top-image

Deneme kategorisindeki tüm yazılar listelendi...

Sesi kısılmış bir çığlık sakladım derinimde. Çıkmazlardaki zikzaklarım, var ya da yok olma yolunda birer mesaj belki.
Ardım sıra gelen cansız bir ceset var, acı çeken bir kalp ve yorucu bir beyin var ellerimde. Beni yorabildiği kadar yorması için mühlet verdim aklıma. Sonrasında gelir koklarım çiçekleri, kırlarda koşar eğlenirim belki.

Aldığım her nefesi ciğerimde kilitliyorum, ağır düşünceleri sandıklara koyup, takvim yapraklarını biriktiriyorum.
Olması gerektiği gibi olmalı diyorum sonra. Ellerimi açıp dua edemiyorum belki ama, bakınca her halim dua benim.

Ne olacak bilemem. Sadece sessizce düşünüyorum. Allah’tan her zaman yolumuzu aydınlatmasını diliyorum.

Bir tını sızıyor kulaklarımdan en derinime, özledim seni İstanbul..

Caddelerin, sokakların ne güzeldi.
Bazen bir yaz akşamı kadar çılgın, bazen bir yağmur sonrası kadar masum, dolu dolu gözlerin.. Göz yaşlarınla ıslanmıştım, aşkınla yanmıştım, taşlarını, ağaçlarını, akşamlarını ve o mavi gözlerini sevmiştim.

Gündüzünü alır gecene emanet ederdim, kara bulutlar ilişmesin diye sana.
Güneş doğarken sarı saçlarını okşardı, gecelerin hep hüzünlü, ben ağlardım sen ağlardın..
İstanbul’um sana doyamazdım..

Karanlık caddelerde yürümenin hazzı var, beni çağırışındaki heyecan var, seni özlemenin sızısı var hala derinimde bir yerlerde..
İstanbul akıl almaz, İstanbul haşmetli, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi..

Kara çarşafın kıyılarına oturup dalsam ne zaman mehtabına, rüzgarın şarkılar söylerdi, bazen gözlerin dolu dolu olurdu, lodosun yanağıma bir buse kondururdu..
Köşe bucak gezerdim seni, sana hikayeler anlatırdım, aşkınla yanardım, ışıkların, dökülmüş yaprakların ve sarı saçların ne güzeldi..
Her gece bir şiir yazardım sana, şimdi bir tını var aşkından hatıra kalan, en derinimde hiç durmadan çalan..

Ne zaman sana gelecek olsam, sende tam özlemiş olurdun beni, ne zaman sana varsam, akşamınla karşılardın beni, kıpır kıpır gözlerin yanardı..
Ben sendim, sen bendin; böyle söylerdin hani. Bensiz sokakların, caddelerin, yağmurun ve akşamların tadı olmazdı hani..
İstanbul aşk, İstanbul gece, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi.

Sarı saçlarına bulutlar konardı, mavi gözlerin beni arardı, hüzünlenince yaprakların solardı; güz olurdu, yağmur yağardı. İstanbul kayıp şimdi, gözlerim ağlamaklı..
Ay ışında yürümeye hasretim İstanbul, kaybettim seni ve özledim, ölesiye..
İstanbul’u kara bulutlar kapladı, İstanbul komploların kurbanı..
Sen yoksun İstanbul, saçlarım darmadağınık ve üşüyorum, yokluğuma az kaldı..

Aşkının lekeleri kaldı şimdi benek benek kalbimde, ellerim titriyor ve aklım gidiyor, bir tını çalmakta hala en derinimde..
Sana ulaşmak zor artık, kara bulutları dağıtacak takatim yok, mecalim yok sana varmaya, duygularım tüketildi, kalbim yırtık; öldüm İstanbul yokum artık..

Artık gülmeyeceksin sanki bana, bahar olmayacak sanki hiç. Düşlerimin kahramanı olman bana yetmiyor; sokaklarını, taşlarını ve aşkını özlüyorum, boğazımda demirden bir düğüm, İstanbul seni düşlüyorum..

Köşe bucak kaçsan da, git desende bana, beni sarmalayıp kaplamışken bitmiyor aşkım sana..
İstanbul bir efsane, İstanbul yara, İstanbul beni severdi İstanbul’un gözleri mavi..
Yoksun İstanbul, bitiyorum; yokluğuma az kaldı, kaçıyorum yaşamaktan, İstanbulsuz, aşksız yaşamaktan.
Bir matem oldun bana, sensizlik bir çığlık, dilimde vaveyla. Ne olur son bir kere daha yağ saçlarıma, benim için, yaptıklarım için sana..
Seni kaybettim, yağmuruna hasretim, ellerim kara, ne olur al; mezarımdaki son lale saçlarına kurdele..

İstanbul aşk, İstanbul gece, İstanbul tılsımlı, İstanbul beni severdi, İstanbul’un gözleri mavi.
İstanbul yalan, İstanbul sahte, İstanbul’un suçu yok; İstanbul sadece bir kelime…

Hatırlasana hani, küçücüktün sen bir zamanlar, ben de küçükken
İlk önce sevmeyi öğrendim ben, sen küfür etmeyi
İlk önce gülmeyi öğrendim ben, sen de kaşık tutabilmeyi

Hani el ele tutuşur şarkılar söylerdik, koşardık bahçelerde
Papatyaların ezilmesi incitirken beni, sen böcekleri ezerdin.

Hani babam balık getirirdi bazen, ben “gıdıklasam güler mi baba bu balıklar” diye sorardım, sen de bıçakla balıkların gözlerini oyardın.

En çok kuşları severdim ben, sen de solucanları

Bahçemize konan kuşlara yem atardım ben, misafirlerin ayakkabılarının içine solucan koyardın sen…

Huzuru bulamadım yokmuş kısmette, kendime ve sana söz vermiştim ama kusura bakma anne. Aklımı yırtmak zorundayım. Ama suçlu ben değilim anne. Çok söyledim dokunmayın bana diye. Dokunmayın dedim bana, aklıma.. Aklım korkutuyor beni, zekamı ve aklımı kullanmayalı uzun zaman oldu, aklımın karanlık mahzenleri çıkmasın istiyorum açığa.
Aklıma saldıran orduların ruhunu öpeyim ve aklıma tırmanan kalpsiz süvarileri. Mantık deyip, gerçek deyip öten sevgisiz askerler, sizinde ruhunuzu..

Durumumu bana hiç sorma anne. Bunlar nereden bilsinler sevgiyi, aşkı, şehrin karanlık caddelerinde geceleri yürümenin tadını nereden bilsinler. Bir çiçeği koklamanın zevkini, var olmanın hazzını..
Bir salya sarmış akıllarını fikirlerini. Mevlana’nın sevgisini nereden bilsinler, öyle değil mi?

Yıllardır anlatamadım derdimi, kendimi, modern yaşamın yetiştirdiği modern insanlara. Bir monotonluk saplandı anne, sağcısına, solcusuna, İslamcısına vesaire. Modern tekniklerin, süslü laflar edebilmenin, adam yetiştirmenin karizmasında bizim ahali.
Belki anlatmamalıydım bunları, ama bir refleks, oldu bitti her şey. Uzun zamandır sıkı sıkı tuttum aklımın kapısını, şimdi yırtılan aklımın püskürtülerini durduramam kusura bakma anne.

Yok yok anne, anlatamayacağım herhalde. Bir yemen türküsü, bir aşk şarkısı tutturdu çekti gitti aklım bedenimden. Aklıma saldıran ordular, akıllarındaki pislikleri mumyalamışlar; yüzyıllar geçse de bozulmasın diye.
Çok tırmaladım, yoruldum, modern hayatın modern adamlarına sevgiyi anlatamadım, sevgi üzerine kurulu bir hayatı anlatamadım anne.
Geceleri yıldızları saymayı, bir seher vakti semaya bakmayı, yaprakları, ağaçları, böceklerin gözlerinin rengini, anlatamadım anlatamam anne.

Bu donuk ve sönük ortamın ortasında ruhumu titreten aklımı irdeleyen olaylar damladı peşpeşe benliğime anne. Bir kopuntu, bir pıskırtı, etrafım sönük cümlelerle dolu anne.
Şekil vermenin, fikir vermenin karizmasındakilere, düzeni adam etmeye çalışanlara, bilmişliğin endamında olanlara anlatırsın anne, anlattıklarını belki dinlerlerde; ama aptalcasındır sadece.

Gökyüzüne baktım, sıyrıldım gerçeklikten. Bir hayal ülkesinde olmak daha mutluluk veriyor sanki, modern hayat beni bunalttı mı ne?
Ahali toptan heykeltıraş, herkes toplum mühendisi. Renkler karmaşası, bir tutarlılık yok, hani estetik zerafet nerede, huzuru bulamadım yokmuş kısmette.

Hayal ülkemden ruhuma bir kaydırak, dikenlerle dolu her tarafı. Her kayan fikir yırtılmakta, bir acı çığlık ki sorma. Bir ara semtlerine uğradım akılların, ne kadar çok komplo var benim için ne kadar çok tuzak, bir bilsen anne.

Sözcükler bir kıllı, bir pis. Beni sorgulamaya çalışanlar yırttı aklımı. Bende isterdim anne, nazik, zarif şiirler yazmayı eskisi gibi. Ama ben dedim aklımın derinliklerinde korkunç yaratıklar uyur, en güzel rüyalarını aklımda görür. Dinleyen olmadı, süvariler surlarıma tırmandı.
Kaidelerin, teorilerin, duygusuzluğu kapladı hayatımı. Kopmak istiyorum, ağlamak istiyorum, sevgimi körelten, ruhumu deşeleyen robot ruhlu insanların aklını almak istiyorum.

Yoruldum anne, kötü fikirler işgal etti aklımı yine. Sendeliyor düşüncelerim, bedenim halsiz ve yorgun, karamsarım. Apansız salgılar işgale hazırlanmakta, sapık fikirlerin çığlıkları yankılanmakta kafamda, toparlanmalıyım, zira vakit daralmakta.

Önceleri güzeldi, kalbim aklıma hükmederdi. Yine kötü, ağır cümlelerim var, soğuk fikirlerim var. Sananelerin mantıksızlığına sövüyorum, aklım yırtılalı, kalbime hakim olduğundan beri. Hayata, güzelliklere, tat veren her şeye düşman olmaya az kaldı. Eski günlerdeki gibi kalbimden saçılan ışık nerede, huzuru bulamadım yokmuş kısmette.

Ne yapmam gerektiğini dahi bilmiyorum, sadece derinden bir sızı hissediyorum, bazen daralıyorum, çıldırası hallerle rotadan çıkıyorum, sürüyor ruhumu deli gibi aklım.
Bir paskal üçgeninde gibiyim, bir paradoxun bir kısır döngünün içindeyim.

Geriye sağ kalan güzel duygularım, sevimli hayallerim direnmekte aklımın işgaline. Elimden bir şey gelmiyor, yardım edemiyorum hayal ülkemin kahramanlarına. Suçlu ben değilim ama, beni yordular, aklımı yırttılar anne. Kaçacak bir yer kalmadı bana bu kentte, huzuru bulamadım yokmuş kısmette.

Tabuların acımasızlığı ürküttü beni, yazıyorum yine hunharca, delice. Dinlemeden çiçeklerin böceklerin söylediği aşk şarkılarını, koşturuyorum hayallerimi yüklediğim kır atı.
Sövgülerimi ehilleştirmenin, evcilleştirmenin çabasının yorgunluğundayım. Pencereyi açıp bağırmamak için, nükleer tesisleri vurmamak için, uyduları aklımla bozmamak için yazıyorum; yıkacağım tabuları, saplantı fosilleri bulmak için kazıyorum.

Onca işim varken çekilmiş bir köşeye cümleleri yudumluyorum, kırgın kalbimi adımlıyorum. Hayattan koptum iyice, alakam yok çevreyle, aklımın everestine çıktım duruyorum, aşklarımı gökyüzüne saldım oluk oluk kanıyorum.

Anlamamak, anlatamamak gibisi yok. Zor!
Miskin düşüncülerin, perişan olmuş duyguların anlatılmazlığı var, sessiz çığlıkların derinden gelen sansürlenmiş tatlı cümlelerin sıkıntısı var.

Gidişat eritmeden beni, büyük değişimlerin alnına en kutsal öpücüklerimi konduruyorum. Dağılan kalbimin kırıklarına basıyorum, vuslatı beklemek acıtıyor beni, yargılıyorum otoriteleri aklımda asıyorum..

Şehir yeni bir geceyi ağırladı, güzel bir akşamın ardından..
Siyah şapkalı adam için hayat yeni başlıyordu. Şehrin batısından yola çıkmış yavaş ve endamlı yürüyüşüyle sokak ve caddelerde ilerlemekte. Sokak kedileri ve martılar yine peşinde. Eminönü’nde esnaf dükkanlarını kapatmakta, işportacılar mallarını toplamakta. Birazdan son vapurda gelir. Siyah şapkalı adamın her gece gördüğü rutin görüntülerden biri. Birkaç balıkçı var sahilde, yavaşça sokuluyor yine yanlarına, fısıltıyla rasgele diyor onlara. Sokakların arasına dalıyor, yollarda yürüyen tek tük insanlar, kediler, hızla yanından geçip giden arabalar.. Bir pencereden içeri bakıyor, mutlu bir aile sofraya kurulmuş yemek yiyor. Birkaç sokak ötede her zamanki gibi çöpleri karıştıran, karton toplayan birkaç kişiyi görüyor. Yanından geçtiği park boş, önceki gece bankları mesken edinmiş sokak çocukları bu gece yoklar. Onları düşünüyor, uzun zamandır buradalardı, her gece yanaklarına öpücük kondurur yoluna devam ederdi, bu gece yoklar.

Siyah şapkalı adam bu gece hüzünlü, şehride bir hüzün bulutu kaplamış, sis çökmüş.
Şu karşıki tepeyi aşayım diyor kendi kendine, orada oturur biraz soluklanırım.
Birkaç sarhoşa rastlıyor, ellerinde şişeler sallanarak yürüyen birkaç gölge.
Yine o çocukları düşünüyor, hangi parktalar acaba bu gece.

…yazının devamını okumak için tıklayın.

Sayfa: 4« 1 2 3 4 5 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi