top-image

Deneme kategorisindeki tüm yazılar listelendi...

İşte bu gördüğünüz köprü ve üzerinde akan arabalar, bir damar ve damarda akan kan kadar sıradan akıyor, çalan kornaların kırılan bir kemik gibi ses verdiği akşamlarda martılar yüzünü kıbleye dönüp kanatlarını açarak dua ediyor, âminlerle birlikte bir küçük kuş kanatlarını yüzüne sürüyor ve göz kapaklarım kapanınca hasretle yanıp tutuşan kirpiklerim birbirleri ile musafaha ediyor.

Geceler boyu ceset topluyoruz, sabah olunca hiçbir şey olmamış gibi bizde bilet kuyruğuna giriyoruz. Geceler boyu âşık oluyor, pamuk şeker tadında cümleler kuruyor, çayın içinde kaybolan şekerin erimesine eşlik edip eriyor, acıyan yanlarımızı saklayarak damaklarda bir tat oluyoruz. Geceler boyu ceset topluyor, enkazın altında kutu kutu pense oynuyor, cesetlerden labirentler kurup yolu bulabilmesini umarak gülücüklerimizi bu labirentin içine salıyoruz. Hastalıklı gülücükler var suratımızda, gözyaşlarımızı damıtarak sunuyoruz konu komşuya, ağladığımız bilinmesin topladığımız cesetler görünmesin diye.

Sanki kırık bir misket yırtınarak dolaşıyor damarlarımda, sanki bir diken saplanmış damağıma, ben sustukça kırık misket hırçınlaşıyor, damağımdaki diken konuştukça batıyor. Saçını çekip durdurmak, silahımı çekip sıkmak istiyorum topuklarının bir karış yukarısına, ciğerlerime çekip boğulmaktansa izmarit gibi bileğime basıp söndürmek istiyorum acıların fiyakasını. Her seferinde sobeliyor hüzün, önünü arkasını ve saklanmayanı…

Kurduğum cümlelerin susamı eksik, gecelerimin uykusu ve gözlerinin buğusu eksik, hayatımın “sen”i, adıma yazılan şiirlerin “ben”i eksik. Dikenlerin gülleri, gülenlerin hüzünleri, ölenlerin öcüleri, selam verenlerin geceleri eksik. Konuşanların sözleri, susanların sessizliği, dostların gücü eksik. Gündüzler geceye kalb oluyor, bulutlar delik deşik.

Sana en çok ihtiyacım olduğu bir zamanda, omuzlarıma yaslanan sıcak bir cümle kur bana. Bir şeyler söyle bana, söyle ki dilimin düğümleri çözülsün. Sen başlarsan bir şarkıya mırıldanarak, eşlik ederim sana avazım çıktığınca bağırarak. Sen anlatmaya başlayınca başından geçenleri, konuşur ikna ederim yıldızları, artık hep gelirler uyuyakalmazlar geceleri. Bir kelime ol, bir fısıltı ol, bir tını kılığında sokul yanı başıma, tut elimden şekil ver aldırmaz asi akışıma. Sıkı bir cümle olup dökül suskunluktan kanayan dudağıma.

Sen bir harf söyle ben destan yazayım. Sen ses ver, ben uçup yamaçlara vurayım kendimi, akis olup yankılanayım. Yeter ki bir çizik at, oluk oluk kanayayım. Bir tespihe dizil, bir yaprak düşerken üzül ve ben bıkmadan anlatayım. Boş yanlarımı doldurmam için bir sözcük ver bana, seninle dolup seninle taşayım. Kef’ler çiz, kaf’lar yaz alnıma Kaf dağını aşayım, dönerken kır çiçekleri toplarım sana. Dönerken dünya, omuzlarıma yaslanan sıcak bir cümle kur bana…

- II –

Gecelerde yürüyen benim. Tanıdık bir yüz görebilme ihtimalinin olmadığı kadar gecede. Meyhanelerin ve işkembecilerin en işlek olduğu saatlerde, sarhoşların adımladığı kaldırımlar henüz kafayı bulmamışken ve taksi şoförleri muhabbet ederken yürüyen benim.

Nadir de olsa bazı evlerin ışıkları hala yanıyor. Renkli parıltıların olduğu evlerde televizyon izleniyorken sessiz karanlık odalarda birileri rüya izliyor. Kimsenin rüyası rahatsız olmasın diye insanlar geceleri susuyor. Her gece şehir karanlık kusuyor. Gecede yürüyen benim, seni arıyorum. Bir ses bekliyorum.

Her şeyin uzağındayım, adımı defterine yazan kızların, gülümseyen insanların ve yıldızların. Gecenin karanlığını alıyorum üstüme yorgan niyetine, kelimeleri kurban ediyorum bu aşkın diyetine…

Nefesin sese karıştığı anda ürküp gökyüzüne pırlayan utangaç ve yaralı bir kuştur aşk. Bir elif miktarı bir dudak ölçeği bir okyanus derinliğinde nameleri fısıldayıp kulağıma, aldırmadan kimsesiz yanıma ve bakmadan kurumuş dudağıma, sessiz bir orkestra eşliğinde alabildiğince susan, karşısında çıldırasıya susulandır aşk. Söyleyeni kayıp bir ağıt, cümlelerdeki sükût, bir adım daha atmayan bir mamuttur aşk. Kirpik kadar eğreti ve bir o kadar da dik başlıdır, ölümüne savaşçıdır…

Bineği hayaller olur yarenin hülyalar gezer, mutluluklar toplar eteğine rüyalardan, vuslatlar inşa eder dualardan. Yakar perdeleri en süslü yerinden, mesafelerden çalar, tutar zamanın elinden; nereden kopacaksa ve ne olacaksa olsun diye hemen. Ahenkli bir söyleyişle şarkılar mırıldanır sonra, ardında rüyalardan çaldığı hayaller, ceplerinde kimsesiz mektuplar ve şiirler… Sıkar avuçlarını uyumaya başlayınca, rüya arşivinden bir tutam mutluluk aşırır. Bitkin adımlarla giderken mırıldanır hüzne bulanmış dizeleri, üstelik yara beredir her yeri. İşte bu benim sesim onun nefesi, aşk kimsenin değildir kimsesi…

Uzun menzilli bir buse hediyem olsun diye dalından koparılmış bir güle, şekil veriyorum hecelere ve kınalardan güller çiziyorum eline, her zaman gül diye. Sudan bahanelerle yağıyorum şehrine, adımı sessizlik koyuyorum her gece. Köpüklü gökyüzünün altında, yere düşen susam kadar kutsal bir çiğ olup düşüyorum dudaklarına. Şarkılar beni çalıyor, kimsesiz hüzünler beni arıyor, gözlerin kapanıyor üstüme, bir tek kuşlar inanıyor sözüme. Kanatan sözcüklerin ehilleştirilmesi sadece bana kalmış gibi, aşkın alfabesinde sessiz harfler arıyorum. Susuyorum…

Beni bulamayan sadece sen değilsin. Radyo frekanslarında arıyorum kendimi. Cızırtılı düşüncelerle yan yana adımlarken zamanı, yağmur şehrin mazgallarına bırakıyor beni. Kaldırılan hiçbir taşın altında ben yokum, boğulasıya kısıyorum sesimi. Kimsesiz hüzünler beni arıyor. Beni bulamayan sadece ben değilim…

Utangaç aşklar göz kırpıyor, pervazsızca saçlarını savuran cümlelerimin yüzü kızarıyor. Her köşe başında bir umut doğuyor sonra, renkten renge bürünüp gözlerimde boğulan aşkların inadına. Yinede kimselere fark ettirmeden sessizce yağıyorum şehrine, sen gül diye. Yinede… Her neyse, kırılan aşklara aldırmadan gidiyorum işte…

Terk edilenlerin tutarsızlığı var hallerinde. Terk edilenlerin çıkmazları var düşüncelerinde. Asi duruşların, başka oluşların, zoraki umursamayışların sebebi bu aslında. İstediğini alamayan çocukların yere yatıp debelenmelerinden, inadına elbiselerini kirletişlerinden farkı olmayan bir asiliğin dumanı tütüyor gözlerinde. Üstünü kirleten çocuk, hırsından dolayı, kirlenmişliğinin bedelinin ne olacağını nasıl düşünemiyorsa öyle işte.

Filmlerden, dizilerden fırlamış karakterlerin suratına yakışmayan yapmacık mimiklerinin, havalı kızların aşağılayıcı bakışlarının, senin olmayan şeylerin çömezliği var üzerinde. Paylaşılmayan, avuçlarına bırakılıp kaçılmış bir acıyı pis sırıtışlarla örtmeye çalışmanın, intikam adına mutlu taklidi yapmanın mutsuz tablosu var. Bir başıboşluk var adımlarında, adımlarının ardında hesap sorma düşüncesi, yürüdüğün yolların çamurları var paçalarında.

Bırakıp kaçtıklarında, elinden tutan olmadığında adımlayacaksan çamurlu yolları, önceden gidenlerin kırılmış topuklarını görmelisin en azından. Taze umutların tükenişlerini görmelisin en azından. Yol kenarında duran, soğuktan elleri donan o bedenlerin hikayelerini görebilmelisin çamurlu paçalarına baktığında. Adının önünden dost ibaresi kalktığında, listelerden silindiğinde ismin, gideceksen eğer O’na git. Gideceksen eğer…

Kirli sokakların kaldırımında arama haysiyetini. Lüks arabaların koltukları kurtaramaz onurunu, tatmin edemez seni kahrolan gözler. Kibirli ve umursamaz her adımın batışın olur karanlığa, bataklığın lanet çekiciliği sarar ruhunu. Yalandan, ucuzdan tatlar kurtaramaz seni, kaçıramazsın kendini. Sahte gülümsemeler, şakacıktan mutlu olmalar, boktan aşklar, şerefsiz bakışlar arasında kaybolur değerli olan ne varsa. Sana dair olanları ucuz aşklara sattıkça, kaybediyoruz seni. Mutluluktan gözlerin parladıkça, göz bebeklerinin içinde feryat eden o çaresiz masum çocuğun sesi kısılıyor. Mutluluktan parladıkça gözlerin, adımlarına dikkat kesiliyoruz, yalan söylediğini anlamamak için. Mutluluktan gözlerin parladıkça, mutsuzluktan ölecek gibi duruyorsun. Ve şuh bakışlı kızlardan çaldığın gülümseme yapışınca suratına, ceset gibi oluyorsun.

- Her şey bu kadar kötü mü yani?

- Bilmiyorum, bundan sonra kimse için acı çekmek, geceler boyu küfürler savurmak istemiyorum.

- Bunların hepsi bana mı şimdi?

- Ah, onu da bilmiyorum. Şimdilik hepsini al, eski dostlarınla paylaşırsın.

- Çok acımasızsın biliyorsun dimi?

- Bu yüzden senin gibiler beni sevmezler.

- Bunları hak edecek bir şey yapmadım ben.

- Umarım öyledir.

- Orada mısın hala?

- ……..

(seni ikna edecek bir kelime yok lügatımda)

Cümlelerim biriktikçe, her zaman olduğu gibi içim acıyor yine. Bir müziğin ritmine kapılıp gittiğim anlar, patlama noktasına kadar kalemden uzak durduğum zamanlara denk gelir hep. Yeterince cümle biriktiremediysem, yeterince anlamsız bir acıya sahip değilsem, iş-güç dediğim şeyler ajandamı gün geçtikçe kabartmaya devam eden verilere dönüşüyorsa, durup dururken ağlayacak kıvamda değilsem, bir şeyleri özlemiyorsam, herhangi bir tınıda kendimi kaybedip tınının derinlerine inerek hülyadan hülyaya seken bir halim yoksa, hayatımda bir şeyler eksiktir muhtemelen.

Daha önceleri de karşılaştığım bu kısır durumun sebebi elbette kitaplardan uzak kalmaktı. Kitaplardı hayal dünyama yeni karakterler kazandıran. Kitaplardı uzun gecelerde hikayeler, şiirler yazmama sebep olan. Kitaplardı eski şarkıları yeniden hatırlatan, eski bir akşamdan kalan hatıraları yeniden canlandıran.

Kitaplar hayatımda büyük bir yere sahiptirler. Kitaplara zarif ve nazik davranılması gerektiğini düşünürüm. Bazı kitaplarımın her an lazım olabilir düşüncesiyle kütüphanemden hiç ayrılmaması gerektiğine inanıyorum. Aldığım kitabın ilk sayfasına aldığım tarihi ve nereden aldığımı mutlaka yazarım. Hiç yazarı tarafından imzalanmış bir kitaba sahip değilim belki ama bunu önemsediğim de söylenemez. Ancak kitapları ve yazarları sevmeme rağmen imzalı bir kitaba sahip olamadım işte. Küçükken kitap almak için Fatih Camii yakınlarındaki Mektup Dergisi Yayınlarına uğrardım. Özellikle kitap almak için gitmiyordum. Genelde geçerken dayanamayıp uğruyor, sonra dayanamayıp birkaç kitap alıyordum. Hatta Beyazıt’a ayakkabı almak için gidip Sahaflardan geçerken ne olduğunu anlamadan ayakkabı yerine kitap alıp geri döndüğümü, kitabı okumaya yoldayken başladığımı, onca biriktirdiğim ayakkabı parasını bir çırpıda kitaba yatırdığımı bile hatırlıyorum.

Mektup Dergisi Yayınları’na uğradığımı anlatıyordum. Küçüktüm, kitap okumayı seviyordum. Ve Mektup Dergisi Yayınları’nı keşfetmiştim, çünkü oradan istediğim kitabı daha ucuza alabiliyordum. Bir keresinde kitaplara göz atarken bir abla nasıl bir kitap aradığımı sordu. Sanırım bir cevap verememiştim. Sadece okumadığım, kapağı güzel bir kitap arıyordum. Zaten rafları dolduran kitapların çoğu Emine Şenlikoğlu’na aitti. O zamanlar Nesillerin Öyküsü, yine o seriden Küçük Kız adlı kitap çocuklar arasında bayağı meşhurdu. Sanırım serinin devamının basılıp basılmadığını merak ediyordum. O abla bana emir verircesine hangi kitapları okumam gerektiğini, hangilerinin bana göre olduğunu anlatıyor bu arada ne yapıp ne ettiğim hakkında sorular soruyordu. Muhtemelen 11-12 yaşlarında, hafızlık yapmaya başlamış yahut niyetlenmiş bir konumum vardı. Bana okul ile ilgili birkaç nasihat verdikten sonra kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. Hatırımda kaldığı kadarı ile iri yarı ve mavi çarşaflı biriydi. Tanımıyordum. Sonra kendini tanıttı: Ben Emine Şenlikoğlu.
Alacağım kitapları aldım ve gittim. İmzalatmak aklıma bile gelmemişti. Zaten o ablada böyle bir teklifte bulunmamıştı. Bilmiyorum belki ayıp olmuştu. Yazarının yanında kitap satın alınırda imzalatılmaz mıydı. Evet evet, kesinlikle ayıptı…

Hevesim sadece kitap okumak değildi. Ne olursa olsun okumaktı. Gazete okumak, elime geçen her türlü dergiyi okumak, takvim yapraklarının arkasını okumak… Hatta bazen bu iş çileye dönüşürdü. Çünkü arkadaşlarla sakız aldığımız zaman ilk önce kendi sakızımdan çıkan fıkra, mani her neyse onu okur, sonra arkadaşlarımın sakız kağıtlarını okumak isterdim. İlk başlarda buna sessiz kalan arkadaşlarım okumama izin vermişler, daha sonraları sakız kağıtlarını okuma hususunda aşırı isteğimden maraz çıkarıp sakız kağıtlarını vermeyerek bana işkence(!) yapmışlar eziyet etmişler, bir sakız kağıdı yüzünden kendilerini kovalatmışlar bana ayıp etmişlerdi. Çikolata ambalajlarında bulunan küçücük yazıları okumayı da seviyordum. Gerçi ona pek karışan yoktu. …yazının devamını okumak için tıklayın.

Sayfa: 11 2 3 4 5 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi