpak satan çocuk? Ona da talih güler mi dersiniz? Asgari ücretle çikolata fabrikasında çalışabilecek mi yani? Sabahtan akşamlara kadar kokusunu duyduğu ama çikolatasını yiyemediği fabrikanın yanında, rüzgarın alabildiğine estiği üst geçitte nasıl bir talih bekliyor onu? Üst geçitte durup etrafı seyrederken bunları düşünüyorum.

Ne kimse bilebilir, ne de tahmin edebilir. Allah alır götürür seni, yaşatır büyütür seni, gelip geçer ömrün. Şimdi biraz ellerin üşüyecek, sonra her şey güzel olacak. Bunu dilerim. Allah unutmaz kimseyi.

Buradan, bu üst geçitten durup bakınca, iş çıkış saatiyse mesela, binlerce araba yüz binlerce insan görürsünüz yollarda. Ülker çikolata fabrikasının kokusu zaman zaman artarak zaman zaman azalarak yayılır etrafa. Hemen yukarı tarafta minibüs durakları vardır. Eskisi gibi hayati anlamı yoktur artık bu durağın. Eskiden herhangi bir yere gitmek istediğinizde önce Topkapı’ya gelirdiniz. İstanbul’un her yerine giden minibüsler sadece burada olurdu. Hayat buradan geçerdi.

Çok daha öncelerde, Esenler otogarı kurulmadan önce, Topkapı otogarı vardı. Anadolu’dan gelen insanların ilk havasını soludukları yerdi Topkapı. İstanbul’un taşı toprağı altındı o zamanlar, rüya gibiydi İstanbul’a varmak. Siyah beyaz televizyonda İstanbul görüntüleri çıkmayagörsün, hıçkıra hıçkıra ağlardı genç kızlar. Düğün parası denkleştirmeye gitmiştir çünkü İstanbul’a delikanlılar.

İstanbul’un oluşumunda buradaki hatların önemi büyüktür. Göç edenler, çalışmaya gelenler ilk gözlerini burada açmışlar yıllarca. İnsanlar gelmişler, minibüsler nereye kadar çalışıyorsa oraya kadar gidip yerleşmişler.  Minibüsün varmadığı yerde hayat yokmuş. İşte Esenler, Güngören, Bayrampaşa böyle oluşmuş. Bunu da size kimse söylemez.

Selpak satan çocuk mu? Hala oralarda. Üst geçitlerinden birinde…

Milat – 2 Ocak 2012

Bir demirci çırağı da olabilirdim, elim yüzüm kara isler içinde. Elim yüzüm kara isler içinde ateş ocağının başında demire var kuvvetiyle vurup kıvılcımlar saçan bir demirci çırağı olabileceğim gibi, bir terzinin oğlu da olabilirdim, haki renkli kumaşları o ağır makasla cırt cırt kesen. Kumaş tozlarının havada uçuştuğu, ipliklerin yerlere döküldüğü, çın çın makas sesinin küçük odalarda yankılandığı bir terzinin oğlu olabileceğim gibi bir kasapta kalfa da olabilirdim. Talaş dökerdim yerlere, tozutmasın diye dükkan. Buyur hanım abla, derdim: köftelik mi vereyim kıymayı yemeklik mi? Beyaz temiz bir önlüğüm olurdu ve belki kasaplara yaraşır şişko bir göbeğim. İkindiye doğru kapının önüne çıkıp şişko göbeğime hava aldırmak istediğimde duyardım yan taraftaki berberin sesini. Kafanı cillop gibi yaptım abi, derdi bizim Veysi. İyi ustadır harbiden, kafanızın güzel olmasını isterseniz Veysi ustanın koltuğuna oturmalısınız.

Bir elin, özellikle bir berber elinin, keskin usturayı ustalıkla tutup, yamuk yumuk bir yanaktan aşağı kaydırdığına ne zaman şahit olsam, beni de bir heves sarar. Ah bir berber olaydım, şu gelip geçen enselerden birine bir çizik de ben ataydım, derim kendi kendime. Ustaları müşterinin kafasını eğip bükerken, saçlarını kırparken; çıraklar o koca kafayı seyredip durur. Yere dökülen kılları süpürür hızlıca, yine dönüp koca kafanın sağa sola devrilişini izlemek zorundadır ama. Bir an olsun etrafa bakamaz, yasaktır çünkü. Enseyi gözetlemek en mühim şeydir burada.

Evet, girizgahtan anlaşıldığı gibi bugün katanalardan bahsedeceğim. Katana, samurayların kullandığı bir Japon kılıcı. Keskinliği ve esnekliği ile ünlü. Klasik yöntemle bir adet katana kılıcı elde etmek yaklaşık altı ay sürüyor. Japonya’nın bazı kasabalarında tek tük de olsa hala klasik yöntemi kullanan aileler mevcut. Önce topraktan ve kerpiçten kutu şeklinde bir fırın inşa ediliyor. Hava alması ve körüklenmesi için alt kısımlarından delikler açıldıktan sonra içine ateş yakılıyor ve demir tozları küreklerle yavaş yavaş fırına dökülüyor. Günler aylar süren bir uğraş sonunda eriyen demir tozları dipte sert bir plakaya dönüşüyor. Birkaç ton ağırlığındaki bu plakayı çıkartmak için topraktan inşa edilen fırın kırılıp yerle bir ediliyor. Katana yapımı için bu demir plakanın en güzel kısımlarından parçalar alınıp katana atölyesine götürülüyor. Bundan sonrası daha ince bir işçiliğin ürünü. Demir parçanın ateşte ısıtılması ve dövülmesi lazım. Yassılaşan parça ikiye katlanıp yeniden dövülüyor ama ikiye katlama işi defalarca tekrar ediliyor. Böylelikle kütlenin içindeki katmanlar birbirine karışıp metalin esnek ama sağlam olmasına zemin hazırlıyor. Kılıcın ucu için ise çelik kullanılıyor. Günler süren uğraş sonunda kılıç düz bir forma getirildiğinde ısıtılıp soğuk suya sokuluyor ve o anda kılıç hafif eğilerek bildiğimiz katana eğimine sahip oluyor.

Dünyanın en keskin ve en zarif kılıçlarından biri katana. Yeryüzünde ruhu olduğuna inanılan tek savaş aleti. Aynı zamanda aristokrasinin doğuşuna ilham olmuş; katana’nın inanılmazlığı samuray sınıfını doğurmuş. Bu kılıcın gövdesine bir şarjör mermi sıksanız da kıramıyorsunuz. Ama dünya savaşında karizması çizilmiş katananın. Silah sanayinin karşısında işe yaramamış. Samurayları tüfeklerle avlamışlar tek tek.

Bizim de yatağan adlı güzel bir kılıcımız var. Denilebilir ki, yatağan ile katana kardeştir. Zira yatağan’ın da eğimli benzer bir yapısı var. Katana kıl gibi kayıp gitmesini sağlayan ergonomik bir yapıdayken yatağanın ağırlık dengesi uç kısmındadır. Böylelikle daha güçlü, daha ağır ve sert vuruşlar yapabilirsiniz. Katana kemiğinizi ikiye böler ve geçer, haberiniz olmaz. Yatağan gürültüyle kırarak dağıtır kemiğinizi, bir daha toplayamazlar. En kıyak Osmanlı kılıcıdır yatağan. Biri Japon zarafetini ve mistisizmini yansıtırken diğeri Osmanlı tokadını andırır. Katana aristokrasiyle bütünleşmişken, yatağanı soğan kesmek için bile kullanabilirsiniz.

Bir berber çırağı, bir kasap kalfası veya terzinin oğlu olabilirdim elbette; birkaç yüzyıl önce yaşasaydım. Ama yatağan ustası olmak isterdim en çok.

Ateş ve demir şakırtıları…

Milat – 26 Aralık 2011

Beton evler, metal arabalar ve parlak ekranlar aklımızın nefes almasını engellediğinde;  kalbimiz betonlaşıp metalleşmeye yüz tuttuğunda; telefonlar bilgisayarlar ve bilumum cihazlar hayatımıza ortak olduğunda; doğal ve fıtri olandan uzaklaşıp sanal olana yaklaştıkça dengemizi biraz daha kaybederiz. En azından ben böyleyim.  Şehirden kopmak mümkün olmasa da, ara sıra dağlara ormanlara uzanmak, başını alıp gitmek bazen, iyi gelir insana. Bu yolculuklar biriken zehrin atılması anlamına gelir bir yandan. Gündemin yoruculuğu, ekranların iğretiliği, sanal dünyanın zihni perdeleyen parlaklığı, antenlerin göğü kapatan metalliği, gündelik tekrarlar ve rutinler zehirliyor insanı zira.

Biz de arınmak için Hasan amcanın kulübesine doğru yola koyulduk arkadaşlarla. Kırklareli’nin bir köyünde yaşayan Hasan amcanın evine uğrayıp oradan dağdaki kulübesine doğru gitmekti niyetimiz. İstanbul’dan ayrılmadan önce tüm hazırlığımızı yaptık. Yani nalbura gidip tüple çalışan lüks lambası için gömlek adı verilen o fitilden iki tane aldık. Elektriğin ve suyun olmadığı, ormanın kırk kilometre içerisinde bir tepenin yamacına kurulu güzelim kulübeye giderken bizim için en önemli iki şey tüplü lambayı doğru düzgün çalıştırabilmek ve kuzine sobasının üzerinde kestane pişirebilmekti. O yüzden tüm hazırlığımız da bunlardan ibaretti.

Birkaç saatlik yolculuk sonunda köye varıp biraz soluklandıktan sonra orman yoluna sapıyoruz. Hasan amca külüstürüyle önde giderken biz de nispeten iyi bir şehir arabasıyla arkadan takip ediyoruz. Toprak yol engebeli, taşlı ve tehlikelerle dolu. Zaman zaman iyice daralıyor. Bazen dereden geçmemiz gerekiyor, bazen yolumuza çıkan bir kütüğü kaldırıp atmamız. Gecenin karanlığında, ormanın içinde, işte bu dar yolda defalarca yolculuk yaptım; ama arkadaşların bu ilk seferi. Herkes heyecanlı. Öndeki araç durunca biz de ister istemez durup ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Sol yanımızda bir ağacın dalına konmuş kocaman bir baykuş. Ben böyle diyorum ama Hasan amca yarım metrelik bu kuşa Yusufçuk diyor, baykuş bu kadar büyük olmazmış. Uzun uzun bakışıyoruz kuşla, koca kanatlarını açıp uçup gidiyor…

Uzun bir gece yolculuğundan sonra kulübenin bulunduğu tepeye varıyoruz. Ciğerlerimize dolan mis gibi orman havası karşılıyor bizi. Hava soğuk. Hasan amca hızlıca birkaç kütük parçalayıp kuzine sobasına atıyor. Sıcak iliklerimize kadar işliyor bir anda. Kömür sobasının sıcağı başka sobaların sıcağına benzemez, ta içinizi ısıtır. Biraz dinlendikten sonra yemek yiyip çayımızı sobanın üzerinde pişiriyoruz. Yemekten çok gözümüz kestanelerde. Sobanın üzerinde kavrulan kestaneler kulübenin havasını değiştirirken çay eşliğinde sıkı bir muhabbet başlıyor. Hasan amca başından geçen maceraları anlatıyor. Etin pek bulunmadığı zamanlarda boya sandığına doldurup eve götürdüğü güvercinleri, sökülü haldeki tank motorunu nasıl çalıştırdığını, kovana giren fareye arıların ne yaptığını ve daha onlarca şeyi. Bildiğimiz maceraların üzerinden yeniden geçiyor, bilmediğimiz yeni maceraları dinlerken heyecanlanıyoruz. En çok da katıla katıla gülüyoruz.

Hasan amca, takkesiyle şalvarıyla dağda ormanda yaşayan bir adam. Şehirde okuyan çocukları ayda bir yanına gelmediği zamanlarda o tek başına yaşıyor. Bir yandan odunculuk yaparken bir yandan arıcılık yapıyor ve her yıl birkaç ton mangal kömürü üretip satıyor. Kendi alanında uzman dört yüz adet fakülte mezunu gençten daha çok şey biliyor Hasan amca. Bir tankı baştan sona söküp takabilir. Size bir gece vakti rüzgâr enerjisiyle nasıl elektrik üretileceğini ve bunu nasıl depolayacağınızı teknik detaylarıyla anlatabilir. Kendi evini kendi yapar Hasan amca, inşaattan anlar. Onunlayken kendinizi güvende hissedersiniz, gece vakti zifiri karanlıkta ormanın derinliklerinde kaybolmadan yürüyebilirsiniz. Kulübesinin tavanında kuru ekmek, makarna ve tarhana çuvallarla asılıdır. Ağır kış şartlarında köye gidemediği zamanda burada aylarını geçirebilmesini sağlar bu erzaklar.

Sabah namazının vaktine iki saat var. O zamana kadar uyuyoruz Hasan amcaya güvenip. Vakti gelince uyanıyor Hasan amca, bizi de uyandırıyor. Güğümde ısınmış suyla abdest alıyoruz, ki hava buz gibi. Ertesi günü de yemek yiyerek, dağda tepede yürüyerek ve bolca muhabbet ederek geçiyoruz. Hasan amca karlı bir günde derede nasıl yıkandığını anlatınca ılık su lüksümüzden de vazgeçiyoruz.  Akşama doğru köye dönüp yanımıza bolca bal alıp Hasan amcayla vedalaşıyoruz. Yolumuz uzun. Hasan amcayı seviyoruz. Yine geleceğiz.

Milat Gazetesi – 19 Aralık 2011

Minibüs, üzerinde çalışılması gereken hayati bir alandır. Minibüs ve otobüsbilimi konusunda ihtisas yapmış garibanlara ne hikmetse bilim adamı denmez, işçi denir. Bu işçilerin bir kısmı sabahın en erken saatlerinde evlerinden çıkıp minibüs kuyruğuna girerken, bir kısmı da otobüs durağı dediğimiz yerlerde sevgili otobüslerinin gelmesini bekler. Gidip gelinen yolun mesafesine, yolda harcanan vakte ve güzergahların rotasına göre bu bilim dalında mertebe elde edilir. İyi bir minibüsbilimci nereden tutunması gerektiğini, uzatılan bozuk parayı düşürmeden şoföre nasıl ulaştıracağını ve buna benzer bir çok şeyi gayet iyi bilir. İyi bir otobüsbilimci en rahat koltuğun hangisi olduğunu, hangi mevkinin sıcak veya soğuk olduğunu, edindiği tecrübeler sayesinde bilen insandır. Haftasonu gezmesine giden bir teyze mesela, gölge diye oturduğu yerin birazdan güneş alacağını, yarım saat boyunca suratında patlayan güneşin altında terleyerek yolculuk yapacağını kestiremez. Aracın dolu olmasından sebep ayakta kaldığınızda kimin daha erken ineceğini kestirip onun başında beklemeniz ve bunda isabeti tutturmanız, başlangıç için oldukça iyidir.

Minibüs şoförlerinin kullandıkları dile aşina olmak ve onu çözmek gerçekten ustalık gerektiren bir iştir. Örneğin “yaslanmak” terimi bir sefer önce kalkan minibüse iyice yaklaşmak manasına gelirken, “yatmak” terimi öndeki araçla arayı iyice açıp yolda müşteri birikmesini sağlamak amacıyla sağ şeritte yavaşça ilerlemek demektir. Buna minibüsbilimi jargonunda “yata yata gitmek” de denir. Elbette bu davranış çoğu zaman yolcuları çileden çıkartır. Hiç tasvip edilesi bir durum değildir.

Otobüs ve minibüs arasındaki farkları saymak kolay bir iştir. Tipinden tutun da çalışma şekillerine kadar bir çok bilimsel bulgu dile getirilebilir. Ama minibüsü otobüsten ayıran en önemli fark, minibüsün şoförüne zimmetli olmasıdır. Elbette otobüs de şoförüne emanettir ancak bunun kalıcılığı hem kısadır hem de araçla şoför arasında bir gönül bağı yoktur. Oysa her minibüsçü aracına aşıktır. Bu sebepten minibüsçüler araçlarına fotoğraflarını asarlar, vitesine tespih dolayıp camlarına şarkı sözleri yazarlar; araçla bir şekilde bütünleşirler, tasavvufi terminoloji ile söyleyecek olursak fenafilminibüs mertebesini yaşarlar yani. Aracı her zaman temiz tutmaya gayret ederler, araçlarını severler. Siz hiç toz toprak içinde bir minibüs gördünüz mü? Göremezsiniz. Ama o berbat semtlerdeki herhangi bir halk otobüsüne binerseniz, bindiğinize bineceğinize pişman olursunuz. Halk otobüslerinin temizliği genellikle aksatılır çünkü.

Halk istisnasız her gün nasıl ekmek tüketiyorsa halkın çoğunluğu da hemen her gün minibüsleri ve otobüsleri kullanır. Her gün ihtiyaç duyanından ayda yılda bir kullananına kadar toplumun her kesiminin az çok tanıdığı bildiği mekanlardır buralar. Gelgelelim halkın hayatında bu kadar yer etmiş mekanları edebiyata taşımak hiç de kolay değildir. Günümüz edebiyatının steril, nazik, efendi, şeker çocuk havası pek müsait değildir minibüs muhabbetlerine. Yapmazsınız ya, diyelim ki bir minibüs hikayesi yazmaya kadar verdiniz, elinize kağıt kalem alıp malzeme çıkartmaya koyuldunuz arka dörtlüye kuruldunuz; biraz sonra şoför bir taksiciye kızacak ve basacak kalayı. İşte o an ayvayı yediniz! Ya risk alıp olayı olanca doğallığıyla kayda geçireceksiniz ya da gerçeği/çirkinliği örtüp nazik kıvırmalarla olayı estetize edeceksiniz. Edebiyatçıların yaptığı ve benim yazının başından beri yaptığım şey bu: steril kıvırmalar. Oysa evde oturup yazmadığımda, otobüste anlattığımda mesela üç saat boyunca kan ter içinde yolculuk yaparken, işte böyle elli tane virgül koyup ateşli cümleler arasına, kan kokan, ter kokan, küfür kokan, kemik kıran bir gerçeklikle, yarı şiir yarı yumruk yarı tekme; otobüsün kokusunu duyarsınız, akbil sesleri gelir kulağınıza. Ama siz öyle şeyleri sevmezsiniz, yalan söylememiz hoşunuza gider. Şoförün ağzına bir sakız, ayağına sivri topuklu pembe bir ayakkabı; taze bıyıklı bir müezzin edasıyla konuşsun istersiniz şeker şeker. Trafik yoktur zaten, araba tıklım tıklım dolmamıştır, duraktaki adam da donmamıştır üstelik, kira derdi yoktur şoförün, evde zırlayan çoluk çocuğu yok…

Edebiyatçıların da zaten yazası yoktur böyle şeyleri. Edebiyatçı dediğin ciddi şeylerle ilgilenmeli. Yazsa bile örtmeli gerçekliği, kıvrak ve nazik olmalı değil mi kalemi? A aa! tabii saygınlık gayet önemli, edepli uslu yazıp iyi yerlere gelmeli; papyon takan kelimeler ve sonra reveranslar elbette, ah bunlar çok önemli. “Nitekim” demeliyiz bolca ve bolca “şüphesiz” demeliyiz, şüphesiz bu böyledir efendim, şu şöyledir. Böylece saygıdeğer olabiliriz.

Ve son bir şey: çok önem atfettiğiniz, Twitter’da trend topic yaptığınız meselelerin hiç biri minibüslerde konuşulmaz. Peki.

28 Kasım 2011′de Milat Gazetesi’nde yayımladı

Güngören’de tuvalete gidersiniz, Fatih’te helaya. Üsküdar’da lavaboya gidersiniz, Ortaköy’de wc’ye. Zenginseniz veya mühim biriyseniz vefaat edersiniz; fakir ve sıradan biriyseniz ölürsünüz. Arkanızdan gazetelerde vefaatınızla ilgili taziye ilanları çıkmaz, cenazenizde siyah gözlükler falan da takılmaz, direk ölürsünüz kimseyi pek uğraştırmadan, sessiz sedasız. Eğer vefaat ettiyseniz sizi defnederler. Ya öldüyseniz? O zaman da gömerler. Defnedilmek daha afili bir durum tabii ki, defin işlemi diye bir şey var mesela. Gömülen için aynı şey geçerli değil, gömü işlemi diye bir şey yok maalesef. Mühim insanları kabristana defnederlerken sıradan insanları mezarlığa gömerler. Kabristanın havası ayrı tabii, mezarlığa benzemez pek. Kabristan deyince aklımıza daha böyle haşmetli daha ulvi şeyler gelir, oysa mezarlık mezarlıktır, geçer gidersin yanından. Ne diyon olum aynı şey lan bunlar, dediğinizi duyar gibiyim. Sizinle aynı dilden konuşacak değilim, siz önce şuna cevap verin: Mezar taşı var da neden kabir taşı yok? Kabir azabı var da neden mezar azabı yok?

Panik yapmaya gerek yok, olur böyle şeyler. Daha neler var neler. Örneğin Kadıköy’de dolmuş diye bindiğiniz araca Esenler’de minibüs diye binersiniz. Dolmuşa binerken -farzı muhal- birinin ayağına bastınız, ne dersiniz? Pardon, dersiniz. Minibüste diyemezsiniz, deseniz de işe yaramaz zaten, oranın raconu “afedersiniz” demektir.  Pardon kelimesi tek başına bir kelimedir, sonuna bir şeyler katmaya ihtiyaç duymazsınız. Sadece Nişantaşı’nda falansanız başına “ay” getirerek “ay pardon!” demeniz ayağını haşat ettiğiniz teyzenin hoşuna gidebilir. Oysa afedersiniz dediğinizde arkasını boş bırakmak hoş olmaz, peşine “kusura bakmayın” gibi şeyler eklemeniz beklenir. Ezdiğiniz ayağı kaplayan güzelim ayakkabının kalitesine ve mağdur şahsın cüssesine bakarak, özür beyanını “valla bilerek olmadı abi, çok özür dilerim, dur sileyim güzel abim” şeklinde çoğaltmanız mümkün.  Kolejlerde veya çok paralı uçuk üniversitelerde okuyan cool çocuklar “sorry” diyerek özür dilerken, medrese yüzü görmüş muhteremler “afven” demeyi tercih ederler. Ama onları minibüslerde görme şansınız pek yok. Dolmuş muhabbeti sıktığı zaman inmek istersiniz, ama öyle kafanıza göre inemezsiniz. Ateşehir’de “inebilir miyim” komutu işe yararken, Kuzguncuk’ta “müsait bir yerde inebilir miyim” iş görür. Bayrampaşa’da mesele çok daha kolaydır oysa, “inecek var” demeniz kafi.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Doğru konuşmak için eğri oturduğumuz şeyin adı Bağcılar’da koltuk, İkitelli’de çekyat. Tamam, çekyatın çekip yatmaya yarayan bir mekanizması var falan. Ya peki kanepeye ne diyeceksiniz. Anadolu’da divan vardır, köylere inerseniz sedir… Mağazaya girdiğiniz anda oturma grubu… Divan efendi adam işidir, ayaklarını saldığın zaman geriye doğru yaslanamazsın. Geriye yaslanacaksan da bağdaş kurup oturmak zorundasın. Yani ne yaparsan yap edep üzere oturtur seni divan. Çekyatın öyle bir derdi yok tabii, yaylanıp salarsın orada kendini.

Yaşadığımız zamana ve mekana göre nesnelere isimler verip fonksiyonlar ekliyoruz. Hayata bakışımız, ekonomik ve kültürel durumumuz, muhatap olduğumuz kelimeleri/durumları belirliyor. İsimler ve sıfatlar da durumlara göre kendilerine anlam katarak büyüyüp serpiliyorlar. Benimse şimdi karar vermem lazım, sızmalı mıyım, uyumalı mıyım, zıbarmalı mıyım veya kestirmeli miyim. Sanırım en iyisi kestirmek, sabaha az kalmış çünkü.

14 Kasım 2011′de Milat Gazetesi’nde yayımlandı

Sayfa: 3« 1 2 3 4 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi