Bir üstgeçit. Çikolata kokuyor. Şemsiyesini zapt etmeye çalışan bir adam, korsan kitaplara bakan bir kadın, pilav arabasının başına üşüşmüş birkaç delikanlı.
Her yer çikolata kokuyor. Akbil doldurtmak için sıraya girenler, tramvaydan yeni inenler, bir minibüse el edenler, suratlarındaki gülümsemeyi eve kadar muhafaza edemeyecek olan yeni paydos etmiş işçiler.
Hep çikolata kokuyor. Rüzgarda uçuşan saçlar, trafikte camını açmış duman salan arabalar, selpak sattığı halde burnunu koluna silen bir çocuk.
Her gün binlerce yüz binlerce kişinin geçtiği, yaşamaktan çok çalışılan, çalışmaktan daha da çok gelip geçilen bir yer burası. Cevizlibağ – Topkapı arası. Pilav yemek ve lokma tatlılardan birkaç tane atıştırmak için duruyor insanlar sadece burada. Çikolata fabrikasının etrafa yaydığı, kilometrelerce alanı kaplayan ve hiç bitmeyen çikolata kokusun ya belli belirsiz farkındalar ya da hiç duymuyorlar.
Oysa beni masal alemine sürüklüyor bu kokular. Morlu, parlak pembeli, cırtlak renkli masallar bunlar. Çarli’nin Çikolata Fabrikası’nda talih masum ve fakir çocuğa gülüyordu filmin sonunda. Üç beş kuruş toplayarak aldığı çikolatadan çıkıyordu fabrikayı gezi bileti. Sonra fabrika ona mı kalıyordu neydi. Güzel bir evleri oluyordu hatırladığım kadarıyla sanki.
Ya üst geçitte selpak satan çocuk? Ona da talih güler mi dersiniz? Asgari ücretle çikolata fabrikasında çalışabilecek mi yani? Sabahtan akşamlara kadar kokusunu duyduğu ama çikolatasını yiyemediği fabrikanın yanında, rüzgarın alabildiğine estiği üst geçitte nasıl bir talih bekliyor onu? Üst geçitte durup etrafı seyrederken bunları düşünüyorum.
Ne kimse bilebilir, ne de tahmin edebilir. Allah alır götürür seni, yaşatır büyütür seni, gelip geçer ömrün. Şimdi biraz ellerin üşüyecek, sonra her şey güzel olacak. Bunu dilerim. Allah unutmaz kimseyi.
Buradan, bu üst geçitten durup bakınca, iş çıkış saatiyse mesela, binlerce araba yüz binlerce insan görürsünüz yollarda. Ülker çikolata fabrikasının kokusu zaman zaman artarak zaman zaman azalarak yayılır etrafa. Hemen yukarı tarafta minibüs durakları vardır. Eskisi gibi hayati anlamı yoktur artık bu durağın. Eskiden herhangi bir yere gitmek istediğinizde önce Topkapı’ya gelirdiniz. İstanbul’un her yerine giden minibüsler sadece burada olurdu. Hayat buradan geçerdi.
Çok daha öncelerde, Esenler otogarı kurulmadan önce, Topkapı otogarı vardı. Anadolu’dan gelen insanların ilk havasını soludukları yerdi Topkapı. İstanbul’un taşı toprağı altındı o zamanlar, rüya gibiydi İstanbul’a varmak. Siyah beyaz televizyonda İstanbul görüntüleri çıkmayagörsün, hıçkıra hıçkıra ağlardı genç kızlar. Düğün parası denkleştirmeye gitmiştir çünkü İstanbul’a delikanlılar.
İstanbul’un oluşumunda buradaki hatların önemi büyüktür. Göç edenler, çalışmaya gelenler ilk gözlerini burada açmışlar yıllarca. İnsanlar gelmişler, minibüsler nereye kadar çalışıyorsa oraya kadar gidip yerleşmişler. Minibüsün varmadığı yerde hayat yokmuş. İşte Esenler, Güngören, Bayrampaşa böyle oluşmuş. Bunu da size kimse söylemez.
Selpak satan çocuk mu? Hala oralarda. Üst geçitlerinden birinde…
Milat – 2 Ocak 2012
Bir demirci çırağı da olabilirdim, elim yüzüm kara isler içinde. Elim yüzüm kara isler içinde ateş ocağının başında demire var kuvvetiyle vurup kıvılcımlar saçan bir demirci çırağı olabileceğim gibi, bir terzinin oğlu da olabilirdim, haki renkli kumaşları o ağır makasla cırt cırt kesen. Kumaş tozlarının havada uçuştuğu, ipliklerin yerlere döküldüğü, çın çın makas sesinin küçük odalarda yankılandığı bir terzinin oğlu olabileceğim gibi bir kasapta kalfa da olabilirdim. Talaş dökerdim yerlere, tozutmasın diye dükkan. Buyur hanım abla, derdim: köftelik mi vereyim kıymayı yemeklik mi? Beyaz temiz bir önlüğüm olurdu ve belki kasaplara yaraşır şişko bir göbeğim. İkindiye doğru kapının önüne çıkıp şişko göbeğime hava aldırmak istediğimde duyardım yan taraftaki berberin sesini. Kafanı cillop gibi yaptım abi, derdi bizim Veysi. İyi ustadır harbiden, kafanızın güzel olmasını isterseniz Veysi ustanın koltuğuna oturmalısınız.
Bizim de yatağan adlı güzel bir kılıcımız var. Denilebilir ki, yatağan ile katana kardeştir. Zira yatağan’ın da eğimli benzer bir yapısı var. Katana kıl gibi kayıp gitmesini sağlayan ergonomik bir yapıdayken yatağanın ağırlık dengesi uç kısmındadır. Böylelikle daha güçlü, daha ağır ve sert vuruşlar yapabilirsiniz. Katana kemiğinizi ikiye böler ve geçer, haberiniz olmaz. Yatağan gürültüyle kırarak dağıtır kemiğinizi, bir daha toplayamazlar. En kıyak Osmanlı kılıcıdır yatağan. Biri Japon zarafetini ve mistisizmini yansıtırken diğeri Osmanlı tokadını andırır. Katana aristokrasiyle bütünleşmişken, yatağanı soğan kesmek için bile kullanabilirsiniz.


