top-image

Genç Dergisi kategorisindeki tüm yazılar listelendi...

Önceki yazıda internetin geçmişine bakıp birçok alışkanlığın IRC ile elde edildiğini ve ortaya konuşmanın sosyal ağlar için vazgeçilmez bir durum olduğunu söylemiştik. Bu yargıyı doğrulaması bakımından ICQ ve MSN Messenger’dan bahsedebiliriz. İkili iletişimden ötesine geçemeyen ICQ, 99’da MSN’in doğuşu ile pazar payının büyük bölümünü kaptırdı ve bu makas giderek açıldı. Facebook’a kadar dünyanın en çok kullanılan anında iletişim aracı olan MSN, kendini geliştiremediği ve bir iletişim aracından öteye geçemediği için hızla kredisini tüketip ICQ’nun kaderini yaşamaya mahkûm oldu. Son zamanlarda şirket yazılımın alanını ve etkileşim mantığını geliştirmeye çalışmışsa da paylaşım ve ortaya konuşma mevzusunu çözemediği için yeterli ilgiyi görmedi ve eski kullanıcıların yeniden MSN’e dönmesi mümkün olmadı. İkili iletişimden çoklu iletişime geçerken bu iki araç hala varlıklarını sürdürse de artık bir fanteziden ibaretler. Kullandığımız sosyal ağ teriminin çoklu iletişim araçlarıyla birlikte hayatımıza girmesine rağmen sosyal ağların atasının IRC olduğunu tekrardan söyleyip asıl meselemize dönelim.

Anlattığımız süreç sonucunda, günümüzde internet haberciliği, sosyal medya uzmanlığı gibi etkin ve önemli alanlar oluştu. İnsanların bir kısmı klasik haber araçlarından bilgi edinmeye devam etmekte ısrar etse de, bir kısmı haberleri sadece internetten takip ediyor. Firmalar reklam bütçelerine artık interneti de dâhil edip sanal dünyaya yatırım yapıyorlar. Sosyal medyada olup bitenler siyasilerin gündemine yansırken, siyasetin gündeminde ve dilinde olan şeyler de bazen klasik bilgi kaynaklarından önce internette kendisine yer buluyor. Köşe yazarları halkın tepkisini ve eğilimini anlamak için sokağa bakmak yerine artık Twitter’a bakıyor. İşte problem de burada başlıyor. Halkın eğilimlerini anlamak için sanal dünyadan veri toplamak veya sanal dünyada olup bitenleri halkın gündemi sanmak komikliğine düşüyor analistler çoğu zaman. Sanal dünyada bir olaya şu şekilde tepki verilmişse demek ki insanlar böyle düşünüyor, şeklinde üretilen fikriyat, bunun üzerinden geliştirilen yorum, gerçeği yansıtmaktan öte çarpık bir sonuca götürüyor.

Bunun en bariz örneği Van depremi konusunda yaşandı. Birkaç yüz adet kendini bilmez insanın “oh olsun” tarzındaki yorumları önce haber siteleri tarafından “insanlığın geldiği son nokta” olarak faş edildi. Ardından bu çirkin yorumları derleyip toplayıp yayın yapan siteler ortaya çıktı. Derken mesele siyasilerin kulağına kadar gitti. Birçok parti başkanı bu durumu kınayan açıklamalar yaptı, çirkin yorum yapan insanları lanetledi. Böylelikle bu çirkin yorumlardan –hiç alakaları yokken- halkın hepsi haberdar oldu. Hepimiz bu durumu lanetleyip yapılan şeyin kötü olduğunu söyledik. Yazarlar bu konu hakkında sayfalarca milyonlarca kafayı yemiş gibi çıldırasıya yazılar yazdılar. Çünkü kabul edilemezdi, depremde hayatını kaybeden insanlar için “ettiklerini buldular” nasıl denebilirdi, falan… İyi güzel de yapılan şeyin halk nezdinde bir karşılığı olmadığı gibi yapanların da temsil kabiliyeti yoktu. Birkaç yüz tane twit’i milyon kere kopyalayıp binlerce lanetleyip o kadar çoğalttık ki… Sosyal medyada ön plana çıkan şeyler genellikle sıradan olmaktan uzak absürd şeyler. Eğer bunların bir temsil kabiliyeti olduğunu düşünüyorsak internet aleminde başbakana yapılan hakaretleri de dert etmemiz gerekiyor. Irkçı grupların asmak kesmek hakkında yüzlerce yazıları var, Atatürk’e dahi küfür eden onlarca video var, PKK övgüsüyle bezeli binlerce yorum bulabilirsiniz. Bunlara bakıp “eyvahlar olsun” demek gereksiz. Eğer haber yapmak istiyorsanız milyonlarca sapıklık bulabilirsiniz sanal alemde. Ama bu absürtlüklerin halk nezdinde bir karşılığı yok.

Sokakta sıradan insanların konuşmadıkları, dert etmedikleri, gündeme almadıkları şeyler sanal dünyanın en çok konuşulan şeyleri oluyor çoğu zaman. O da ayrı bir garabet barındırıyor. Apaçık bir problem var. Ya sokağın hiçbir şeyden haberi yok, ya da sanal dünyanın sokaktan.

  Genç Dergisi – Ocak 2012

20. Yüzyılın sonlarına doğru insanlık bir şey keşfetti: İnternet. On beş yıl öncesine dönüp bakıldığında internetin ifade ettiği mana daha kısıtlıydı. İnterneti birbirinden uzak iki insan arasındaki bağlantı, olarak görüyorduk. Şimdi ise hayatın her alanına girmiş, bankacılıktan ticarete yaygın olarak kullanılan bir şey artık. İnterneti bizler ilk önce IRC ile tanıdık. İstanbul’a ilk internet kafeler açılıp da ayaklarımız buralara alıştığında mail kutumuza girip çıkmak yavaş bağlantılar nedeniyle on dakikayı buluyordu. Ve bazen mümkün bile olmuyordu. IRC protokolünün yavaş bağlantılarda sorun çıkartmayan hafifliği ve rahatlığı, sohbet sunucuları için kullanılmaya başlayınca yeni bir çılgınlık da başlamış oldu. IRC 1988 yılında icat edilmiş olmasına rağmen 1995 yılında esaslı bir sohbet platformunun olaya el atmasıyla yaygınlaştı. Bir çok insan ilk internet deneyimini IRC ile yaşadı.

İlk deneyimin chatleşerek yaşanmış olması, buradan edinilen alışkanlıklar, daha sonra üretilen sosyal ağ sistemlerin ana mantığını oluşturdu. IRC protokolünde insanlar hem özel olarak birbirleriyle sohbet edebiliyor, hem de ortak kanallar aracılığıyla ortaya konuşup herkesin erişimine açık yerlerde de muhabbet edebiliyorlardı. Sosyal ağlara bu minvalden bakarsanız, aslında bu mantığın aynen korunduğunu, bunun üzerine bir yapı inşaa edildiğini anlarsınız. IRC’de insanları ikili iletişimden daha çok cezbeden şey toplu iletişim kurabilme imkanıydı. Yazmış olduğunuz herhangi bir şeyi aynı anda yüzlerce belki binlerce kişi okuyabiliyordu. Ortaya konuşmak ilk burada başladı ve Twitter şuan bu durumun nihai noktası.

IRC sohbet sunucularında kolektif hareketler, gruplaşmalar oldukça yaygındı. Benzer ilgileri paylaşan insanlar aynı kanallarda toplaşabiliyor, belli bir alan çerçevesinde ilişkilerini ilerletip içinde bulundukları duruma göre bir dil kullanıyorlardı. Bu kolektif hareket etme mantığı, beraber bir söylemi muhabbeti döndürme rahatlığı Facebook’ta azalsa da hala var olan bir şey. Twitter’da ise beraber hareket etme, gruplaşma, çeteleşme durumlarına müsaade edecek bir yapıda değil. Burada herkes tek başına. Hashtaglar bir imzadan öte geçip insanları birbirine yaklaştırmıyor. Bireyselleşmenin, kendi karizmanı inşa etmenin kutsandığı, beraber hareket etmenin güçleştiği bir zamanın teknolojisi Twitter. Herkes kendi adıyla var ve herkes söyledikleriyle kendi adını inşa ediyor burada. Tıpkı bir yazarın bir kitabı tek başına yazması ve yazdıklarının kendi ismini inşa etmesi gibi. Tüm bunlar zamanın getirdiği bireysellik modasıyla örtüşürken, insanları beraber hareket ederek bir fikir üretmekten de yoksun bırakıyor. Tam tersine mail grupları bu manada verimli alanlar. Dışarıya kapalı olması, bireysellik inşaası ile alakasını kesiyor durumun. Popülerliği azalsa da mail grupları öteden beri varlar ve tüm mail protokol teknolojisinin sorunlarına rağmen işlevselliklerini korudular.

Sosyal ağlar IRC, Facebook ve Twitter’dan ibaret değiller elbette. Yerli ve yabancı yüzlerce sosyal ağ kuruldu. Yerel ve ilgiye özel binlerce, kimi popüler kimi atıl proje çıkmış olsa da ortaya, tüm bunlar IRC’den bize miras kalan ortaya konuşmak durumu üzerine inşa edildiler. Ortaya konuşmanın cezbediciliği insanların yapıp ettiklerinizi ve söylediklerinizi anlık olarak izlemesinden ibaretti. Gelinen son noktada her kullanıcı kendi sahnesine çıkıyor artık. Herkesin karşısında konuştuğu (hayali de olsa) bir kitlesi var.

Tahminim odur ki, gelişecek süreçte sosyal ağlar insanların söylediklerinden başka yapıp ettiklerini daha fazla ortalığa dökebilme imkanı sağlayan teknolojiler geliştirecekler. Bu süreç hiç değişmeden yeni paylaşım alanlarıyla güçlenecek. Bunların faydaları olabilir elbette, ama zararları da var. Sosyal medyanın ürettiği değerin, bilginin gerçekliği sorunu var mesela en başta. Bir mesele eğer Twitter’da trend oluyor ancak hiçbir minibüste konuşulmuyorsa, orada bir sakatlık vardır, değil mi? Asıl bahsetmek istediğim ancak bir türlü gelemediğim konu aslında budur. Bir başka yazıda inşallah.

Genç Dergisi – Aralık 2011

İslamcılık fikriyatından neşet eden, İslamcıların emekleriyle ortaya çıkarılan yüzlerce mesele son birkaç on senedir tartışılıyor. Daha öncesinde mezheplerle alakalı meseleler tartışılıyordu. Bundan daha önce de itikadi meseleler… Ve artık özgürleşme ve teknoloji ile birlikte hiçbir ayrım ve salahiyet aranmadan İslam’la alakalı meseleler herkes tarafından tartışılabiliyor, herkesin elinde kendi fikir ve görüşlerini (yorum) söyleme imkanı var. Yorumların bir çoğu usül zemininde hayat bulma imkanından yoksun ve hatta usulün anlamsız olduğuna kâni görüşler bile var.

Herkesin her şey hakkında bir fikri ve yorumu olduğu, herkesten sayamayacağımız büyüklerin ise kesin ve yanılmaz önermeleri bulunduğu bir vakit bu içinde bulunduğumuz. Artık özgür bir toplumda yaşadığımız için bu özgürce serdedilen görüşlere, yorumlara saygı duymak bir modern insan vazifesi. Biz de vazifemizi yerine getirip Facebook Akaid Dersleri Yönetmeliği’ni saygıyla selamlıyor ve zıvanadan çıkmadan asıl meselemize dönüyoruz.

Tartışmalar, modernizm eleştirileri, yeni fikirler, tüm bu şeyler bizi huzura kavuşturamıyorsa ne işe yarıyor? İrtibat kurduğumuz ilim kaynakları veya ilim adamları bizi Allah’a götürmüyorsa, kalbimize ağırlıktan başka bir şey vermeyen cedelleşmelerin ortasında bırakıyorlarsa neden varlar? Tadı tuzu olmayan soğuk bir İslamcılık mı bizi daha iyi Müslüman yapacak?

Müslüman olmanın lezzetinden huzurundan yoksun oluşumuzu açıklamak için televizyonlarda, gazetelerde ve sokaklarda konuşulan şeylere baksak yeterlidir sanıyorum. Gündeme aldığımız meselelerin ruhundan bihaber, mevzunun cesedi üzerine müteala yapmaktayız. Bir ruhu, bir lezzeti, manevi soluğu olmayan sohbet halkaları, kuru ve teknik malumatlar tüm bilgi edinme yollarımızı tıkamış durumda. İlginç bir şekilde günümüzde makbul olan da bu.

Müslüman olma aşkının lezzetinin boşluğunu anarşist ve sosyalist heyecanlar kapatıyor, devrimci/aktivist/ eylemci ayakları revaç buluyor bu günlerde daha çok. Fikre önem veriyoruz vermesine de bu zıkkımın kökü fikirler bizi Allah’a götürecek mi sorusuna cevap veremiyoruz. Bilgi, zeka ve akıl sahibi olmaklığımızdan dolayı “akletmek” konusundan yırtacağımızı sanabiliriz ama ben akletmenin sadece akılla yapılan bir şey olduğundan emin değilim. Kurak bir gönül nasıl akledebilir ki.

Gönlü besleyen menbalara ulaşmak eskisi kadar kolay değil elbette. Uzun ve zorlu yolculuklara çıkmak gerekiyor belki. Batı aklına/tarihine göre yolculuk kavramı sürekli bir gidiş, bir ayyaşlık, bir kendini bilmezlik barındırıyor. Devamlı yolda olmak hâli, bir yere bir mekana ve fikre bağlı olmamanın cezbediciliğinden hayat buluyor. Aksine bizim yolculuklarımızın avarelikle bir alakası yok.

Yolculuğun bizzat kendisi değil, yolculuk sonunda varılan Hira ve orada elde edilen huzur önemli daha çok. Müslümanın yolculuğu yolda olmanın lezzetinden beslenmiyor yani, yolun başında ağza çalınan o tat sadece teşvik pirimi. Bir hazcılıktan bahsetmiyorum elbette, asgari Müslüman olmanın huzurundan bahsediyorum. Çilenin ve yaşamak meşakkatinin üstünü örtemediği bir huzurdan…

Tüm bunların üstüne esas soruyu yeniden sormakta fayda var. Beni kim/ney Allah’a götürecek? Televizyonda teravih namazı tartışması yapan hocalar mı, mahalle camisinin imamı mı, o koca ciltli fıkıh akaid kitapları mı yoksa? Falanca alimin fikirleri mi veya, filozofların öğretileri mi, öteden beri gelen ekoller mi? İbadetlerimiz mi, iyiliklerimiz mi? Soru da burada cevap da!

Biz Fethi Gemuhluoğlu ne demiş ona bir kulak verelim: “Akıl kutsaldır beyler! Din-i mübin, akıl sahiplerine teklif edilir. Din-i mübin, şeriat-ı garra; akıl sahiplerinedir teklif… Fakat akıl, akılsızlara gereklidir. Aklı olanlar, aşkı seçsinler ve aklı terk etsinler. Akla malik oldukları halde…”

Eylül 2011′de Genç Dergisi’nde yayımlandı

Üç aylara mı girdik, ah Ramazan mı yaklaştı, hemen televizyonları doldurup şu cahil halkı aydınlatmalıyız, kandillerin bidat olduğunu bağıra çağıra söylemeliyiz, diye düşünen muhterem hocalarımızın sayısı günden güne artmaya başladı. Sadece hocalar değil, iki kitap devirip birkaç modern okuma yapan abiler ablalar acayip heyecanlılar bu günlerde. Çünkü söyleyecekleri çok orijinal şeyler var, içleri içlerine sığmıyor mübareklerin. Sosyal medyada şu tarz şeylere rastlamak oldukça mümkün: “arkadaşlar, dostlarım, sevgili spartalılar: kandiller bidattır!”. Vay canına, vay canına, işte bu! Oy gadanı alim senin, diyesi geliyor insanın. Tabii “kandil bidattır” mevzusu, okuma yapmaya başlayan salikin ilk dersi, arkası geliyor sonra: “salat-ı tefriciye okunmaz: günah”, “ayol bu tespihatların adetleri de uydurma”, “kabirnur namazı da nereden çıktı tü tü neüzübillah” vb. şekilde devam edip gidiyor. Salik okumalarını tamamlayıp zirveye vardığında, yani facebook’ta 500 takipçiye ulaştığında, derin okumalar sonucu elde ettiği bulguları bizimle paylaşmak lütfunda bulunuyor: “sevgili spartalılar: peygamberimiz de normal bir insandır, bizden bir farkı yoktur”.

Buradaki birinci problem şu: her ne kadar İslamcı da olsalar bunları dile getirenlerin yaklaşımları tıpkı sosyalistler gibi. Tepeden inme bir öğreti ile halkı adam etmek, bilgilendirmek, hurafelerden sıyırmak istiyorlar. Halk zır cahil, kör bir batağa saplanmış, sayın hocalarımızın vaazlarıyla hakikate ulaşacaklar… Kafa böyle. İkinci problem ise halkın bilgeliğinden yoksun olmaları. Doğruya ulaşmak için matematiksel bilginin moda mod yaklaşımın yeterli olacağını sanıyorlar. Biraz salak olsaydım ilahiyatta öğrendiklerim neticesinde benden de benzer vik vikler sadır olabilirdi. Çünkü iki tarih bir fıkıh kitabı açtığında önüne, benzer şeyler söylememek işten bile değil. Ama biraz sosyoloji biliyorsan, biraz sokağı tanıyorsan, kitaplara gömülüp kalmadıysan yani halkın içinde yaşıyorsan, anneannenle dostsan mesela sana soba başında hikayeler anlatıyorsa ve benzer meselelerin zaten altı yüz yıldan beri tartışıldığını biliyorsan öyle kafana göre vikleyemezsin. Mevzuyu anlamanın yolu da halka karşı saygılı olmaktan geçer, ceddinin bir bilgiyle değil bilgelikle donandığını keşfetmekten geçer. Söylediklerim ne halkı putlaştırma çabasıdır, ne de gerçeği reddetmektir. Sadece anneannemin hurafelerinin modern bilincin hakikatlerinden daha kayda değer bir gerçeklik barındırdığından bahsediyorum. Daha iman dolu bir karşılığı olduğundan bahsediyorum. Ve zaten modern aklın tekamül etmiş bir akıl olduğu tezi parlak bir saçmalık olarak önümüzde duruyor.

Hurafeye karşı saldırı pozisyonu alan modern bilinç yeni ve parlak hurafeleri için yaşam alanı açmak istiyor aslında. Üstelik bizim hurafelerimiz hakikatin gölgesiyken, bu yeni yetme modern hurafelerin ne idüğü belirsiz. Gidip bir ağaca çaput bağlamam ama televizyon programında çaput bağlayanlara sayıp söven sonra da Passat’ının vitesine tespih dolayan adamdan daha çok saygı duyarım o çaputçu teyzelere.

Çok küçük yaşlarda hocamdan dinlediğim bir hadise bunca zamandır hiç aklımdan çıkmadı. Hocam hafızlığa yeni başlamış bir çocuk olduğu halde, bir bayram tatilinde İstanbul’dan memleketine gitmiş. Namaz kıldırabilecek kimse olmadığı için babasının da olduğu bir cemaate imamlık yapması icap etmiş. Nasıl olmuşsa ilk rekatta Kevser suresini, ikinci rekatta Nas suresini okumuş.  Ama ikinci rekatta birinci rekattan daha az okumak icap eder, diye bir bilgiye sahip olduğu için Nas suresini yarısına kadar okumuş. Tabi namaz bitince cahil babası itiraz etmiş. Demiş evladım neden okumadın surenin hepsini. Bilgili çocuk da anlatmış tabi bildiklerini, olur mu hiç demiş, ikinci rekatta birinci rekattan az okumak lazım. Tabii daha sonra bu çocuk öğrenmiş yaptığı şeyin yanlış olduğunu. Kısa surelerin o şekilde bölünmemesi gerektiğini… Ama asıl mesele babasının kendisine o gün dedikleri: “Evladım, ben cahil bir insanım, bilmem anlamam bu işlerden, ama şunu biliyorum ki o iş senin dediğin gibi değil.”

Kapiş?

Ağustos 2011′de Genç Dergisi’nde yayımlandı.

 

Artık sözün gözle görülür bir değeri var. Kelimelerin kavramların bir ederi var. Bu işlerin piyasasının oluştuğu bir dönemdeyiz. Yeni fikirler yeni kavramlar doğuruyor, yeni sözler hayatın içinde anlam buluyor. Ama arka planda kıran kırana bir kavramlar savaşı da var ki dikkate değer. Avrupa’da üretilen kavramlar, ithal kavramlar çoğu kez sorgusuz sualsiz hayatımıza girebiliyorlar. Onlar üzerinden tartışıp onlar üzerinden fikir yürütmeye çabalıyoruz. Kavramı kim ürettiyse, o kavramın hakları da aslında onların elinde. Demokrasi kavramına ucundan değinsek bile bir ton patırtı kopar. Batı demokrasiyi ürettiği için demokrasiyi yayma ve taşıma haklarını da kendisinde görüyor mesela. Herhangi bir Müslüman toplum herhangi bir topluma demokrasi götürmek için yollara düştü mü? Ama batı her türlü numarasını çekip demokrasinin kadim sahibi olarak demokrasi kuryeliği yapıp durmakta… Bazen ambargolar, bazen savaş uçakları ve bazen de bombalar bu iş için kullanılıyor. Kültür emperyalizmi dediğimiz şeyin bir parçası olarak görebiliriz bu kavramlar savaşını. Ama artık teknolojinin getirileri ile birlikte savaşın mecrası değişmiş görünüyor. Global ve yerel ölçekte fikirler ve kavramlar hayatın her alanında bir çatışma bir savaş taktiği olarak kullanılacak bundan böyle. Ben buna kavramlar borsası diyorum. Fikirlere bir değer/eder/fiyat biçmem de bundan dolayı.

Yeni durumlar yeni ihtiyaçları ortaya çıkarırken yeni ihtiyaçlar yeni terimler üretiyor. Eskiden evimizi taşıyacağımız zaman eş dost birkaç kişi toplar, bir elden hallederdik bu meseleyi. Ama şimdilerde işi daha pratik ve profesyonelce çözme arzusundayız. Bu bir durum! Bu durumla birlikte ortaya bir ihtiyaç çıkıyor: bu işin pratik, zararsız ve profesyonelce halledilmesi. Bu da bir ihtiyaç! Bu ihtiyaç da bizim için şöyle bir terim/kavram üretiyor: evden eve nakliyat. İşte tam da bu anda savaş başlıyor. Evden eve nakliyat denilince akla ilk önce kim gelecek? Bu terim söylendiğinde akla ilk önce gelmek isteyenlerin, bundan faydalanmak isteyenlerin çatışmaları ve rekabetlerinden ortaya bir piyasa çıkıyor böylelikle. Teknoloji bu savaşların daha belirgin ve göz önünde olmasını sağlıyor. İnternette arama motoruna yazdığınız bir kelimenin karşılığına kendi fikir/firma/ürünlerini koymak isteyenlerin rekabeti hedef kavramın fiyatını ve piyasa değerini belirliyor. Arama motorunda istenilen bir kavram/kelimenin ilk karşılıklarından biri olmak çok önemli ve para eden bir şey.

Bu örnekleri hayatın tüm alanlarında fikir ve kavramlar üzerinden yapılan mücadeleyi daha iyi anlatmak için verdim. Yüzyıllardır alttan alta süren bu mücadele artık birçok imkânla birlikte gün yüzüne çıkmak zorunda. Şartlar bizim lehimize elbette. Demokrasi deyince, insanlık, medeniyet deyince aklımıza neden Batı ya da Avrupa geliyor ki yani? Terörizm denince aklımıza Ortadoğu’nun gelmesini isteyen şebekler neyin peşindeler? Ürettikleri tüm negatif aşağılık kavramları yakamıza yapıştırıp yüce kavramları kendilerine bağlayan bir düşmanımız var anlayacağınız. Eskiden Müslüman denince akla Türkler gelirmiş ya hani, bu işte bizim bilek gücüyle söke söke aldığımız bir kavram. Müslümanlık kavramını İslam uğrunda kan dökerek kendimizle özdeşleştirmişiz bir şekilde. Bu iyi ve etkili bir örnek!

Kavram ne kadar yayılmacı bir politika izlerse izlesin, ne kadar çok medeniyete intikal etmiş olursa olsun onun telifi üreticisindedir. Kavramı üreten, kavramını kabul ettiren aslında er meydanına şartlarını kendisi belirlemiş olarak çıkıyor. Fransa’da her yıl çatır çatır kavram üretilir mesela, dünya borsasına yayılır. Sonra biz bunlar üzerinden düşünmeye ve tartışmaya başlarız. Böyle olunca da sahaya bir sıfır yenik çıkarız. Laiklik kavramının içinden bir türlü çıkamayışımız, tartışmaların bir türlü sonuca ulaşmaması da bundan dolayı. Başkasının pistinde dans etmenin zorluklarını yaşıyoruz yüz yıldır. Kendi pistimizi inşa edersek, şartları biz belirleriz. Arkamızdan nal toplarlar sonra, iyi olur. Eksen kayması gibi kavramlar üretirler elbette, sonra kavramlar savaşı başlar, bunlardan bahsediyorum. Sonuç: Uykum geldi.

Mayıs 2011′de Genç Dergisi’nde yayımlandı

 

bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi