12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Yeşil halıfleksli odalarda koşturur oynardık zil çalınca, merdivenleri çıkardık koşa koşa, yakamız ilikli ve mendil cebimizde bir kalem…
Bilmezdim henüz tersten kurmayı cümleyi, düşük bir cümleye takla attırıp bir daha dizmeyi, rahleyi kucaklayıp anca taşırdım, başarılıydım ama hiç çalışkan olmadım.
Namaza camiye giderdik kafamızda takkeler, dantelli takkeler, bez takkeler, yeşil takkeler. Sabah ezanları okunurdu en çok, bir çocuk hep bunu hatırlar. Hep uykulu bir adamın sesini, akışını sesin, makamını sabahın, üşümek soğuk suyla ve silinmek annenin ismini işlediği dantelli havluya.
Sonra rahlede batan ikindi güneşi, -evet hiç pencerelerde batmazdı, ve- elbette kantin ikindi olmadan açılmazdı. Çikolata ıvır zıvır alınır, belki ankesörlü telefon kartı, anne aranır, belki ağlanır telefonda hıçkıra hıçkıra.
Müjdeli haber verilir en çok: anne, denir parıl parıl gözlerle, anne bugün cüzü bitirdim. Börek yapar anneler, kurabiyeler, uzaktaki oğluna.
Yat vakti gelip de picamalar giyildiğinde, sıkıntısı sona erer günün. Tahta pervazlardan ancak bir kısmı görünür göğün. Gökyüzüne yıllarca, pervaz aralığından baktım. Bazen karanlıkta yıldızlar görünürdü, bazen bulutlu olurdu hava, sadece bomboş bir hava. Ama bakardım ısrarla, dışarıyla, gökyüzüyle tek irtibatım o pervazlardı. Yeryüzü hiç gözükmezdi sürekli göğe bakardı çıtalar. O aralıktan annemi özlerdim, mahalle maçlarını, içinden vırtzırt çıkan berbat sakızları ve oturup çay içmeyi babamla.
12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Kuran kursunda okuyordum. Koşturup duruyordum bir teneffüste sağa sola. Dediler ki Nureddin hoca seni çağırıyor. Şaka zannettim önce, neden çağırsın ki beni Nureddin hoca? Yaramazlık da yapmam pek, işimiz olmaz yani müdüriyetle. İşin ciddiyetini anlayınca çıkmak zorunda kaldım yanına. Kafamda bir sürü şey vardı, neden çağırmış olabilir acaba’lara dair. Odasına merak ve korkuyla girdim. Buyrun hocam, beni çağırmışsınız? Sen bir şiir yazmışsın, dedi. O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Aha, dedim, şimdi ayvayı yedik. Vay canına, yazdığım şiir talebeleri dolaşıp hocalara ulaşmış, oradan da müdüre kadar çıkmıştı demek. Şiirin yazıldığı kağıt biraz hırpalanmış olsa da masanın üstünde öylece duruyordu. Korkuyla, evet hocam, dedim. Bütün hocalara bir şeyler yazmışsın bana neden yazmadın, dedi. Cevap veremedim, ama rahatlamıştım. Gülerek, ben de istiyorum bana da yaz, deyip yazmakla alakalı birkaç şey sorduktan sonra beni gönderdi.
İlk yazdığım metin buydu. Hocaların kurstaki hallerini tasvir etmiştim şiirde. Kim ne yapıyorsa, talebelere nasıl davranıyorsa, aynen geçirmiştim metne. Elinde sopa olanı elindeki sopayla, takıntılı olanı takıntılarıyla, iyi olanı iyilikleriyle resmetmiştim, çocuk cesaretiyle. Kafiyeli, mani tadında, dandik bir şiirdi işte. Bir tek Nureddin hocaya ilişmemiştim. Bizim sınıftaki çocuklar kağıdı elimden kapıp kaçırdıklarından beri, meğer hiç yerinde durmamış şiir. Sınıftan sınıfa, sonra hocalara ve sonra…
Ne taşlama bilirdim ne hiciv, ne de bir mısra çatabilirdim kuralına uygun. Ama yazının ne olduğunu az çok anlamıştım o gün. Yazı akan giden bir şeydi. Hem metin akmalıydı ilk satırdan son satıra, hem de akmalıydı insanlara bir bir. Tezatlar sonra, iyi kullanılırsa, büyük bir güç barındırıyordu. Bir ceylanın güzel gözlerinden başlayıp kırılan kanlı bir yumruğa çıktım hep tekme tokat. Bir filin ayak izine biriken çamurdan bir terlik fabrikasına, uçan kelebeklerden kopan bacaklara…
Nureddin hoca için de bir şiir yazdım mı hatırlamıyorum gerçekten. Ama şöyle dua ettim hep. Kalemim azgın bir çağlayan gibi olsun, ceylanlar ürkmeden içsin suyumdan kafirler boğulsun.
Peki.
Milat – 16 Ocak 2012





yazı kabiliyeti bulunmayan birçok medrese talebesi de birşeyler yazar,kalemini kılıç gibi de kullanır ha! fakat o kılıcını kendinden tarafa savurur daha çok,yaralarını deşer ki derdine ulaşabilsin,alışabilsin,emanetinin farkına varabilsin…medreselerde birşey değişmedi,hala yastıkların altı kitap üzeri gözyaşı dolu,yazılarınızı en kısa zamanda kağıt kokusu ile okuma şerefine nail olabilme duasıyla..
Selam güzel abime kalbi kadar sözleride kalbime işledi.
Eğitimsiz millide son sınıf öğrencisiyim 14 yaşındayım .
Eğtimsiz öğretim olduğu için benim gibi akıllı ama tembel öğrenci birkaç zayıf getirdi.
Sadece üzüldüğüm emeğe karşılık vermedim.. çevremdekilerin tehtid olarak gördüğü ama benim bu yazıdan sonra en güzel ,yola başlangıç şeklim olan teklifi geçen akşam babam dan aldım .
İstanbul dan sürgün edilip kuran-kursun`da yatılı kalacakmışım.Hafız olacakmışım ALLAHìn izniyle.
Ya söylemlerimle,ya yapıcaklarımla yada yazıcaklarımla örnek aldığım güzel insanın tabiriyle,ALLAHìn izniyle, yapacak olacağım çağlayanda, kafirleri boğmaktır..Varlığınızı gösteren,En güzele hamd ederim :)
vesselam
hacer elmacı’nın kitabı yusuf yüzlü yürekler. tavsiye ederim.
etiketler ile ilgili sorunuz için de ne desem… gelenler var, karşılamak istedim.
ong bak ve vicdani ret etiketlerinin yazıyla ilgisi nedir tam olarak? (lütfen fazla ezmeden)
hacer hanım kimdir, kitaplarını biz de okuyabiliyor muyuz?
ve amin o zaman.
hep neden kitapları yastık altında saklamak zorunda kalıyoruz diye düşünüp hayret ederdim. kitap okuma merakımdan pes etmiş olan hafızlık hocam bir gün beni çağırıp dolabını açmıştı, içinde heyecandan nefes almamı zorlayan bir dolu kitap… -dersini tamaladığında gelip buradan oku artık demişti. aramızda kalmak şartıyla diye eklemişti… o günlerde benim kitabımında yastık altında saklanacağı aklıma gelmezdi tabi…
evet yerleşme planları ile gitmiş olduğum mekkeden ‘bir başka bahara’ diyerek döndüm. siz gitmeyi planlıyorsunuz galiba. eşim özel bir şirketin mekke temsilcisi olarak görev yapıyor. düşündüğünüz vakit mail atarsanız orada tanışmanızı isterim. belki bir nebze yardımı dokunabilir… siz de ‘ Allah seni çoluğuna çocuğuna kavuştursun, onlarda bir an evvel yanınıza gelsin diye dua edersiniz artık:)
biraz daha büyüyünce, hafızlık faslını geçince, medresede, o rahle başlarında ve ranzalarda, ben de sizin yazılarınızı okurdum hacer abla. yastığın altında saklanan kitaplardan biriydi kitabınız. bizlere çok ilham oldunuz.
allah kabul etsin bu arada. ben de yazın giderim inşallah, özledim o toprakları. dua edin.
mekke den dönmüş olmanın sızısı ile oturdum bilgisayarın başına, kızımın saçlarının hala mekke koktuğunu farkederek içli bir ahhh etmiştim. yazıyı okuyunca aynı ahhhh belirdi dudaklarımda. neleri unutmuşum hatırladım. o tahta pervazlardan gökyüzüne az mı baktım… cuma çıkışlarında az mı tarık suresi okudum yedi defa, yaramaz hafızlar etiketinin de verdiği haylazlıkla mutfaktan az mı ekmek kaçırmadım, içine domates salçası sürüp dünyanın en tatlı yemeğini yiyormuşuz gibi yemiştik arkadaşlarla… daha neler, neler, neler… ne güzel günler yaşamışım rabbim şükürler olsun sana…
ellerinize sağlık…
eski kurs günlerimi bu kadar sıcak hatırlatan bu yazı için teşekkürler ayrıca
uzun zamandır sıteyı takıp etmıyordum..yoğun mezuniyet stesinden uzaklasmak ıcın baktım ve ıyı kı bakmısım..okumak ii geldi…
Kibritçi, uzun zamandır şiir yazmıyor diye düşünmüştüm oysa ben de.. hatta – derdi yok bu aralar herhalde- demiştim kendimce (=
“Ama şöyle dua ettim hep. Kalemim azgın bir çağlayan gibi olsun, ceylanlar ürkmeden içsin suyumdan kafirler boğulsun.”
Yazmanın, eli kalem tutmanın anlamı ve gereği bu olmalı..
Bir müslümanın kalemi için yapabileceği bu güzel duanızı Allah kabul etsin,
kaleminizle birlikte eylem ve söylemlerinize de bu amaç doğrultusunda kuvvet versin..
amin.
şöyle bir düşündüm de, Nureddin Hoca ile bir hayli hatıram var. bir yenisi daha eklenmiş oldu. bir tanesini anlatayım: bayrampaşa’dan tuzla’ya gelip 10 dakika sohbet yapıyordu. çay içmeden gidiyordu vakit israfı olmasın diye.
bir de unutmuştum ben o sözü. :)
çok güzel bir yazıydı