top-image

Geziler kategorisindeki tüm yazılar listelendi...

Birkaç tane gezi ve yol filmi listesi gördüm ancak pek tutmadım. Ben de kendi listemi yapmaya karar verdim. Bunu yaparken de filmleri gezi ve yol olarak ikiye ayırmak yerine bunları beraber düşünüp (geziyol) kendi keyfime göre bir sıralama yaptım.

Elbette ilk sırayı Into The Wild aldı. Ancak filmimiz yeterince meşhur olduğundan kendisinden bahsetmeden geçebiliriz.

The Motorcycle Diaries, tozlu topraklı Güney Amerika yollarında geçiyor. Che Guevara’nın bir arkadaşıyla beraber motosiklet üzerinde yaptığı yolculukların ve maceraların heyecanlı hikayesi. Aynı zamanda kapitalizme savaş açan bu adamın dünyasının, düşüncelerinin nasıl filizlendiğine şahit oluyoruz. Film Che Guevara’nın tuttuğu günlüklerden uyarlanmış.

Stand by Me izlediğim en iyi yol filmlerinden biri. 1986 yılında çekilen bu film 13-14 yaşlarında birkaç arkadaşın yolculuklarını anlatıyor. Kasabada ansızın kaybolan bir çocuğun cesedinin nerede olabileceğine dair edindikleri bilgiyle evlerinden tüyüp yollara koyuluyorlar. Ancak hesap etmedikleri çok şey var. Yanlarına karınlarını doyurmak için yiyecek bile almamışlar. Unutmadıkları tek şey ise tarak. Eğer kaybolan çocuğu bulurlarsa meşhur olabilirler ve tabii ki saçlarını tarayıp yakışıklı olmalılar. Yürüyerek dağ bayır aşan çocuklar, gece kamp ateşi yakarak uyuyor. Üstadımız Huckleberry Finn ve Tom Sawyer’in hikayelerini anımsatan filmin soundtrackleri de çok güzel. Ben E. King’ten dinleyin: Stand by me

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Mayıs doğumlu, boğa burcu, pek sevgili adamım Bouli Lanners’ın dünyanın geri kalanını umursamadan yaptığı Eldorado adlı bu garip film bir gezi filmi değil. Aslına bakarsanız yol filmi de değil. Ancak yolda olmak zorunda kalıyorlar bir şekilde. Evine giren esrarkeş hırsızla arkadaş olan adam kendini bir türlü bu çocuğun hayatından kurtaramıyor. Bouli Lanners’in oynayıp yönettiği film bolca absürt diyaloglar içerirken Belçika’nın güzelliklerini bize sunmaktan da çekinmiyor. Lanners’ın dinginliği filme sinmiş. Renkler ve sesler olağanüstü güzel. Filmin 55. dakikasında sizi nazik narin zarif bir sürpriz bekliyor. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Yollarda olmak, herhangi bir mekanın adetine örfüne bağlı olmamak demek, yani özgürlük demek. Hiçbir yerin kaidesi kuralı sizi bağlamıyor ve siz her daim yoldasınız, bir yerden bir yere gidiyorsunuz. Amerikan kültüründe züppelerin toplumdan kaçışının bir yöntemidir yolda olmak ve zaten amaçlanan da varmak değildir bir yere, her daim yolda olmaktır maksat.

Gezmek ve yolda olmak birbirlerine yakın olsalar da başka şeyler. Gezmek amacı olsun veya olmasın bir nimetin karşılığına denk gelir. İyi yerler görmek, iyi vakitler geçirmek, iyi lezzetler tatmak şeklinde sıralayabiliriz bu nimetleri. Umduğunuz, ulaşmaya çalıştığınız bir şey vardır, bu bir iç ferahlığı bile olabilir. Yolda olmanın ise bir planı olmadığı gibi belirgin bir emeli de yoktur. Buradaki lezzet, bizzat yolda olmanın kendisi ve bunun sağladığı özgürlüktür.

Bazı kültürlerde yol ibadet olarak kat edilir. Kutsal yolculuk diye bir şey vardır mesela. Fransa’dan başlayıp İspanya’nın tepelerine uzanan Camino de Santiago parkuru 800 kilometrelik bir yürüyüş yoludur. Aziz James’in yolu olarak bilinen bu yol birçok etaplar içeren ve yürüyerek kat edilen bir Hıristiyan hac ibadetidir.

İslam kültüründe ise Safa ve Merve tepeleri arasında yürünür, sa’y edilir. Hacer validemizin oğluna su bulmak için çaresizce koşuşturduğu iki tepedir burası ve yaklaşık 400 metredir. Bu iki tepeyi sa’y etmek -Hıristiyan kültüründen farklı olarak- Allah’ın emri ile Hac ve Umre’nin bir parçası haline gelmiştir.  Ancak yine de hac yolunda olmaktan, Kabe yollarına düşmekten bir sevap beklenir. Niyet halis olduktan sonra, iyiliğe doğru adım atmak ibadet olmasa da kültürümüzde sevap sebebidir. Yol kavramıyla alakalı olarak bir de tasavvufta seyr-i süluk var, ama ona şimdilik hiç girmeyelim.

Günümüzde gezmek macera arayışının, belki bir kaçışın sembolüdür. Yolda olmak ile gezmek birbirine yakınlaşmıştır, iç içe girmiştir. Gezmek deyince hemen aklınıza sırt çantalı turistler gelmesin. Onların büyük çoğunluğu tatilcidir, gezgin değildir. Ve zaten bahsini yaptığımız gezmek yaz tatilinde köye gitmek değildir. Ona zaten sıla-ı rahim deriz: eş dost ve akraba ziyaretinin yanında “tebdili mekan” etmektir.

Mekan değiştirmekte elbette ferahlık vardır. Nasıl olduğunu bilmesek de, gitmek, uzaklaşmak biraz, hani derler ya “kafa dağıtmak”, yeniden bir enerji verir insana. Bir de seyyahlar vardır, gitmek tutkusuyla dolup taşan. Seyyahların piri Evliya Çelebi’nin “seyahat ya Resulallah” hikayesini anlatmaya gerek var mı?

Bize gezmek çok zaman lüks bir şeymiş gibi görünür. Derler ki işin gücün var nasıl gezeceksin. Çoluğun çocuğun var, okulun var, şu var bu var… şeklinde devam eden yüzlerce engel sayarlar. Gezmek için bol para ve bol zaman olması gerektiği düşünülür. Böyle düşünenler ömürleri boyunca paraları ve zamanları olsa da gezemezler zaten. Onlar baştan kaybetmiştir. Çünkü gezmek öyle bir şey değildir. Bazen gezmek aylık akbil doldurtup İstanbul sokaklarını turlamaktır. Sultantepe’ye çıkmak oradan İcadiye’ye sallanmak ve laik teyzelerin pis bakışları arasında Kuzguncuk’tan geçmektir. Bazen İkitelli sokaklarında yürümek, bazen Güngören sanayi sitesinde plastik kokuları arasında “insanlar burada ne yapıyorlar” diyerek bakınmaktır. Gezmek her şart altında olabilen bir şeydir. Hiçbir şey yapamadığında iş çıkışı Balat’a yürümektir mesela, en yakın parka bir iki dakika yürüyüp gelmektir veya. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Hasan Amca, Kırklareli – Vize’nin bir köyünde tek başına yaşayan, ormancılık ve arıcılık ile uğraşan bir adam. Karısı onu terk ettiğinde çocukları henüz küçükmüş. İnşaatlarda çalışır, bir yandan da küçük çocuklarına bakarmış. Karısından ayrılması onu yaralamış besbelli, bu yüzden bir daha evlenmemiş. Hem başka bir kadının çocuklarına bakabileceğini düşünmemiş bile. Nihayetinde büyütmüş çocuklarını, yatılı kurslara vermiş şimdi onları, hafızlık yapıyorlar.

Hasan amca mübarek bir adam, onun yanında huzuru bulmamak elde değil. Ve ilginçtir, Hasan amca ne anlatırsa anlatsın, anlattığı şeyde illaki mizah olur. Bu sebeple gençler Hasan amcayı çok sever. Bize inanılmaz gelen, bizi hayrete düşüren o kadar çok yaşanmış hikâyesi vardır ki. Hasan amcanın kendisi, anlatışı, duruşu, gülüşü, hatta dirseğine yaslanıp saatlerce uyuyabilmesi bile bir hikâyedir aslında. Tam bir nüktedan, hiçbir espriyi kaçırmaz. Sakalıyla, takkesiyle, bol şalvarıyla, o köy evinde, kuzine sobasında tarhana pişirirken size öyle bir espri yapar ki afallar kalırsınız. Evet öyle; bir köyde, ak sakallı bir amcanın 3G ile, wireless ile ilgili mükemmel espri yaptığını görseniz, siz de şaşırırsınız.

Misafirperver biri aynı zamanda… Önceki sene, kamp için Kırklareli’ne gittiğimizde, yola akşam çıktığımız için bir gece Hasan amcada konaklamıştık. Geleceğimizi öğrenince bizim için koca bir tencere süt pişirmiş. Bu sene, bir Kırklareli kampı daha düşünmemize rağmen, dayanamadık, Hasan amcayı erkenden bir ziyaret edelim dedik arkadaşım İbrahim’le. Bir Cuma sabahı erkenden yola çıktık. Bir program falan yapmadık. Gidecektik, Hasan amcaya misafir olacaktık. Kaç gün kalırdık, ne yer ne içerdik, düşünmedik. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Yassı Ada’da kamp yapma fikri girmişken akıllarımıza, bizim gibi tutkulu ve macera arayan insanlar için yapacak pek bir şey yoktur. Yassı Ada’da kamp yapılacaktır. Yedi kişilik kamp ekibinin son gün yarısı dökülse de, arkadaşların çoğu gelmese de (gelemese dememi yeğlerlerdi) yedi kişi iken ancak üç kişi gidebilsek de, gitmeyi kafamıza koymuştuk bir kere. Ve çıktık yola. Issız bir adada kalacaktık, kimsenin yaşamadığı, pek uğrayanı olmayan bir adada.

Akşamüzeri Eyüp’ten bizi bekleyen tekneye üç kişi olarak binip yola koyulmuştuk. Henüz yeni açılmışken unuttuğumuz şeyler olup olmadığını kontrol etmek bakımından unutulması muhtemel olan çay kaşığı ve benzeri şeylerin alınıp alınmadığını sorgularken en önemli şey olan ekmek ve suyu unuttuğumuzu fark ettik. En yakın limana yanaşarak bu eksikleri de tamamladıktan sonra yolumuza devam etmeye başladık. Ama ekmek ve suyu unutmuş olmamıza biz bile inanamamıştık. Bizi getiren tekne geri dönecek biz ise kimsenin olmadığı bir adada üç gün kalacaktık. Bir şeyler unutmak bizim için çok kötü olabilirdi.

İlk defa tekne yolculuğu yapacak olan ben gayet heyecanlıydım tabi ki. İlk bir saatlik yolculuğumuz İstanbul siluetini temaşa ederek geçti. Ekibimizin tarihçisi, hukukçusu ve geleceğin siyasetçisi Cem bizlere Süleymaniye minarelerinden, Yavuz Selim Camiinden, kilise ve tarihi yapılar hakkında anekdotlar aktarırken gökyüzündeki aydınlık yerini karanlığa bırakmak üzereydi ve yol tükenmekteydi. Kaptanın arkasına bakıp bizim tedirgin halimizden dolayı gülümsemesini yine tedirginlikle karşılıyor, “acaba devrileceğiz de kaptan bize gülerek çaktırmamaya mı çalışıyor” diyerek espri yapmakta, boğaz çıkışındaki dalgalarda sallanan teknede güneşin batışını seyrederek ferahlamaya çalışmaktaydım. Sertifikalı kaptanımız ve ekibimizin demir başı Yusuf bizi yol hakkında bilgilendiriyor, ara sıra tekne kaptanı ile sıkı bir muhabbete dalıyor, denize ve tekneye alışık olduğunu ispatlarcasına rahat hareketlerle teknenin uç kısmına gidip Captain Black sigarasından sıkı bir duman asılıyor…

Hava iyice kararıyor. Yassı ada uzaktan görünmeye başlıyor. Deniz gayet dalgalı. Zar zor iskeleye yanaşıyoruz. Bu arada adada birkaç kişinin olduğunu görüyoruz. Birkaç balıkçı, ağ atmışlar ve çok dalgadan dolayı açılamayınca adada konaklamak zorunda kalmışlar. Eşyaları alıp kamp kuracağımız mekana doğru gitmeden, evden getirmeyi unuttuğumuz ama tekne kaptanından ödünç aldığımız çaydanlığı da unutmuyoruz tabi ki.

…yazının devamını okumak için tıklayın.

Rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin hazırlanmasının ardından Kültür ve Tabiat Koruma Kurulu’ndan onay alındı. 14 Eylül 2006 tarihinde caminde gerçekleştirilecek restorasyon çalışmaları için ihale yapıldı ve ardından da caminin iç, dış, kubbe ve minarelerinde restorasyon çalışmalarına başlandı. Restorasyon dolayısıyla ibadete kapatılan camideki çalışmaların bu yıl sonunda tamamlanması öngörülüyor.” demiş ağabeyler…

Fatih Çarşamba’da bulunan Yavuz Sultan Selim Camii’nden bahsediyorlar. Yedi tepeden birine yapılmış olan bu caminin enfes Haliç manzarası vardır. Her hafta mutlaka gider, dış avludan Haliç’i ve karşı kıyıları izlerdim. Gerçekten çok sevdiğim bir mekandır. Ancak tamirat sebebi ile etrafı çevrili olan cami ve avluya uzun zamandır giremiyoruz.

Bu hafta yine oralarda dolaşırken, buraya girmek için yılsonuna kadar bekleyemeyeceğimi, içeriyi çok özlediğimi hissettim. İlk önce arkadaşımla şaka olarak bahsini yaptığımız “gerili 3 metrelik demir hattan içeri atlama” planı güvenlik görevlisinin yerinde olmayışı ve özlemin ağır basması sebebi ile ciddiye dönüştü. Güvenlik kulübesinin hemen yanında bulunan kapının kilidin açık kalmış olmasından faydalanarak, herhangi bir atlama fiili gerçekleştirmemize gerek kalmadan içeri girebildik. Hava karanlık olduğundan etrafta dolaşan birkaç işçi bizi görmedi, ya da yabancı olduğumuzu fark etmedi. Hızlı ve sessiz bir şekilde avlunun son taraflarına doğru ilerleyip, Haliç’i en güzel gören bir yere mevzilendik :)

Çok heyecan vericiydi. Haliç harikaydı. Akşam harikaydı. Martılar harikaydı.
Sonra ne mi oldu? Yaklaşık yarım saat sonra bizi fark eden görevli tarafından kibar bir şekilde kovulduk :) Tabi yarım saatte zevkimizi almıştık zaten. Bu hafta aynı şeyi yeniden deneyeceğim, bol şans dileyin :)

Sayfa: 11 2 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi