<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Alemin Renkleri &#187; Hikaye</title>
	<atom:link href="http://www.aleminrenkleri.com/category/hikaye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.aleminrenkleri.com</link>
	<description>tasarım, edebiyat, grafik</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 15:14:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Sıradan bir Pazar günü iki kaçık Sigur Ros dinlerken</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2011/08/14/pazar-gunu-sigur-ros/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2011/08/14/pazar-gunu-sigur-ros/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 14 Aug 2011 13:17:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[göl]]></category>
		<category><![CDATA[lades]]></category>
		<category><![CDATA[ros]]></category>
		<category><![CDATA[sigur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aleminrenkleri.com/?p=874</guid>
		<description><![CDATA[Sana söylemiştim değil mi, bugün hava yağmurlu olacak diye. Yağmurlu havalarda göl sisli olur, güzel olur; ama gördüğün gibi yollar da çamurludur. Sabah gelirken pek zorluk çekmedik ama daha fena olabilir hava. Ah tabi, çadırı böyle günler için bagajda taşıyıp duruyoruz.(!) Bu ıssız yerlerde çamurlu bir yola saplanıp kalalım, sonra keyifle (!) çadırımızı kurup içine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="size-full wp-image-875 alignleft" title="sigur-ros" src="http://www.aleminrenkleri.com/wp-content/uploads/2011/08/sigur-ros.jpg" alt="" width="458" height="247" /></p>
<p>Sana söylemiştim değil mi, bugün hava yağmurlu olacak diye. Yağmurlu havalarda göl sisli olur, güzel olur; ama gördüğün gibi yollar da çamurludur. Sabah gelirken pek zorluk çekmedik ama daha fena olabilir hava. Ah tabi, çadırı böyle günler için bagajda taşıyıp duruyoruz.(!) Bu ıssız yerlerde çamurlu bir yola saplanıp kalalım, sonra keyifle (!) çadırımızı kurup içine kurulalım diye. Ahaha. Oldu canım, balık da tutarız. Bak demedi deme, teybi kapatmazsan akü bitecek ve başımız cidden derde girecek. Tren yolculuğu benim seçimimdi, kura çekmek senin seçimin. Zaten kura çekiyorsak, senin dediğin olacak, başka yolu yok! Hile yaptığına eminim. Tüm kuralarda kaybediyorsam bana bunu şansla açıklayamazsınız efendim. Yok canım.</p>
<p>Madem çalacaksın Sigur Ros çal. Festival adlı parça lütfen&#8230; Böyle yağmurlu bir ikindide,  ormanın ortasında, bize ta İzlanda’dan söyleyecek bir şeyleri vardır eminim. Elbette, yağmurlu bir ikindide, bize kim ne söyleyebilir ki başka? Ben ısrarla yağmurlu bir ikindiden bahsediyorum; çoğu kez ısrarla güneşli bir ikindiden bahsettiğim de olmuştur, bilmiyorum ikindiye yeterince dikkatini çekebildim mi? Güneşli ikindilerde, uzun, upuzun yollarda olmalıyız. Uçsuz bucaksız, betonsuz hayatsız, yeşilli topraklı, topraklı tozlu yollarda… Güneş batarken gaz kesmeli, bir tepeye park etmeli&#8230; İşte tam o sırada Festival adlı parça yedinci dakikasını aşmış, ritim çıldırmış olmalı. Ritim, ki ritm demeliyiz aslında, çıldırdığı zaman, ona ayak uydurmak için bir parça çıldırmak gerekiyor. Anlıyorsun değil mi, biraz üşütmek lazım yani. Bizim üşütük olduğumuz iddiana elbette katılıyorum, birazdan yukarıdan gelen sular tekeri iyice toprağa gömecek ve biz cips yiyerek ömrümüzü bu arabanın içinde geçireceğiz, nasıl üşütük olmayız! Aaa! konserve de mi var? Aferim sana, iyi akıl etmişsin. Eve gidince Bim hakkında bir yazı yazmalıyım, barbunya pilaki ve sarma konserveden de bahsetmeliyim. Demeliyim ki, biz sevgilimle çok gezeriz ve eğer evde köfte yapmamışsak Bim’den barbunya pilaki alırız. Bi de demeliyim ki: sevgilim çok güzel. Ahaha. Demem tabi öyle şeyler, çok ayıp! <em>Evet. Rahat şeyler yazmayı özlemişim.</em> Yazarken insanı sinirlendirmeyen, midesini ağrıtmayan şeyler yazmayı özlerse insan, yağmurlu bir günde ormanın içinde bir göl bulmalı ve ilk gördüğü kurbağaya selam vermeli: “Merhaba yeşil renkli haki yeşil renkli fıstık yeşil renkli benekli pörtlek kurbağa, milletin gazetelerini okuyup mışıldadığı bu mübarek Pazar gününde ve -tabi lan- sabahın köründe biz iki kaçık seni ziyarete geldik.” Eğer bir kurbağaya böyle dersen –hiç kaçarı yok- sana küfür edecektir. Vıraklayıp mıraklayıp artistlik yapacaktır. Tabii, sen kalk sabahın köründe bir kurbağayı ziyarete gel, o da sana küfür etsin; kızar köpürürsün. Hışımla zavallı -ve küfürbaz- hayvanın üstüne basar oracıkta onun bokunu çıkarırsın. Eğer göl kenarında değil de, daha yüksek bir yerde olsaydık sana şu anda kurbağalardan bahsetmiyor olurdum canım. Leyleklerden falan bahsediyor olurdum. Gerçi leyleklerden bahsetmezdim, çünkü anlamam yani leyleklerden. Tanımam etmem. Serçeler ve kargalar üzerine şiir yazar, şarkı söyler, -mal mıyım neyim- ağıt yakarım; ama leyleklerden bahis açılmayagörsün o kadar şairin yazarın ortasında dut yemiş bülbüle döner susar kalırım. Bu arada, sen o çikolata paketini açarken, cümle arasında “dut yemiş bülbül” terkibini kullanırım ve sen bunu fark etmezsin. Şunun üzümlüsünü değil de pirinç patlaklısını alsan ya! Tamam, madem sen onu seviyorsun, o zaman iki tane al biri pirinç patlaklı olsun. Ben kendi pirinç patlaklı çikolatamı yerken sen -kendi üzümlünü yemeyip- teyple uğraşırsın, sonra sen kendi hakkın olan çikolatayı yemeğe kalktığında sana ortak olurum. Ahaha. Bak bu hoşuma gitti. Komiklik yapmıyorum, -tamam biraz yapıyorum- gerçek söylüyorum, ben pirinç patlaklısını daha çok seviyorum.</p>
<p>Camı biraz açıyorum?.. Kar yağarken de gelmeliyiz buraya. Evet evet haklısın; kar yağarken ormandan çok ovada olmak güzeldir. Ya yüksek bir yer olacak ya da illa düz ova olacak…  Yemek yapmak zor ancak hava soğukken ya da yağışlıyken. Oysa ben istiyorum ki, yaz kamplarımız gibi olsun, güvecimiz yanımızda olsun, sen patlıcanları doğrarken ben ateşi yakayım. Tamam, fark etmez, sen ateşi yakarken ben güveci doğrayayım. Ahaha. Niye güveci doğrayayım kızım, patlıcanları doğricam. Patlıcanları bizim manavdan alalım. Yoldayken alınca, her zaman, istisnasız, kazık yiyoruz. Benim hayat felsefeme göre bir tek karpuz yoldayken alınır zaten. Daha önce söylememiş miydim? Tabii, çok ciddiyim, karpuzun yolda alınacağına/alınması gerektiğine dair kaynağı belirsiz bir bilgi ya da inanç var bende. Bana güvenmeyebilirsin ama kime sorsak şuracıkta -hayır kurbağa olmaz o küfür ediyor- beni teyit eder şeyler söyleyecektir. Hayır, iddiaya girmem tabi ki. Çünkü ne zaman iddiaya girsek sen kazanıyorsun. Ama lades yapabiliriz. Tamam, neyine? Anlaştık… Bu arada karpuz için söylediğim şeyler kavun için geçerli değil. Kola için de geçerli değil. İnsanlar basit düşünür ve soğuk olması için, çalkalanmaması için kolalarını yolculuklarının sonunda alırlar. Baktığın zaman, bu gayet mantıklı bir yöntemdir. Ama eğer bakmazsan(!), yani banane be onlardan, dersen… ahaha… hiç de mantıklı bir yöntem değildir.(!) Böylelikle, bir gün önceden alınıp, yol boyunca yanında taşıdığın iyice ısınmış ve çalkalanmaktan fevri dönmüş kola, elbette daha mantıklı olacaktır. Mesele basit yani… Ama herhangi bir açıklaması yok. :)</p>
<p>Dünyanın en güzel şeyi seni güldürmek…</p>
<p>Çikolata yer misin?</p>
<p>Buyur…</p>
<p>Lades!</p>
<p>Ahahaha!</p>
<p style="text-align: right;"><em>(Eğitim Şart Dergisi&#8217;nde yayımlandı)</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2011/08/14/pazar-gunu-sigur-ros/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tetanarkoz</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2009/08/22/tetanarkoz/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2009/08/22/tetanarkoz/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 22 Aug 2009 15:16:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aleminrenkleri.com/?p=428</guid>
		<description><![CDATA[Gagası paslı bir serçe görürseniz beni hatırlayın diye söylemiyorum, gördüğüm, baştan aşağı pasa bulanmış, ötüşü parklardaki metal salıncakların aheste sallanırken çıkardıkları gıcırtılı sesi andıran, eklem yerleri vidalı küçük bir serçeydi. Arabaların tozu dumana katarak geçtiği işlek bir caddenin hemen kenarında, büyük bir ağacın yere yakın dalında eğleşiyordu. Bana bakarak, her su birikintisinde ıslandıktan sonra kurulanmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gagası paslı bir serçe görürseniz beni hatırlayın diye söylemiyorum, gördüğüm, baştan aşağı pasa bulanmış, ötüşü parklardaki metal salıncakların aheste sallanırken çıkardıkları gıcırtılı sesi andıran, eklem yerleri vidalı küçük bir serçeydi. Arabaların tozu dumana katarak geçtiği işlek bir caddenin hemen kenarında, büyük bir ağacın yere yakın dalında eğleşiyordu.</p>
<p>Bana bakarak, her su birikintisinde ıslandıktan sonra kurulanmak için silkelendiği gibi silkelenmek istedi, bunu küçük kıpırtılarla belli etti. Bunun ne demek olduğunu biliyordum. Evimizde beslediğim muhabbet kuşu da benzer hareketler çeker, hatta örf ve adetlerini evimin içindeki kafese kadar taşıyıp bir kültürü yaşatma çabasını güderdi. Güçlü bir silkeleniş öncesinde kıpırdanarak hazırlık yapmak bu kuşların adetlerindendi. Bense birazdan sıkı bir silkeleniş izleyecektim.</p>
<p>O anda tam da beklediğim şey oldu, küçük serçe hızlıca silkelendi. Bir anda minik serçenin paslı kanadı koptu ve hızla savruldu, minik pençelerinin vidaları söküldü, paslı gagası bir kürdanın kırılması gibi çıtlayarak yere döküldü. Bunların hepsi göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşmişti. Korkmak şöyle dursun şaşırmamıştım bile. Üstelik çok da umurumdaydı, silkelenmek onun seçimiydi hem, sakince durup dursa kendini dağıtmayacak, bunlar başına gelmeyecekti. Gördüklerim karşısında sevindim diyebilirim.</p>
<p>Anneannem genç kızken bir sabah namazı vakti çeşmeden su almaya gitmiş, minareyi camideki cemaatle birlikte rükû ederken görmüştü ve sevinmişti ya, ben de öyle sevindim. Çünkü bunu ben görmüştüm, sadece ben…</p>
<p>Oysa annemin her yaz tatilinin öğle sıcağında beni dışarı salmamak için zorla uyutmaya çalıştığı, kendisi de kaylule niyetine yanıma uzandığı o günlerden birinde, uyumuş numarası yapıp annem uyuduktan sonra dışarı kaçmış olmasaydım tüm bunları göremeyecektim.</p>
<p>Bir şeyi görmüş olmak önemliydi. Evet, öyleydi. Biz sahip olabildiklerimizle değil gördüklerimizle hava atardık. Helikopter görmek ve bunu çocuklara anlatmak önemli bir şeydi mesela. Gerçek futbol topu görmek, 403 otobüslerden görmek, uzaktan kumandalı araba görmek, yaz akşamları sokakları beyaza boyayan sinek arabasını ilk önce görmek, anlatılası ve hava atılası şeylerdi. Hele gördüğün şeylerle bir temasın olmuşsa senden kıyağı olmazdı.</p>
<p>Cebimden radyonun hoparlöründen söktüğüm mıknatısı çıkartıp çalılıkların arasında gezdirmeye başladım. Serçenin paslı parçaları teker teker mıknatısa yapıştı. İçi, topladığım hurda çivilerle dolu siyah poşete serçenin mıknatısıma yapışmış parçalarını silkeledim. Minik serçenin poşete dökülen parçaları son bir kere daha cikledi ya da duyduğum parçaların çivilere çarptığında çıkan sesiydi.</p>
<p>Bu nazik parçaların çivilerime karışmış olmasından dolayı içimde bir huzursuzluk yoktu ama buraya tekrar gelip bu serçenin annesini, babasını ve diğer akrabalarını toplamayı arzulayacak kadar da cani değildim.</p>
<p>Annem uyanmadan evin yolunu tutarken, bir yandan hurdacıya satacağım poşet dolusu çividen kazanacağım parayla alacağım sakızların hayalini kuruyor, bir yandan da gördüklerimi mahalledeki çocuklara anlatırsam inanmazlar, büyünce eğer iyi bir yazar olursam hikaye ederim diye düşünüyordum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2009/08/22/tetanarkoz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İhracat Fazlası Satılık Kol ve Bacaklar</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2009/06/03/ihracat-fazlasi-satilik-kol-ve-bacaklar/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2009/06/03/ihracat-fazlasi-satilik-kol-ve-bacaklar/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2009 00:42:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aleminrenkleri.com/?p=412</guid>
		<description><![CDATA[En sonunda, odanın öbür ucundaki saksı da devrilmişti, adam hırıltıyla nefes alıp verirken pencere de hızla kapanmış, camları dökülmüştü gürültüyle. Uzak doğu yapımı pembe bir filmin içine zorla çekip sürülmüştü. Asma bir köprünün üstünde, bir elinde armut bir elinde samuray kılıcı ve mavi pijamalarıyla kalakalmıştı. Altında akan balık nehrinin serin balıklarında yerliler su arıyorlardı, yakaladıkları [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal">En sonunda, odanın öbür ucundaki saksı da devrilmişti, adam hırıltıyla nefes alıp verirken pencere de hızla kapanmış, camları dökülmüştü gürültüyle. Uzak doğu yapımı pembe bir filmin içine zorla çekip sürülmüştü. Asma bir köprünün üstünde, bir elinde armut bir elinde samuray kılıcı ve mavi pijamalarıyla kalakalmıştı. Altında akan balık nehrinin serin balıklarında yerliler su arıyorlardı, yakaladıkları balıkların karnını deşerek. Karada ise köstebekler tanışmak için insan arıyordu toprağı eşeleyerek. Set ekibi fotografik olsun diye gökten kızıl yapraklar yağdırıyordu.. kızıl yapraklar, güller, yay bacaklı çekirgeler.</p>
<p class="MsoNormal">Adam yeniden nefes almayı denediğinde devrilen saksıların altındaki sehpa da etrafa çarparak uçup hızla adamın burnuna kaçtı, tıpkı saksılar gibi.. komodin, cranberries posteri, sürahi gibi…</p>
<p class="MsoNormal">Asma köprünün sonuna vardığında küçük kızının “baba artık uyan” sesini duydu. Biranda kendine geldi, hafifçe gözlerini araladı. Adamın küçük bir kızı falan yoktu, inanmadı o yüzden uyandığına, bunlar kandırmacaydı. Önceki gece, tüm her yer sessizleştiğinde yan odadaki hastayla buluşup mum ışığında serum tokuşturdukları da kandırmacaydı, enjektörlerin içine nevresim parçacıklarını tıkıp sigara niyetine tüttürmeleri de…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2009/06/03/ihracat-fazlasi-satilik-kol-ve-bacaklar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milli Takım Sponsoru Halk Ekmek Sunar</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2008/08/05/milli-takim-sponsoru-halk-ekmek-sunar/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2008/08/05/milli-takim-sponsoru-halk-ekmek-sunar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 05 Aug 2008 04:25:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aleminrenkleri.com/2008/08/05/milli-takim-sponsoru-halk-ekmek-sunar/</guid>
		<description><![CDATA[Her gün yaptığı gibi bugün de aynı saatte çalar saati olmadığı halde uyandı. Her uyandığında hissettiği şeyi hissetti: soğuk. Bu derme çatma kulübenin her akşam ve her sabah kendini en çok hissettiren şeyiydi soğuk. Grip olmuş gibi gıcırdayarak açılan ve biraz sert davranılsa yıkılacak olan ahşap kapıdan çıkıp her Allah’ın günü yaptığı gibi bezgin adımlarla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://aleminrenkleri.com/grafik/gool.jpg" alt="" width="569" height="171" /></p>
<p style="text-align: center;">
<p>Her gün yaptığı gibi bugün de aynı saatte çalar saati olmadığı halde uyandı. Her uyandığında hissettiği şeyi hissetti: soğuk. Bu derme çatma kulübenin her akşam ve her sabah kendini en çok hissettiren şeyiydi soğuk. Grip olmuş gibi gıcırdayarak açılan ve biraz sert davranılsa yıkılacak olan ahşap kapıdan çıkıp her Allah’ın günü yaptığı gibi bezgin adımlarla gitti. Yaşlı kadın ayağına takılan ve yürüdükçe kendisiyle beraber gelen poşetin farkında bile değildi. Oysa caddede yürüyen herkes yaşlı kadının ayağına takılan yürüdükçe hışırtılı sesler çıkartan bu poşetin kadının ayağından sıyrılıp düşmesini bekliyorlardı. Bezgin ayaklar sürüklenircesine adım atıyor her adımda üzerinde bir fırının reklamı bulunan poşet kadının ayağında dans ediyor, hışırtılı sesler çıkartarak şarkı söylüyor, yaşlı kadını ve ayağına takılmış poşeti görenler ısrarla poşetin o ayaklardan kurtulmasını bekliyorlardı. Şüphesiz caddede yürüyen herkes bu görüntüden, yaşlı kadının bunu fark etmeyişinden rahatsızlık duyuyor, frekansı karışmış cızırtılı bir radyo gibi huzursuz olup kadının umursamazlığına hayıflanıyorlardı.</p>
<p>Yaşlı kadın bir fırının önünden geçerken daha hızlı yürümeye başladı. O sırada poşet kadının ayaklarından kurtulup düştü, içi rüzgârın etkisiyle sigara dumanına bulanmış hava ile doldu, şişti ve uçtu. Kadının ardınca yürümekte olan birkaç kişi ilgilenmiyor gibi gözükseler de artık rahatlamışlardı. Artık hışırtılı poşet kimseye rahatsızlık vermiyordu. Yaşlı kadın bunun farkında bile değildi. Ayaklarından o haylaz poşetin kurtulmasına izin vererek birilerini mutlu ettiğinin farkında bile değildi. Sadece iç cebinde sakladığı para fırından birkaç gün daha ekmek almaya yetecek kadar değildi, o yüzden fırının önünden can sıkıntısıyla hızlıca geçmiş, elindeki parayla hafta sonunu çıkarabileceği halk ekmek kuyruğuna yönelmişti, her sabah olduğu gibi…</p>
<p>Gece boyunca gençlerin bağırtılarından zar zor uyumuş, her “gool” sesiyle irkilip her silah patlamasında yorgan niyetine sarıldığı çuvalına biraz daha sokulmuştu. Belli ki o gece önemli bir maç vardı. O yüzden “kırmızı, beyaz, en büyük…” bağırışlarını ninni niyetine dinlemiş, bu önemli milli maça kenetlenmiş ses sahiplerine içinden de olsa “ah çocuklar” diyerek sitem etmek istememiş, sanki onlara sitem etse kalplerini kıracakmış hissine varıp, camları olmayan penceresine kartonlardan birkaç yama daha ekleyip uyumaya çalışmıştı.</p>
<p>Oysa eskiden, kocası hala yaşarken, bir evleri varken, bazı akşamlar ev ahalisi televizyonun başına toplanır heyecanla bağırıp çağırırlardı. Evet, hatırlamıştı. İki oğlu bir kızı vardı, hepsi ayrı bir takımı tutar hepsi farklı zamanlarda sevinirlerdi. Bazen biri sevinirken diğeri üzülürdü. Oysa o hangi çocuğu sevinirse onunla sevinir, hangisi üzülürse onunla üzülürdü. Hasta kocası ve çocukları ekranın başında futbol maçlarını izlerken o mutfakta onlara bir şeyler hazırlar, ara sıra göz ucuyla bakardı. Yani pek ilgilenmez ve anlamazdı. Takım falan da tutmazdı. Ama yine de çocuklarından birinin sevincine ortak olmadan edemezdi. Sanırım yaşlı kadın çocuklarını tutuyordu. Çok daha küçüklerken yolda ellerini tutuyordu. Çocuklar ayakkabılarını bağlarken çantalarını tutuyordu. Oysa şimdi hiç biri yanında değildi, biri bile elini tutmamış, bu yaşlı halinde sokaklarda kalmıştı. Evet evet hatırlamıştı…</p>
<p>Halk ekmek aldığı yere gelince hayallerden sıyrılmış, uzun ekmek kuyruğunu görünce evden geç çıktığını anlamıştı. Belki de fark etmeden yolu uzatmış biraz olsun geç kalmıştı. Önceki gün tam tersi olmuş, topa erken çıkan Rüştü gibi boşta kalmış, kendine kızmış, sabah serinliğinde oturup beklemişti. Oysa bugün geç verilmiş bir pas gibiydi, pozisyon biraz daha uzayacak, eğer sıra kendisine geldiğinde ekmek kalmamış olursa top auta çıkacaktı. Şuandan itibaren her şey daha önemliydi, iç cebinden bozuk paraları çıkartıp avucuna döktü, paralar 3-5-2 pozisyonu almışlardı ama yaşlı kadın bir şey anlamadı.</p>
<p>Sabahları ekmek kuyruğunda beklemek sıkıntı vermese de havanın sıcak olduğu saatlerde burada ekmek arabasının gelmesini beklemek, sonra ekmekleri sırayla almak sıkıntılı oluyordu. Halk ekmek kulübesinin tribünleri yoktu. Kaldırım taşlarına oturup bekliyorlardı. Erken gelmişse ve kimseler yoksa kulübenin arkasındaki gölgeliğe geçebilir orada bekleyebilirdi, burası kapalı tribün havasındaydı. Hele yağmurlu günlerde altına geçebilecekleri bir sığınak bile yoktu, ıslanırlardı. Bu konfeti yağmuru gibi bir şeydi aslında. Olsun, ıslansa da sıcak ekmek alabilmek soldan atağa geçmek gibi heyecan vericiydi her zaman. Bazen ekmek arabası geç gelirdi, pozisyon ofsayt olurdu. Kulübede ekmek dağıtan adam ekmekleri poşetlere hızlıca doldurur, ekmek sırasındakiler kalelerine şut çekilmiş kaleciler gibi refleks gösterirlerdi.</p>
<p>Buranın müdavimleri pek muhabbet etmeseler de birbirlerini tanırlardı. Zira her gün yan yana aynı takımda oynayarak birbirlerine aşina olmuşlar, aynı ekmek için kaldırımı (stadı) doldurmuşlardı. Yaşlı adamlar, genç kadınlar, çocuklar, ellerinde poşetler beklerlerdi, bir ekmeğin sıcağını, bir çorbanın katığını… Ara sıra eksilmeler olurdu, bazı müdavimler takımdan ayrılırlardı. Geçen gün ekmek kuyruğunda fenalaşan yaşlı adam artık yoktu mesela. Hayatla giriştiği pozisyon sonrasında sakatlanmış, yerine torunu şu sıska çocuk girmişti oyuna. Dedesinden aşağı kalır yanı yoktu, iyi adam tutuyordu, hemen kendine muhabbet edecek birkaç kişi bulmuştu bile. Evet evet iyi adam tutuyordu…</p>
<p>Kuyrukta birkaç çocuk dün akşamki maçtan bahsediyorlardı. Sevinçliydiler. Yaşlı kadın onlara bakıp sevindi, kendi çocuklarını hatırlamıştı. Onlar da sevinmişlerdir diye düşündü, onların sevinme ihtimalini sevdi ve sevindi. Yaşlı kadın bilmese de dün akşam dünyanın her yerinden milyonlarca kişi galibiyete sevinmiş, milli takımımızın her atağında heyecanlanmıştı. Yaşlı kadın bilmiyordu ama bu az bir şey değildi. Bu çok bir şeydi. (!) Yani bu birinin kulübenin önünden geçerken yaşlı kadını ve hayatını fark edip, ona marketten yiyecek bir şeyler alıp vermesi gibiydi. Yani bu haftalar boyu ekmek ve zeytin yerken bir gün birinin ona sıcak çorba getirmesi gibi bir şeydi. Yani bu birilerinin yaşlı kadını ziyarete gelmesi gibi sevinç verici bir şeydi. Yaşlı kadın ancak böyle kıyaslayabilirdi. Ama bazılarına göre “hadi canım, olur mu hiç bu milli bir mesele”ydi. Yaşlı kadının ayağına takılan poşetin üzerinde reklamı bulunan fırının sahibi böyle düşünüyordu mesela. Yuvarlak topun akıllı uslu yuvarlanıp gâvurun kalesine girmesi için, Bağdat’ta, Tahran’da, Tunus’ta hatta hatta Gazze’de milyonlarca kişinin el açıp dua ettiğinden, Müslüman âleminin Türkleri desteklediğinden falan bahseder, maç günlerine özel futbol topu şeklinde ekmekler üretir iki katı fiyatına satardı. Yani rakip kaleyi iyi kollardı. Evet evet iyi kollardı.</p>
<p>Ekmek alma sırası yaşlı kadına gelmişti. Yaşlı kadın topun başına geçmiş penaltı çekiyormuş gibi heyecanlandı. Parayı titrek elleriyle halk ekmek kulübesindeki adama uzattı ve ekmeğini aldı. İyi oynayan kazansındı. Yaşlı kadın ekmeği kokladı, sıradan çıktı. Çok sevinçliydi, uçacak gibiydi, bugün de yiyecek bir ekmeği vardı. Biranda kaldırımlarda bekleyen halk ekmek taraftarına doğru koşup ‘oley’ hareketi yapıp onları coşturmak, üzerinden 9 numaralı delik deşik yamalı kazağını çıkartıp tribünlere (kaldırıma) fırlatmak, taze ekmeğini kupa gibi havaya kaldırıp öpmek, arabanın penceresine oturup bayrak niyetine ekmek poşeti sallayıp bağırmak, pompalıyı kapıp havaya ateş açmak istiyordu. Konfeti yağmuru altında donuna kadar ıslanmış bir futbolcu gibiydi. Evet evet çok sevinçliydi. Mutluca evine gitti…</p>
<p>Bir hafta sonra, Türkiye’nin yarı final oynadığı maçın sabahına uyanmadı yaşlı kadın. Türkiye finali görememişti ama yaşlı kadın artık hayatının finaline gelmişti. ‘Gol’ olması için dua edenler yaşlı kadının cenazesine gelmemişti. Aman canım ne önemi vardı, zaten yaşlı kadın gol yemişti.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2008/08/05/milli-takim-sponsoru-halk-ekmek-sunar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlayda&#8217;sız Hayat ve Küçük Bir Ev</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2007/10/03/ilaydasiz-hayat-ve-kucuk-bir-ev/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2007/10/03/ilaydasiz-hayat-ve-kucuk-bir-ev/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Oct 2007 11:20:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aleminrenkleri.com/2007/10/03/ilaydasiz-hayat-ve-kucuk-bir-ev/</guid>
		<description><![CDATA[“Kaçıyorum İlayda, taşınıyorum buralardan” dedikten ve çekip gittikten sonra uzun bir zaman geçti. Belki beni merak etmişsindir diye sana mektup yazmayı akıl ettim onca zaman sonra. Üsküdar’da üç odalı küçük bir evde kalıyorum. Hem yatak odası hem oturma odası hem de mutfak olarak kullandığım oda dışında diğer odalara sadece gezmek maksadıyla gidiyorum, böylelikle biraz yürümüş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Kaçıyorum İlayda, taşınıyorum buralardan” dedikten ve çekip gittikten sonra uzun bir zaman geçti. Belki beni merak etmişsindir diye sana mektup yazmayı akıl ettim onca zaman sonra. Üsküdar’da üç odalı küçük bir evde kalıyorum. Hem yatak odası hem oturma odası hem de mutfak olarak kullandığım oda dışında diğer odalara sadece gezmek maksadıyla gidiyorum, böylelikle biraz yürümüş ve açılmış oluyorum. Uzun zamandır almak istediğim tüylü ve cırtlak renkli o terliği aldım, evde onları giyiyorum, gayet rahatlar. Hemen yatağımın dibine bir komodin koydum karşıya da bir kitaplık, aynı senin odandaki gibi. Arabaları sevmem bilirsin, ama senin için duvara parlak kırmızı renkli bir araba –inan ki markasını bilmiyorum, biliyorsun anlamam- posteri astım, üzerine siyah ve kalın uçlu bir kalemle bir şeyler karaladım, böyle daha şekil gözüküyor. Hemen yanında bir Cranberries posteri, onun altında ise küçükken çizdiğim –hani zindanda elleri kelepçeli olduğu halde zafer işareti yapan yarı derviş yarı deli tipli adam- bir resim asılı. Ona bakınca içim burkuluyor, onu neden bir zindanda kelepçeli halde çizdiğimi düşünüyorum, işin aslı onu çizdiğimi hatırlamıyorum bile, ama ben çizmiştim nihayetinde. O bakışlar İlayda, bilemezsin nasıldır. Aradan uzun zaman geçtiği halde bakışları hiç değişmedi, hep halinden memnun tavırları vardı, tıpkı benim gibi. Düşünüyorum da, ben de hayata kelepçeliyim, ben de biraz derviş gibi duruyorum ama deliyim ve gözlerim hep yalan söylüyor.</p>
<p>Sabahları pencereden bakıp okula giden çocukları izlemek en büyük zevkim. Neredeyse hepsini tanıdım. Geçenlerde pembe tokalı, küçük çantası olan, her öğle sonrası ilerideki bakkaldan bir şeyler alıp, bakkalın iki apartman yanındaki eve giren o kız –isimlerini henüz bilmiyorum- arkadaşına okul voleybol takımına alındığını söylediğinde ne kadar sevindim bilemezsin.  Penceremin altından geçerlerken pür dikkat dinlerim her zaman. Son maçlarında kazanıp kazanmadıklarını merak etmiyor değilim. Ama sormak istemiyorum, çünkü bu sokakta varlığımın hissedilmesi hiç hoşuma gitmiyor. Ah İlayda, komşularım ve özellikle karşı apartman dairesinde oturan ve o ahşap işe yaramaz pencereleri her gün özenle silmeyi kendine kutsal bir vazife sayan şişman kadın, hakkımda hiç iyi şeyler düşünmüyor. Henüz kimseyle konuşmuşluğum dahi yok aslında. Hakkımda iyi şeyler düşünmediklerini yine pencerenin altındaki merdivenlere oturup akşamlar boyunca muhabbet eden gençlerin konuşmalarından öğreniyorum. Geceleri kesintisiz olarak ışığımın açık kalması ile ilgili dedikodular sanıyorum tüm sokağın dilinde. Sokağımızdaki bakkaldan neden hiç alış veriş yapmadığımdan, garip biri olduğumdan bahsedildiğini de biliyorum. Sokağımızdaki bakkaldan alış veriş yapmamamın sebebi bu sokakta kendimi hissettirmemekti, biliyorum pek başarılı bir girişim sayılmaz ama bu konunun dedikoducu kadınlar arasında konuşulması ve içine birçok uydurma şeyler eklenerek dillerde dolaşması hiç hoşuma gitmiyor. Bazı geceler ışığı söndürmeyi denedim, ama rahat edemedim, karşımdaki o araba posteri bir türlü seçilmiyordu ve bu hiç hoş değildi. Ah İlayda, çıkıp o şişko kadına bu posterden bahsetmeli miyim, karanlıkta onu göremeyeceğimi ona anlatmalı ve hakkımda endişelenmemeleri gerektiğini söylemeli miyim bilemiyorum. </p>
<p>Mektubumu şöyle bir gözden geçirdim ve sana balkonda yetiştirdiğim çiçeklerden bahsetmediğimi fark ettim. Biliyorum sen laleleri severdin, o yüzden ilk önce lale aldım ama birkaç günde kurudular. Anlayacağın onlara bakmayı beceremedim. İsimlerini bilmediğim şık gözüken birkaç çiçek aldım, ama onlarla da aram pek iyi sayılmaz, ara sıra suluyorum ve henüz hayattalar. Daha önceleri böyle bir zevkim ve uğraşım yoktu bilirsin, bunu sadece üşenmeden o küçük evimi gözetleyenler normal bir şeyler görsün diye yapıyorum. Çiçek yetiştirmek gayet normaldir değil mi İlayda. Bu konu hakkında birkaç kitap alsam iyi olur diye düşünüyorum, hem laleler hakkında da bilgi edinmiş olurum, belki onlara bakmayı becerebilirim. Hastanelerde hastanın başucuna konan su dolu vazodaki laleler bile benim lalelerimden daha sağlıklı gözüküyorlardır, eminim. Çiçeklerime en pahalı topraktan aldığım halde yine de karşı komşunun çiçekleri kadar güzel gözükmüyorlar ve çiçeklerimdeki bu durumun komşular arasında konuşulup konuşulmadığını bilmiyorum. Bu kadar solgun olmalarına gerek yok aslında, ara sıra toprak yeterince verimli değil diye düşünerek takviye maksadıyla saksıya yumurta kırdığım dahi oluyor, ama tüm bunlar hiçbir işe yaramıyor. Çiçeklerin güzel gözükmesi benim için önemli İlayda, en azından hep görünürde olan balkonumun normal olması gerekiyor.</p>
<p>Bu arada yeni bir perde aldım odama. Diğer odalar hala gazete kâğıtları ile duruyor. Biliyorsun perdeleri çok severim. Bu sıralar moda olduğunu düşündüğüm koyu kırmızı, üzerinde daha açık tonda kırmızı desenleri olan bir perde aldım. Tül perde almadım, çünkü ihtiyacım olmuyor, pencereden bakmak dışında perdeyi araladığım dahi olmuyor. Bu arada mektuba burada biraz ara vermek istiyorum. Biraz uyumam gerek. Tüm komşular aksini düşünse de, ara sıra uyuyorum. Gözlerimin altındaki morluklar için de bir krem aldım, o morlukları ben seviyorum ama bazılarının bundan bir dedikodu çıkarmasını istemiyorum. Yine devam edeceğim, hoşça kal İlayda.</p>
<p>Buraya biraz boşluk bıraktım ki, mektuba ara verip yeniden yazmaya başladığım yer belli olsun. Ertesi günden yazdığımı düşünebilirsin belki, hayır, aradan tam bir hafta geçti. Düşünebiliyor musun İlayda, mektuba ara verdikten sonra bir hafta boyunca komodinin üstünde, tepsinin altında, bazen yerde, orada burada sürüklenerek geçirdi günlerini bu mektup. Sürüklenmek nedir en iyi ben bilirim herhalde, bırakıp kendini öylece sürüklenmek… Bu küçük ev, bu küçük oda, karşı komşu, duvardaki bu poster, ellerimde bavullar buraya ilk gelişim, yani sürüklenişim… Belki de hayat böyledir…</p>
<p>Eski günler hakkında söz etmek senin hoşuna gidiyor mu bilmiyorum. Bu odaya kapanıp günlerce dışarı çıkmadığım zamanlarda ben bunları düşünmeye fırsat buluyorum. Haftada iki kere bakkala gitmek için çıktığım ve günde birkaç kere bu odayı terk ederek yan odalara gezmeye çıktığım zamanlar düşünmüyorum sadece. Yine bu konuda haklı olduğumu düşünüyorum ki; tatillerde iş görüşmeleri yapmak nasıl hoş karşılanmazsa benimde bakkala giderken sanki hala o odada oturuyormuş gibi aynı düşüncelere dalmam da hoş karşılanmaz. Sesli düşünmediğimiz için Tanrıya ne kadar teşekkür etsek azdır İlayda. Sesli düşündüğümüzü düşünsene, ne kadar gürültü olur değil mi. Hem bakkaldan ekmek isterken –işaretlerle- eski evimde beslediğim kedim hakkında düşüncelerimin başkalarınca duyulması çok kötü olurdu. Eski evim dedim de, şimdiki gibi olmayan o muntazam düzenli, kütüphanesinin alt sıralarını Dünya Klasikleri’nin doldurduğu, Tolstoy’un Savaş Ve Barış’ının hep bir parmak ileride durduğu; masasında küçük kâğıtlara iliştirilmiş notların eksik olmadığı o evi yeniden hatırladım. Evdeki eşyaları olduğu gibi bırakıp, kapıcıya beni sormaya gelen ilk kişiye evin anahtarını vermesini tembihleyerek ayrıldığım günden beri koca bir beş ay geçti. Beni sormaya kim geldi bilmiyorum, gelen kişi muhtemelen evime yerleşmiştir, belki de kimse gelip sormadı, anahtar ve o eşsiz düzenim kapıcıya kaldı. Her iki ihtimalde mutlu eder beni. Çünkü içeride beni tasalandıracak bir şey kalmadı, yıllardır tuttuğum günlük, notlarım, şiirlerim, hepsini çıkarken yaktım.</p>
<p>Ah İlayda, çıkarken masamım üzerine bıraktığım telefon çalıştığım şirket tarafından defalarca aranmış olmalıdır. Evde mahsur kalıp açlıktan ölme ihtimaline karşı evdeki kediyi de sokağa bıraktığımdan telefonuma kimseler cevap vermemiş –normalde kedim telefonlarıma bakardı- ve koca cüsseli, kafasının keli gözüken ancak yinede ıslak ve taralı saçları arkasına inen otoriter patronum bana ulaşamayınca çok sinirlenmiştir. Bana güvenerek şehre ikinci bir şube açıldığından beri, buna mukabil tüm maharetimi ortaya koyup birkaç yılda kazancı birkaç katına ulaştırdığım bir gerçek. Patronum, işimde başarılı olduğum halde biranda kaybolup gittiğimden aslında sorumsuz biri olduğumu düşünüyordur. Bense şu posteri düşünüyorum, acaba yerini değiştirmeli miyim… Belki durduğu yere alışmıştır, belki orayı sevmiştir, belki de karşı duvarda durmak istiyordur. Bunu anlamak için birkaç gün daha beklemek ve onun bana bir şeyler fısıldamasını kollamak gerek.</p>
<p>Bazen kitap okuyorum. Kitaptan yana sorunum yok, gelirken getirdiğim bir kaç adet kitap bana yetiyor. Bunlar küçükken okuduğum Kemalettin Tuğcu’nun Çocuk Hırsızıs ve Mahzendeki İskelet’i birde Mark Twain’ın Tom Sawyer adlı kitabı. İnsan alışınca farklı kitaplar okumakla hep aynı kitapları baştan alıp yeniden okumak arasında bir fark olmadığını anlıyor. Ve böylesi kanımca daha güzel. En azından bir sonraki sayfada neler olacağını biliyorsun. Kendime bir oyun bile buldum: Okuduğum sayfadan sonraki sayfada neler olacağını kitaba bakmadan tam olarak söylemeye çalışıyorum, doğru ise kendime puan veriyorum, değilse yan odaya gidip gelme cezası alıyorum. Kendime verdiğim puanları bir yere not ettim, gayet çoklar ve bu beni sevindiriyor. Onlarla ileride ne yapacağımı henüz düşünmedim ama çok işime yarayacakları kesin.</p>
<p>Sevgili İlayda. Diyorum ki, ne iyi ettim de dolabımı dolduran ceketleri, pantolonları ve gömlekleri getirmedim. Burada bir dolaba ihtiyacım olacaktı, oysa şimdi ihtiyacım yok. Hem bu oda yeterince dolu. Üzerimde her zaman giydiğim kahverengi pantolonum ve kahverengi gömleğim var. Sen bu gömleği çok severdin, gerçi o yüzden hala üzerimde ya. Nadir olarak uyuduğum zamanlarda çıkarıp sandalyeye asıyorum. Öyle yapılması gerektiğinden, yatmanın bile bir kuralı olduğunu düşündüğümden değil tabii ki, sadece sevdiğin o gömleği eskitmekten korkuyorum. Eskimek ne garip bir duygudur İlayda. Kısa zamanda eskiyen yaşanmışlara hatıra diyoruz değil mi. Hatıra kelimesi her zaman çok romantik gelir bana…</p>
<p>Özlediğim bir şey olup olmadığını merak edersin diye söylüyorum: Evet, eskiden dinlediğim şarkıları özlediğim oluyor. Benim sevdiğim, dinlediğim, ancak senin ilk başta hoşuna gitmeyen daha sonraları sevmeye başladığın ve sonra çaktırmadan bolca dinlediğin şarkılar vardı ya hani, işte onları özlüyorum. Kendi kendime mırıldanıyorum ama uzun zamandır konuşmadığımdan kelimeleri telaffuzda zorlanıyorum. Ancak buna da bir çare buldum. Miriam Makeba’nın –hani şu Afrikalı kadın- Pata Pata adlı şarkısında dilini damağına vurarak çıkarttığı sesler gibi sesler çıkararak şarkılar söylüyorum. Böylelikle kelime kullanmama ve cümle kurmama gerek kalmıyor. Sezen Aksu’nun “bir kedim bile yok, anlıyor musun” nakaratını içeren şarkısını pencere kenarında yarı efkârlı bir şekilde söylemek isterdim. Beceremeyeceğimi biliyorum, uzun zaman suskun kalmaktan dolayı cümleler dilime dolanıyor, garip sesler çıkarmaktan öteye gidemiyorum. Birde Manu Chao –şu deli İspanyollar- yeni bir albüm çıkartmışlar mıdır acaba diye düşünüyorum. Eğer yeni albüm çıktıysa ancak Taksimdeki müzik marketlerde –ne kadar etnik müzik varsa vardır oralarda- bulabilirsin. Hala şarkı söylemeye çalışıyorum, olmuyor. En iyisi Pata Pata…</p>
<p>Genelde kahvaltı türü şeylerle karnımı doyuruyor, geçinip gidiyorum işte. Zeytin, peynir vs. Zeytinleri kavanozda saklamıyorum, onları hep tepsiye diziyor, zeytinlerden figürler çiziyor, aklımca şekiller yapıyorum. Çizdiğim şekli bozmadan zeytini alıyor, yedikten sonra çekirdeği yine aynı yerine koyuyorum. Böylelikle zeytinler tükense bile tepsideki motif bozulmuyor, zeytinin yerine çekirdeği geliyor. Bizde biraz öyle değil miyiz sevgili İlayda. Tükensek ve göçüp gitsek bile arkamızdan gelenler (çoluk/çocuk vs.) bizim yerimize geçiyor ve düzen her zaman işliyor. Biz olmasak bile bu figür, bu aldatmaca, bu gidişat bozulmuyor. Müzik eşliğinde lüks lokantalarda yemek yemek gibi bir şey bu zeytinlerden figürler çizme olayı. Bir şeyler atıştırırken hem de eğleniyor olmak, o yemeği keyifli kılmak benim en büyük eğlencem. Bunu sen de denemelisin İlayda, inan çok seveceksin. Zeytinlerden çizdiğin figürün üstüne biraz yağ döküp birazda pul biber ekersen figüründe derinlik elde edebilirsin. Hatta gölge vermek için karabiber bile kullanabilirsin, ben böyle yapıyorum. Böylelikle üç boyutlu görüntüler bile yakalamak mümkün oluyor. Bilirsin eskiden çizmeyi severdim. Zeytinler eski günlerden kalma bu alışkanlığı yeniden hayata geçirmeme, o eski günleri yâd etmeme yardımcı oluyor. Tabii bazen sinirlerimin bozulduğu zamanlar da oluyor. Bir hafta boyunca uğraşıp yaptığım figürler yanlışlıkla tepsiye çarpmamla dağılıyorlar ve bundan nefret ediyorum. Onları yeniden dizmek ve bir sürü zeytin yemek zorunda kaldığım oluyor. Bu gibi durumlar için önceden hazır ettiğim birkaç teneke zeytinim her zaman mevcut. Sen de sinirlerinin bozulmasını istemiyorsan sana tavsiyem evde bolca zeytin bulundurman. Düşünsene bir gece vakti kitaplıktan bir kitaba uzanırken tepsiye çarpıyorsun ve tüm zeytinler dağılıyor, haliyle figür bozuluyor.  O saatte zeytin bulmak zordur, senin için gecenin bir vakti komşudan zeytin istemek sorun olmayabilir ama benim için sorun. Böyle bir şeyin olabilecek olması bile çok korkunç. Dediğim gibi İlayda, her zaman evde birkaç teneke zeytin bulundurmalısın…</p>
<p>Sabah sekiz olduğunda oturup o gün için program yapıyorum. Bunu eskiden okuduğum kişisel gelişim kitaplarından öğrenmiştim. Hani okurdum ya: Norman Vincent Peale – Olumlu Düşünmenin Gücü, Muhammet Bozdağ – Düşün ve Başar, Ali Erkan Kavaklı – Başarı İnanç İşidir, Oğuz Saygın – Negatif Limanlardan Pozitif Sulara, falan filan işte. Şimdi çok işime yarıyorlar. Sabah sekiz –hiçbir zaman o vakti geçirdiğim olmamıştır- olduğunda bir kâğıda o gün yapacaklarımı yazıyorum. Kanepenin hangi ucunda kaç saat oturacağımı, kıpırdamadan oturup tam olarak neleri düşüneceğimi, pencereden ne kadar bakacağımı, yan odalara hangi saatlerde geçerek hava alacağımı, o gün tepsiye hangi şekilde figürler çizeceğimi ve buna benzer birçok şeyi yazıyorum. Biliyorum sen pek okumayı sevmezsin ama en azından bunlardan birini okumalısın. Hangi saatte o eski sehpanın tozunu alacağını yazmalısın hiç olmazsa. Bilmediğin için doğal olarak ne kadar çok şey kaybettiğinin farkında değilsin. Düşünsene pencereden ne kadar bakacağımı yazmamışım –imkanı yok- o günüm ne kadar boş geçer değil mi. Birde ideallerin olmalı İlayda. Kitaplar öyle diyor ve çok haklılar. Geleceğe dair ayrıntılı planların olmalı, seneye televizyonu hangi odaya taşıyacağın gibi mesela. Bu çok önemli, hangi oda olacak, ne şekilde duracak. Ya kumanda! Onun da yeri belli olmalı, her şeyi yerli yerince yapmalı.</p>
<p>Sana burada edindiğim bir dosttan bahsetmeliyim. Hemen alt komşum. Yaşlı bir adam. Bu sokakta sadece o yaşlı adam benim hakkımda kötü şeyler düşünmüyor ve önyargılı değil. Sanırım o da yalnız kalıyor. İlk zamanlar kapıma kadar gelip çarşıya gideceğini, bir şey isteyip istemediğimi sorardı. Şimdilerde sadece kapıya gelip birkaç kere tıklattıktan sonra açılan kapı karşısında hiç konuşmadan bekliyor. Bunu ona ben öğrettim. Daha doğrusu ilk gelmelerinde sorduğu sorulara birkaç kelime kullanarak yahut işaretlerle verdiğim kısa cevaplardan konuşmak istemediğimi anlamış olmalı. Kimi zaman ne istediğimi bir kağıt parçasına yazıp uzatıyorum. O da bunu artık hoş karşılıyor. Ne kadar sık sık gelip –haftada iki kere- beni rahatsız etse de, bana karşı iyi davranmaya çalıştığı için ona dostum diyorum. Zavallı adamın kimsesi yok herhalde. Oturup televizyon seyretmekten başka –gelen seslerden anladığım kadarı ile- yapacak bir şeyi yok. Düşünüyorum da duvara asılı bir posteri bile olmayan, figürler çizecek bir tepsisi ve zeytinleri olmayan, her sabah düzenli olarak program yapmayan, en azından balkonunda çiçek yetiştirmeyen bu yaşlı adamın hayatı ne kadar elemdir. Ah, onun gözlerini görmelisin, acı ve aynı zamanda umut yüklü gözlerini. Onu anlayabiliyorum, onu fark edebiliyorum, o büyük yalnızlığını… En azından bir posteri olmalı, en azından bir posteri olmalı İlayda, anlıyor musun, duvara asabileceği bir poster…</p>
<p>Mektubumu güzel bir sonla bitirmek istiyorum İlayda. Güzel bir sürprizle mesela. En azından bana yakışır bir şey olmalı. Bilirsin eskiden ufak tefek şeyler yazardım. Yazmayı severdim. Bu mektubu sana yazmamın sebebi başta söylediğim gibi beni merak ettiğini düşündüğümden değil. Sadece sana bir tesadüften bahsetmek istiyorum. Mektubun başında söylemek istemediğim bir tesadüf. Komşularım bu tesadüfü fark bile edemeyecekler, en çok buna seviniyorum. Yapacağım şeyi sadece alt komşum olan o yaşlı adam biliyor. Ya da en azından tahmin ediyor. Eline tutuşturduğum kâğıtta yazanları eksiksiz olarak getirdiğinde gözleri dolmuştu. Güle güle der gibi bir hali vardı. Ama benim elveda der gibi bir halim yoktu. Elveda demek bana göre değil bilirsin, orada durursun ve içinden gelirse bana en fazla güle güle dersin, o kadar.</p>
<p>Sevgili İlayda. Bugün tepsiye zeytin yerine dostuma aldırdığım hapları dizdim. Eskiden isimleri aklımda kalmış olan ne kadar ilaç varsa işte. Kimi kırmızı, kimi beyaz, kimi mavi… Anlaşılmaz şekillerden oluşan bir figür çizdim. Her eksilen ilaçla figür bozuluyor –zeytinlerin aksine- ve şekil kayboluyor. Ah İlayda. Dilim kuruyor, başım dönüyor, her yuttuğum hap figürden bir nokta eksiltip gözlerimde bir buğu oluyor&#8230; Ah İlayda, az kalsın unutuyordum. Sana tesadüften bahsetmeliyim ve henüz nefes aldığımı hissediyorken elimi çabuk tutmalıyım.</p>
<p>Ay ışığı penceremden içeri süzülüyor İlayda, berrak bir gece. Ve İlayda, komşularım bu günün senin doğum günün olduğunu bilmiyorlar ve asla bilemeyecekler, sadece pencereye yaslanmış cansız bedenimi görecekler. Unutmadım İlayda, bugün senin doğum günün ve ben bugün gözlerimi yumuyorum. Ne tesadüf değil mi!..</p>
<p>Parantez 1. (Biliyorum, Julio Florencio Cortozar’ın öykülerinden fena halde etkilendim.)</p>
<p>Parantez 2. (Seni özlediğim zaman hemen yanımda olmazsan eğer, işte böyle İlaydalı milaydalı hikayeler yazarım, hatta işi abartır gerçekten pılımı pırtımı toplar taşınırım, belki hikayedeki adamdan daha kötü olurum, haberin olsun, artislik yapma, halas?) :)</p>
<p>Parantez 3. (Kendi kahramanımın hali beni olumsuz etkiledi, bu aralar bunalım takılanlar okurken kendilerine dikkat etsinler)</p>
<p>Parantez 4. ( 3 Ekim 2007 – 00:01)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2007/10/03/ilaydasiz-hayat-ve-kucuk-bir-ev/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>32</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Göbek Savaşı</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2006/10/10/gobek-savasi/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2006/10/10/gobek-savasi/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2006 16:05:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aleminrenkleri.com/?p=10</guid>
		<description><![CDATA[Parkta oturuyoruz… Etrafta onlarca, yüzlerce insan.. Dikkatimizi çekenler ise göbekli olanlar. “Bakın bizimde göbeğimiz var” diye, bunu ispatlamaya çalışan on yaşından elli yaşına kadar karı &#8211; kız, göbek deliklerini piyasaya sunmuş.. Bunlar hakkında konuşurken &#8220;bunlar neyi anlatmaya çalışıyorlar, herkesin göbeği var&#8221; diyen arkadaşım beni güldürüyor. Arkadaşım bilmiyor aslında, bunlar bir tarikat, bir ordu.. Göbek delikleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><font face="Tahoma">Parkta oturuyoruz… Etrafta onlarca, yüzlerce  insan..<br />
Dikkatimizi çekenler ise göbekli olanlar.<br />
“Bakın bizimde göbeğimiz  var” diye, bunu ispatlamaya çalışan on yaşından elli yaşına kadar karı &#8211; kız,  göbek deliklerini piyasaya sunmuş..</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Bunlar hakkında konuşurken &#8220;bunlar  neyi anlatmaya çalışıyorlar, herkesin göbeği var&#8221; diyen arkadaşım beni  güldürüyor.<br />
Arkadaşım bilmiyor aslında, bunlar bir tarikat, bir  ordu..</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Göbek delikleri makyajlı ve estetik olanlar ise kumandan ,  komutlar yağdırıyorlar ekrandan. Çıplak Göbekliler Derneği bildiriler dağıtıyor,  göbek açma konusunda halkı bilinçlendiriyor.<br />
- Standartlar nelerdir?<br />
-  Badinin boyu ne kadar olmalı?<br />
- Düşük belli pantolon mu daha iyi gider yoksa  mavi kemerli tayt mı?<br />
- Göbeğin daha narin gözükmesi için hangi kremler  kullanılmalı?</font></strong></p>
<p><span id="more-10"></span></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Yarışmalar düzenleniyor..<br />
&#8220;Haydi kızlar Göbek Açmaya&#8221;  sloganıyla..<br />
Yarışmayı kazananlar ödüllendiriliyor, onlar artık Çıplak Göbek  Ordusunun yeni komutanları. Yarışmayı kazanamayanlar; göbeği, sümüklü böceğin  yuvasını andıranlara ise öğütler veriliyor: “daha çok egzersiz yapıp, daha çok  çalışın, bir gün sizde kazanacaksınız&#8230;”</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Bu bir Göbek  Savaşı..</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Sokaklara çıkıp taarruza geçiyorlar. Caddelerde ayinler  düzenliyorlar.<br />
Kara bir balgama benzeyen göbeklerini milletin gözüne saplamak  için yüzlerce teknikleri var:<br />
Göbeklere metaller yada renkli boncuklar  takılır, yahut aşağı doğru bir ok işaretiyle gösterilen, “göbeğime bak” yazılı  tişörtler giyilir. Bazıları da daha çok ilgi çekebilmek için göbek bölgelerine  kurukafa resimleri çizdirir..</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Kendi aralarında guruplaşırlar; bir çok  dernekleri vardır.<br />
(MBGD) Manda Boku Göbekliler Derneği, (KSGD) Kıvrılmış  Solucan Göbekliler Derneği bunlardan bazıları..</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Bayramlarda ve özel  günlerde birbirlerine, ulu önder &#8211; yüce bilge saydıkları Hülya Avşar ve Gülben  Ergenin göbek resimlerini kartpostal olarak gönderirler.<br />
Zamanla kendi  kültürlerini üretmiş, farklı bir anlayış biçimi geliştirmişlerdir.<br />
&#8220;Bir  göbeğin nesi var, iki göbeğin sesi var&#8221; gibi bir çok özlü söz bunlardan  türemiştir.</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Espri anlayışları da çok farklıdır. &#8220;Hülya Avşar ne demiş?  Göbeğin varsa açacaksın demiş&#8221; diyerek birbirlerinin göbeklerine şaplak  vurular.</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Derneklerde veya evlerde toplanıp, ayinler düzenlerler.<br />
Büyük  bir patatesin ortası bıçakla oyulur ve bu temsili Shakira göbeğine tanzim ve  hürmet gösterilip sırayla üçer kere öpülür. Bu şekilde Shakira ile kendi  göbekleri arasında bir iletişim kurduklarına, böylece bir gün göbeklerinin  pürüzsüz ve narin olacağına inanırlar.</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Birde erkekler vardır. Çıplak  Göbek Ordusunun peşinde dolaşır, ayrılmazlar.<br />
Onlar bu kızların göbeklerinin  kutsal olduğuna inanırlar. Onlar göbek savaşının esirleridir; Çıplak Göbek  Ordusunun bayrağını yalarlar.</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">Zamanla kafataslarının içindeki beyin kıllı  bir göbeğe dönüşür.<br />
Göbekten başka bir şey görmez ve bilmezler,<br />
artık  FenafilGöbek olmuşlardır..<br />
</font></strong></p>
<p><strong><font face="Tahoma">2004</font></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2006/10/10/gobek-savasi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>19</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sevgili Terörizm</title>
		<link>http://www.aleminrenkleri.com/2006/10/10/sevgili-terorizm/</link>
		<comments>http://www.aleminrenkleri.com/2006/10/10/sevgili-terorizm/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2006 15:32:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>abdullah kibritçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://aleminrenkleri.com/?p=9</guid>
		<description><![CDATA[Polis merkezine yapılan bir ihbar bomba etkisi yaratmıştı. Koridorlarda koşar adımlarla gezen polislerin yüzlerinde korku ve heyecandan terler oluşuyordu. Son zamanlarda bu tür olalar sık sık olsa da, böyle ihbarlar paniğe yol açardı merkezde.. Haber komisere ulaştığında yine sinirlenmiş, elleri titremeye başlamıştı. Komiser Cemal, orta yaşlarda, kır saçlı, biraz göbekli olmasına rağmen dinç bir adamdı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Polis merkezine yapılan bir ihbar bomba etkisi yaratmıştı. Koridorlarda koşar adımlarla gezen polislerin yüzlerinde korku ve heyecandan terler oluşuyordu. Son zamanlarda bu tür olalar sık sık olsa da, böyle ihbarlar paniğe yol açardı merkezde.. Haber komisere ulaştığında yine sinirlenmiş, elleri titremeye başlamıştı.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Komiser Cemal, orta yaşlarda, kır saçlı, biraz göbekli olmasına rağmen dinç bir adamdı. Her zamanki gibi çekmecesinden hapını çıkartıp içti. Oturduğu yerden hızla kalktı ve ardında iki polis olduğu halde odadan çıktı. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi durdu ve ardında gelmekte olan polisin birine dönüp &#8220;askeriyeden yardım isteyin, bölgeye de iki helikopter gönderin” dedi. Hazırlık hızlı bir şekilde tamamlanmış, polis konvoyları yola çıkmıştı. Komiserinde operasyona katılıyor olması işin ciddi olduğunu anlatmak için yetiyordu. Polis konvoyları hızlı bir şekilde ilerliyor, bu arada merkezle bağlantıya geçip uydudan alınan bilgilere göre düşman unsurlarının harekete geçip geçmediğini öğreniyorlardı.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Birazdan olay yerine ulaşılmış, büyük bir bahçesi olan tek katlı bir evin etrafı sarılmıştı. Polisler, komandolar, özel harekat timleri mevzilerini almış ve gaz maskelerini takmış oldukları halde harekete geçmeyi bekliyorlardı.</span></p>
<p><span id="more-9"></span><br />
<span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Esma; sarı saçlı, zeytin gibi simsiyah gözlü, sekiz yaşlarında bir kız çocuğuydu. Arkadaşları gelirdi bazen evlerine, annesi onlara duaları, kuran okumasını öğretir bazen de hikayeler anlatırdı.<br />
Yine öyle bir gündü.. Arkadaşları gelmiş kuran dersleri başlamıştı yine.<br />
Yedi sekiz yaşlarında beş altı tane kız yan yana dizilmiş, bağırarak tekrar ediyorlardı söyleneni.<br />
Evdekiler dışarıda olanlardan habersiz derslerine devam etmekteydi.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Bu sırada bir polis megafondan bağırıyordu: “Etrafınız sarıldı, dışarı çıkın.” Polisler bahçe çitlerini geçmiş fakat tehlikeli olur diye eve fazla yaklaşamıyorlardı. Evin içinde ise ders devam ediyor, kızlar söyleneni tekrar ediyor, bazen birbirlerine bakıp gülüşüyorlardı. Esmanın annesi bir ara durdu. Sonra kızı Esma’ya bakıp: “Kızım domatesçi geldi herhalde, bak bağırıyor, bi koşu git de iki kilo domates al” diye eline para verip gönderdi. Ders devam ediyordu, Esma dersi kaçırmak istemiyordu.<br />
Bu yüzden hızla terliklerini giyip bahçeye çıktı.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Aklı derste kalmıştı. Annesinin son okuttuğu duayı tekrarlıyordu.<br />
Bahçe kapısına doğru koşmak için bir kaç adım atmıştı ki, bir sesle irkildi.<br />
-Dur!..<br />
O anda etrafına baktı, onlarca, yüzlerce garip giysili, kafalarında garip maskeler olan yaratıkları gördü. Bir anlam veremediği bu olay karşısında şaşkına dönmüş, fakat nedense korkmamıştı.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Esmaya bir kaç gün önce arkadaşı televizyonda gördüğü gergedanlardan<br />
bahsetmiş, Esmada merak edip babasına sormuş, babası da anlatmıştı ona gergedanları. Esmanın bir anda gözleri parladı. Biraz önceki şaşkınlığı gitmiş, yerine merak gelmişti. Evet dedi, kendi kendine.<br />
Bunlar.. Bunlar, gergedanlar diye düşündü, bize gelmişler&#8230;<br />
Hayatında ilk defa gergedan görüyordu. Sevinçle, &#8220;heey anne bak, gergedanlar bize gelmiş&#8221;<br />
diye bağırmak için ağzını açmıştı ki, bir ikaz daha geldi:<br />
-Sus ve kıpırdama!.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Askerler siperlerden çıkmış, parmakları tetikte olduğu halde, öfkeyle bu pis ve iğrenç teröriste bakıyorlardı.<br />
Esma, kendisine ikazlar yağdıran, insanlar gibi hareket eden bu yaratıkların gergedan olmadığını çabuk anlamıştı. Sonra neden dışarı çıktığını düşündü.<br />
Hatırlamıştı. Annesi, domates alması için göndermişti onu.<br />
Bunlar gergedan olamayacağına göre domatesçi olmalı diye düşündü.</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Elinde megafon olan polise doğru ilerlemeye başladı. Polis teröristin kendisine doğru geldiğini fark edince, korkudan titremeye başladı. Hayatında ilk defa bir teröristi bu kadar yakından görüyordu.<br />
Bu sefer kısık ve korku dolu bir sesle,<br />
-Dur, kıpırdama!, dedi</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Esma, bir kaç adım daha atıp durdu. Elindeki parayı uzatarak, iki kilo, dedi..<br />
İki kilo istiyorum, domates&#8230;<br />
&#8230;</span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">Ertesi gün gazeteler, Domates adlı bir terör örgütünün çökertildiğini,<br />
yakalanan teröristlerin yargılanacağını yazıyordu..<br />
<span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: white" /></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: black">2004</span><span style="font-size: 10pt; font-family: Verdana; color: white" /></p>
<p class="MsoNormal"><span style="font-family: Verdana"> </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.aleminrenkleri.com/2006/10/10/sevgili-terorizm/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

