top-image

Günlük kategorisindeki tüm yazılar listelendi...

bana kalırsa, bir kadın, her şeyden önce, iyi yemek yapmalıdır. bütün her şeyden önce ama, bakın bütün, bütün her şey, bütün her şeyden önce, YEMEK, hem de iyi yemek, ve kesinlikle iyi yemek yapmalıdır. mutlak suretle, istisnası olmamak üzere, kesinkes.

geriye kalan şeyler, halledilir. ayar çekilir. ama yemek yoksa, hayat yoktur evet.

benim kafam böyle çalışır. güzel yemek varsa evde, ben iyi insan olurum. kötü yemek varsa veya yemek yoksa, ben kötü insan olurum. dünyanın en boktan en lanet en pislik insanı ben olurum.

arkadaşlarla kamplara gideriz çok kez. plan programı her zaman yemeklere göre yaparım. akşam yemeğini yiyip çıkıyoruz. sabah kahvaltıdan sonra falanca yere. şurada durup yemek yeriz, namaz kılarız sonra şuradan devam ederiz. hmm, öğle yemeğini falanca yerde yesek, filanca yere akşam yemeğine yetişiriz böylelikle şuraya geç kalmamış oluruz, falan filan. kafam yemekler üzerinden çalışır, plan programda yemekler üzerinden işler. yemek vakti, kilit noktadır.

bazıları der ki mesela, 12′de çıkıyoruz yola. işte bazıları der ki, öğle namazından sonra. yok. ben planımı yemekler üzerinden yaparım. keşan girişinden karpuzları alırız, vize’den sucukları alırız, şuranın suyu güzeldir suları oradan doldururuz, falan diye gider mevzu. yola çıkmadan önce ne yenilecekse her şeyi bir çırpıda düşünürüm. bir çırpıda. öyle. sonra çıkarız yola.

pek gitmeye gönlümün olmadığı yerlere ancak güzel bir yemek ikna edebilir beni. insanlar boşuna yorulur, ah şöyle güzel böyle güzel. yok, bana de ki şu yemek var. tamam. o zaman bakarız icabına. o zaman olmayacak işleri de oldururum ben sana. o zaman bu yollar benden sorulur. böyle.

evde istediğim yemekleri yapmaya cesaret edecek kimse bulamam çoğu kez. sorun değil. kolları sıvar, dolmamı doldurur sarmamı sararım. inegöl köfte, tekirdağ köfte, sac tava, tantuni, etle alakalı ne kadar güçlü yemek varsa yaparım. güveç severim en çok, tamam, yaparım. fasulye, merak etme, yaparım. karnıbahar, yaparım dostum, en güzelini hem de.

ama işten yorgun argın gelince yapamam. sapık mıyım neden yapayım yani. o zaman güzel yemek yeme zamanıdır. güzel yemek beklerim. güzel yemek önemlidir. hayatın doğru düzgün rayında gitmesini sağlar.

saçmalama, ağzını yüzünü kırarım. saçmalama. bazen sucuk ekmek bile güzel yemek olabilir, eğer kafa basıyorsa. bazen bir sigara böreği bile yanına iyi gidecek bir şey katık edince güzel bir yemek olabilir. yani, güzel yemek deyince, kaburga dolmasından falan bahsetmiyorum illa. misket kadar bir zeka, domatesi güzel bir yemeğe dönüştürebilir. dönüştüremeyenler sapıktır. onlarla işimiz olmaz zaten, olmamalı.

bazen bir düğüne gideriz, iyi dinleyin bi lan, bazen bir düğüne gideriz, diyelim ki her şey çok boktan geçmiştir, tutulan otobüs yolcuları zamanında almamıştır, düğün salonu ebesinin dedesindedir herkes bulmakta zorlanmıştır, basık zübük bir yerdir salon çocuklar bunalmıştır, gelinin suratına kırk ton boya sürmüşlerdir suratına bakılmaz pislik birine dönüştürmüşlerdir lanet iğrenç biri olmuştur mesela, damadın kafa parlak surat dımdızlak olmuştur hayatının en çirkin anını yaşıyordur -bütün gelin ve damatlar çirkindir bu arada-, her şey hiç yolunda gitmiyordur yani. o anda güzel bir yemek gelse mesela masaya, o berbat olan her şey unutulur. güzel bir yemek, boktan bir düğündeki her şeyi bir anda unutturur. insanlar evlerine dönerken en azından küfrederek dönmezler. akıllarda kalan, güzel bir yemektir.

bir de tam tersini düşünün. her şey çok güzel -gelin ve damadın parlak zübük kafaları hariç-, ancak yemek kötü. herkes yemeği hatırlayacaktır düğünün sonunda. güzel bir yemek veremediğiniz, yıllar geçse de unutulmayacaktır. “aboov, o zaman biz ne rezil rüsva olduyduk kamile, ellam döller döşler neyim de aç kalmışlardı deee mi”. budur yani. beş yüz yıl sonra da babaanneniz sizin düğününüzdeki o yemeği hatırlar.

yemek mevzusuna dikkat etmeli insanlar. o berbat zamanlarda bile güzel bir yemek, işin seyrini değiştirir. yemeğin de kıymetini kadrini bilmeli. güzel yemek yapana hürmet etmeli. çünkü onlar gerçekten iyi insanlar. güzel insanlar.

neden kına geceleri hiç bir zaman güzel olmaz? çünkü kına gecelerinde pratik olsun diye limonata kurabiye falan verirler. insanlar hoplar zıplar ağlar zırlar ve nihayetinde acıkır. acıktıkları zaman kurabiye ve leblebi yiyerek doymaya çalışırlar. böh. limonata da içtin mi her şey lök biçiminde mideye oturur. milletin huzuru kaçar. her kınadan sonra, tüm kınalardan bahsediyorum, istisnası yok bu işin, sizin kınanızdan bahsediyorum, hatırlayın bi, evet, kına gecelerinden sonra herkes mutsuz döner evine. hem gece geç vakit olmuştur hem de açsındır. inanabiliyor musun. açsın. saat bir. evde de bu saatte ekmek yersin en fazla, peynir ekmek. açlıktan baş ağrın başlamıştır, inşallah kusmazsın. kusarsan kötü olur çünkü. küfür edersin. bir daha kına gecesine gidenin… falan dersin. açıkçası ben hiç kına gecesine falan gitmedim, erkeklerin işi olmaz biliyorsunuz kınada falan ama biliyorum yani, bu işler böyle. lamı cimi yok.

şimdi ben açım evet. annemle ve kız kardeşimle pek anlaşamıyoruz.

sakinleşmek için uzun süredir bu konuda biriktirdiklerimi yazayım dedim, periyodik mektuplarımdan birine dönüştü. hayırlı akşamlar.

manavBir kahvehaneye girip oturursanız, sokakta yürürseniz biraz, halk ekmek kuyruğunda beklerseniz, metroya binip yolcularla beraber seyahat ederseniz, futboldan siyasete kadar birçok güncel meselenin konuşulduğuna/tartışıldığına az çok şahit olursunuz. Geçen gün otobüste Şeyh Said isyanını masaya yatıran bir Türk ile Kürt’ün tartışmalarına şahit oldum mesela. Meseleyi öylesine deştiler ki, Şeyh Said’in hangi köyde doğduğu bile mevzu bahis oldu.

Halkın değişmez gündemi olan geçim derdinden başka güncel meseleler de zaman zaman muhabbete katık edilir sokakta. Yaşlı amcaları, romatizmalarından ve ağrılarından anlatmaya başlayıp bir anda ekmeğe gelen zamma saydırırken duyabilirsiniz. Hele önemli bir futbol maçı olmayagörsün, ertesi gün o maçın kritiği en ince ayrıntısına kadar yüz binlerce kere sıradan insanlar tarafından yapılır. Kimi der, ah Tayfun ikinci yarıda oynamayacaktı. Kimi der, yok yok bu kalecide iş yok. Bazısı kondisyon yetersizliğinden dem vurur, bazısı da teknik direktörde bulur suçu. Futbol yazarları ve yorumcuları halt etmiş, sokağın analizi siler süpürür hepsini. Sadece futbolda değil tabii, her alanda böyledir.

Birkaç haftadır yazarlarla yazmayan sıradan insanlar arasında nasıl bir fark var acaba diye düşünüyorum. Bulduğum sonuç ilginç, tek bir fark var. O da yazarların yazmaları, yazmayanların da yazmamaları. Bu kadar. Başka bir fark yok. İzah edeyim:

Bir hacı amcadan “yok yok evladım kesin onun arkasında Amerika vardır” şeklinde bir cümle duyabilirsiniz mesela. Aynı cümleyi meşhur bir yazarın kaleminden de okuyabiliyoruz oysa, biraz daha süslenmiş ve biraz daha teknik bir hale getirilmiş olarak… Bir manav da aklına geleni söylüyor bir –ah ulu ve yüce- yazarımız da. Bizim bakkal Metin amca da bilmediği konularda sallıyor bir analizci de. İkisinin de doğruluk ve hakikat payı aynı. Hatta sıradan insanların yanılmaları, kandırılmaları daha zor. Sizi mantıklı önermelerle, akılcı çözümlemelerle bir meseleye ikna edebilirler mesela. Ah evet, dersiniz, bu doğru. Ama neneniz ikna olmaz, “yok be evladım, görmeymısın adamın üzünde nur yok be ya” der çıkar işin içinden. Yuh ya ne alakası var be nene, dersiniz demesine ya, neneniz haklı çıkar bir şekilde işin sonunda. Doğruya ulaşma konusunda bilgiye karşı bilgeliği taşır halk cebinde, bir şeyi bilmese de doğruyu bulur böylece. Yazarların böyle bir imkânı da yok ne yazık ki. Bakkal Metin amca hakikate bizden daha yakın yani, yapacak bir şey yok. Metin amca kasanın arkasında peynir ekmek yer, seçimlerden kimin galip geleceğini araştırma şirketlerinden iyi kestirir…

Sıradan insanlarla yazarlar arasında yazmak dışında bir fark yok elbette ama yazarlar bunu kabul edesi değildir. Bir fark yaratmak isterler illa ki. Bu yüzden halkla arayı açarlar. Üst perde bir dil kullanma gayretleri de bundandır. Doktorların ne yazdıklarını anlamıyor olmamız boşuna değildir mesela. Aramızda bir fark, hem de büyük bir fark olduğunu ispatlarcasına karalarlar reçeteyi. Ne yazarsa yazsın “zıkkımın kökü” diye okuruz oradakini. Bir türlü çözemeyiz çünkü ibareyi.

Terziler, manavlar, bakkallar, makineciler, overlokçular, reçmeciler, şoförler ve sevgili garsonlar hayatları boyunca hiçbir zaman içinde “nitekim” geçen bir cümle kurmadıkları halde bu imamlar neden her Cuma günü istisnasız her hutbede “nitekim” deyip duruyorlar bu insanlara? Nitekim ne lan!?

Buna hep gıcık olmuşumdur. Peki.

Milat – 12 Aralık  2011

Her sabah yaptığımdan farklı olarak, biraz yürümek istediğimden, biraz da trafikten sebep, bir durak geride inip yokuşu tırmanmaya başladım. Aksaray yönünden İstanbul Belediyesi’ne doğru, kafamda tren yolunda keyifli bir sabah yürüyüşü yapma hayaliyle, üstelik oldukça dalgın vaziyette yürüyordum. Belediyenin solundaki parka vardığımda, Menekşe tren istasyonunda  başlayan, Florya’dan geçip Yeşilköy istasyonunda ilk etabı son bulan bir tren yolu yürüyüşü planlamıştım bile. Geriye bu saçma sapan yolculuk için ikna edip kekleyeceğim zavallı arkadaşları bulmak kalmıştı sadece.

Parka girip birkaç güzel adım atmıştım ki, sağ tarafımdan çıldırtan bir gürültü koptu. Belediye binasının tepesinden yayılan siren sesleri kesintisiz duraksız tüm çevreye yayılıyor, bu ani çığırış yüzünden kafam zonkluyordu. Sesin kaynağına çok fazla yakındım, üstelik rahatsız etmeye kıyamayacağınız kadar da dalgındım. Sirenin kulak tırmalayan, bir an durup “ne oluyor lan” diye düşünmenize izin vermeyen sesi kesilmiyor, her saniye yeni dalgalarla kulaklarımın ve zihnimin duvarlarına tekme atıyordu. Aha dedim, kesin İran Türkiye’yi vurdu.

O şok halinde aklıma ilk gelen şey iki gün önce gazetelerden okuduğum İran Türkiye’yi vuracak haberleriydi. Bir anda nasıl aklıma geldiyse, gelmişti işte. İlk önce bir yere sığınmalıyım diye düşündüm, her an kafama birkaç füze düşebilirdi çünkü. Sonra iş yerine varabilirsem daha güvende olabilirim diye düşünerek adımlarımı hızlandırdım. Bu arada siren çalmaya devam ediyor, parkın içindeki insanlar hayretle belediye binasını seyrediyorlardı.

Parkı bitirip caddeye çıktığımda başka bir garabetle karşı karşıya kaldım. Trafik durmuş, insanlar araçlarından inmiş, kıpırdamadan öylece durup dikiliyorlardı. Siz şimdi zannedersiniz ki, işte o an ben mevzuyu çakozladım, her şeyi anladım. Ne gezer! Tam tersine hiçbir anlam veremedim insanların bu yaptığına. İran’ın Türkiye’yi falan vurmadığını anlamıştım ama bu sefer de aklıma izlediğim Mistik Olay adlı bir film gelmişti. Filmde, bitkilerin doğaya saldıkları gazlar neticesinde insanlar bilinçlerini ve kontrollerini kaybedip aniden duruyor, bir süre bekleyip kendilerini öldürüyorlardı. Birkaç saniye için bile olsa “Mistik Olay mı gerçekleşiyor lan yoksa”, “öyle şey mi olur be saçma sapan bir filmdi o”, “noluyo laaan!” türevinde gelgitler yaşadım sevgili dostlar. Ah nasıl korkmuştum!

Herkes dururken ben ürkek adımlarla yavaştan yürümeye devam ediyordum ki bir nene ile bir hacı amca gördüm. Yardırmış gidiyorlardı kimseyi tınlamadan. Heh, dedim kendi kendime, bir nenenin hacı amcanın peşinden kim gitmiş de zarar görmüş, aha şunların peşine takılayım. Sonra siren aniden sustu, trafik yeniden canlandı, insanlar pırlayan kuşlar gibi hızlıca hayatlarına kaldıkları yerden devam ettiler.

Tüm bunlar, neredeyse otuz saniye içinde oldu. Siren sustuğunda kafam yeni yeni kendine gelmeye başlamıştı. Önce “hangi aydayız lan biz” dedim. Zira ben genelde hangi ayda olduğumuzu bilmem. Umurumda da değildir pek. Kasım ayında olduğumuzu hatırladım. ‘Kasım ayında özel bir gün var mı?’ sorusuna bilinçaltım ‘10 Kasım’ cevabını verdi. Vay canına, demek bugün 10 Kasım’dı. Atatürk vefaat etmişti. Tüh, nasıl da aklıma gelmedi!

İş yerine varınca bu durum hakkında uzun uzun düşündüm. Biraz acayip oldum. Biraz güldüm kendime. İlginç yani, oysa gazetede okuduğum haberin doğru ve akla yatkın olmadığını düşünmüştüm ilkin. Ama bilinçaltım onu zihnimin derinlerinde bir yere yerleştirmişti bir kere. Böyle bir anda aniden dışa vurmuştu işte. Sonra o saçma sapan film, ne alaka yani, nerden gelmişti aniden aklıma. Gazetelerin ve televizyonların bilinçaltımıza tonla gereksiz şey doldurduğunu düşündüm sonra. İran’a güvenmediğimi keşfettim bu arada. Ve Atatürk’le aramda bir bağ olmadığının farkına vardım. Mevcut eğitim sisteminden geçmediğim için çok yazık ki okullarda zihnimi şekillendirememişti güzelim öğretmenler. Talihsiz başım Kemalizm’le dolacağı yerde abur cuburla dolmuştu, vah ki vah.  Saygı duruşu nedir bilmiyordum, eyvahlar olsun.

En son tren yolunda yürüyelim diyordum değil mi. Tamam mı Samet, evet Pazar sabahı. Oldu.

21 Kasım 2011′de Milat Gazetesi’nde yayımlandı

Ön bilgi: Bu yazı quest.net network marketing sistemini anlatan bir yazıdır, benzer network marketing sistemleri üzerinden de okunabilir. Quest.net; insanların üye olurken ürün almak zorunda kaldığı bir sistemdir. Ayrıca, sisteme katılan insanlar para kazanabilmek için belli bir metodolojiye bağlı olarak ikna yöntemi ile arkadaşlarını ve çevrelerini de bu sisteme katmak durumundadırlar. En basit anlatımla, sisteme her katılan kişi sisteme başkalarını (dolaylı veya dolaysız) katmak yöntemiyle para kazanır.

Bu linke tıklayarak yazıyı Word formatında bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

ISINMA TURLARI

Quest.Net, kendi çıkarlarından başka bir şey gözetmeyen tamamen materyalist bir sistemdir. Oysa burada söylediğimizin aksine; bir dayanışma, sisteme katılan üyelerin çıkarlarını gözetme, liderlerin altlarını eğitmesi gibi hoş ve ahlaki durumlar (güya) görebiliriz. İlerleyen safhalarda detaylı olarak göreceğimiz gibi bunun birçok sebebi var. Başlangıç olarak: salt maddeci bir sistemin insan faktörünü yeterli oranda kullanamayacağını, insandan (üyeden) başka sermayesi olmayan sistemin kendi bekası için insan fıtratına uygun (!) stratejiler üretmesi gerektiğini, bunlar olmaksızın insan (üye) üzerine kurulu sistemin batacağını, söyleyebiliriz. Yani burada, sistem içinde bulunan ahlaki unsurlar sistemin işleyişi için vardır ve sunidir.

Sistemin ilerleyebilmesi; insanın (üyenin) sadakatine, eğitilip terbiye edilmesine ve yetişen üyenin (lider) kendi kişilerini eğitmesine bağlıdır. Ancak böyle olmalıdır ki eğitilenler bir süre sonra eğitici konuma gelsin ve böylelikle sınırsız bir döngü sağlanabilsin.

Burada, sisteme katılan bireyi bir tavuk olarak düşünebiliriz. Bu tavuğun yumurtlaması gerekmektedir. Elbette bu yeterli değildir. Ayrıca yumurtalarını eğitmesi ve onları yeni yumurtalar üretebilecek bir tavuk olarak yetiştirmesi gerekmektedir. Yumurtlamayan, yumurtlamayı beceremeyen tavuk işe yaramaz, ancak sistemi kilitler. Görüldüğü gibi bilinçsiz bir katılımın işe yaramadığı bu sistemde her zincir halkası eğitilmeli ve ayrıca doğurgan olmalıdır. Bu sebeple şirketin en önemli yatırımı eğitim sisteminedir. Eğitimin ilk merhalesi sisteme yeni getireceğiniz üyeleri nasıl getirebileceğiniz ve onlara nasıl yaklaşmanız gerektiğidir. Ve zaten eğitimlerin neredeyse tümü, sistemin bekası için gerekli olan sisteme katacağınız kişiler ve nasıl çalışmanız gerektiğini anlatan derslerden ibarettir.

Liderlerin altlarını (kişilerini ve kişilerinin kişilerini) eğitmeleri, onlara sistemli bir şekilde (sisteme yeni kurbanlar kazandırırken) yardım etmeleri sistemin işleyişi için en gerekli şeydir. Lakin bu maddeci sistem bu meseleyi ahlaki unsurlarla donatıp manevi soslarla bezemiştir ki, insanlar: “altlarıma yardım ediyorum”, “kendim şuan için önemli değilim, bana inanan insanlara kazandırmak için çalışıyorum” diyerek azimle ve ahlaki gibi görünen bu düşüncelerle çalışsın, herkes her durumda sistemin işleyişine katkıda bulunsun! Böylelikle, insanın fıtratı ve çalışabilme azmi için gerekli boşluklar doldurulmuş olsun…

İnsan psikolojisi konusunda uzman olan sistem mimarları, sisteme katılacak kişilere nasıl yaklaşılması gerektiğini ve onların sistemde verimli olabilmesi için nelerin gerekli olduğunu tespit eder. Tüm mekanizma yukarıdan aşağı doğru bir bilgi akımıyla işletilir. Katılan her bireye seviyesi nispetinde bilgi verilir ve zamanla terbiye (eğitim) edilir.

HAYALLERİNİZİN ESİRİ OLMAK İSTER MİSİNİZ?

Sistem, insanları ikna ederken (her network marketingde olduğu gibi) kazanma dürtülerini besler. İnsanda bulunan kazanma arzusunu mantıklı (modern zamanda standart insan algısı) argüman ve matematiksel verilerle körükler. Sistem mimarları elde ettikleri tecrübeler neticesinde sadece arzuların ve anlık heyecanların insanları sistem içerisinde tutmayabileceğini görerek, oluşabilecek aksaklıklar için önceden tedbirler almaya çalışmışlardır. Örneğin, şirketin sonradan bünyesine kattığı v-team (v-partners) adlı danışmanlık şirketinin ve quest.net sisteminin ağır toplarından Pathman Senatrijah bir dersinde “insanlara hayalleri olup olmadığını sorun, onlardan hayallerini öğrenin”, “eğer siz onların hayallerini öğrenirseniz hangi düğmeye basacağınızı bilirsiniz” der. Elbette bunun amacı ilerleyen zamanlarda eğer üye (yani ürün) yalpalar veya vaz geçmeye kalkarsa ona kendi hayallerini hatırlatarak baskı kurmaktır: “çocuklarının daha iyi bir eğitim almasını istemiyor muydun?”, “alacağın o arabadan vaz mı geçeceksin?”

Denilebilir ki, “tüm bunlar teşvik içindir, insan normal hayatta da benzer durumlarla teşvik edilemez mi?” Birincisi, burada bu diyalog insanı hayallerine karşı esir alma girişimidir. İkincisi hayallerine ancak bu yolla ulaşabileceğini empoze etmektedir. Çarkların işlemesi ve aksaklığın olmaması için yapılan bu ‘sisteme bağlı tutma psikolojisi’ birçok zaman işe yaramaktadır. Ve işi bilenler hemen fark edecektir ki bu metodu Amway uzun yıllar kullanmış ve birçok kişiyi kandırmıştır. Pathman’ın da sözleri söylediklerimizi doğrular niteliktedir, bu konuda şunları der: “bu sistemdeki en önemli şey sizin hayalleriniz, rüyalarınız ve hedeflerinizdir”, “…öncelikle kendi hayal ve hedeflerinizi belirleyeceksiniz”, “…ve bu anlattığım taktikleri kendi organizasyonunuzda kullanacak, kişilerinizden hayallerini öğreneceksiniz”.

Tüm bunlara rağmen, bu tavrın ahlaklı olduğunu varsaysak bile, yapılan tüm bu şeylerin sistemin sağlıklı kalabilmesi ve daha çok kazanabilmesi için yapıldığını görmemize hırstan başka ne engel olabilir?

KENDİ İŞİNİZİN PATRONU (sistemin kölesi) OLMAK İSTER MİSİNİZ?

Quest.net’in klişeleşmiş sloganıdır bu: “kendi işinizin patronu olun”.

Sisteme katılacak olan kişinin sistemi koruyacak, sistemin devamını sağlayacak şekilde eğitilmesi (terbiye) gerekmektedir. Kişi, lider (hizmetkâr) olduktan ve belli olgunluğa eriştikten sonra tıpkı terbiye edildiği gibi o da altlarını eğitmesi gerekir. Sistemin döngüsünün sağlanabilmesi için de zaten; liderin, yani hizmetkârın, yeni liderler yetiştirmesi, yeni yetişecek olanların da yeni hizmetkârlar yetiştirmesi gerekmektedir. Böylelikle sistem kendi işleyişini garantiye alır ve sistemin korunmasını, muhafızlığını, işlerinin patronu olduklarını zanneden bu üyelere yaptırır. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere, her üye sistemin gönüllü muhafızıdır. Muhafız: yani kendi işinin patronu!

…yazının devamını okumak için tıklayın.

Odamda sessiz sakin çalışırken, bir yandan da Ozzy Osbourne dinlerken, aşağıdan gelen aşırı müzik sesi giderek canımı sıkmaya başladı. Alt komşumuzun oğlu, evde kimse olmayınca coşuyor. Hayır, müzik sesinden öte dinledikleri berbat şeyler, işte o daha çok rahatsız edici. Apartman girişine bir ilan assam diyorum: “lütfen yüksek sesle müzik dinleyecekseniz şunları ve şunları dinlemeyin”.

Ding dong… (bu zil sesi oluyor) Ve aniden kısılan ses… Açılan kapı… Tereddütlü bir yüz…

- Şu aletin sesini insanların tahammül edebileceği bir seviyeye indirir misin?

- Tamam.

Evet, şimdi ses kesildiğine göre Dead Can Dance’dan hafif şarkılar dinleyebilirim. Lakin bu gürültü olayı anlatacağım hikâyeyi böldü. Anneannemden bahsedecektim yine. Şöyle:

Bildiğiniz gibi fareleri yakalamak için türlü tuzaklar kurulur. Bir kartona sürülen yapıştırıcının ortasına koyulan gıda maddesi fareyi cezp eder ve fare iştahla gıdaya uzanırken oracıkta yapışıp kalır. Bu fareyi öldürmeden yakalamanın en güzel yoludur. Büyük farelerde işe yaraması gayet zordur, daha çok fındık farelerinde kullanılan bir yöntemdir.

Metal dişli, kıskaçlı tuzaklar vardır birde. Tuzak bir mancınık gibi kurulur, yay gerilir, fareyi mutlu edecek gıda maddesi, dişlilerin indiği zaman tam denk geleceği noktaya konur. Fare yeme uzandığında tuzağı tetikler ve dişliler ‘şlak’ biçiminde farenin kafasına ya da karnına geçer. Etrafa biraz kan sıçrar. Zavallı fare oracıkta kan kaybından dolayı ölür ya da tuzak sahibi tarafından kafasına kalem veya tığ saplanılarak öldürülür. (şaka yapıyorum tabi, kalem ve tığ saplanır mı) Hatta eğer fare çok büyükse, tuzağa yakalandıktan sonra can havliyle tuzağı kendiyle beraber götürebilir diye tuzak iple bir yere bağlanır. Fare etrafı kana bulayıp bir de tuzağınızı çalarsa kendinizi kötü hissedersiniz elbette, bunun çaresi tuzağı bir yere iple bağlamaktır, unutmayın lütfen.

Sonra aklıma gelen bir fare yakalama yöntemi daha var ki, bunu şuan 85 küsür yaşında bir göçmenden öğrenmiştim. Bu yöntemde de farelerin seveceği bir gıda maddesi olan una (un işte bildiğimiz un) alçı karıştırılır. Fare gelir, bir güzel unu yer. Sonra alır başını gider, kısa bir süre sonra bir yerde ölüsü donmuş olarak bulunur. Tabi farenin nerede ne zaman öleceğini kestiremediğiniz için şehir insanı açısından çok iyi bir yöntem değildir. Ancak farelerin çok olduğu yerlerde, ambarlarda falan kullanılsa gerektir.

Elbette ilaçlama şirketlerinin uzun ar-ge çalışmaları neticesinde artık çok daha modern fare yakalama tekniklerimiz var. Öyle ki fare zekâsıyla birebir savaşmak gerekiyor. Bunları anlatmayacağım.

Anlatacağım şey anneannemin fare yakalama tekniği, hoşunuza gider belki siz de uygularsınız.

Anneannemin bir dolabı var. Ahşap bir dolap… Burada tahıl ürünlerini saklıyor. Bu dolaba giden yolun solunda buzdolabı sağında ise bir kanepe var. Anneannem ise; dolap ile kanepe arasına, bir ucu kanepenin ayağına diğer ucu buzdolabının ayağına bağlı olmak üzere yerden birkaç santim yüksek olacak şekilde bir ip germiş.

Eee ne olacakmış?

Fare geçerken ayağı takılıp düşecekmiş! :)

Sayfa: 11 2 3 4 5 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi