Uyurken Dinlenecek Şarkılar albümü on bir adet seçkin şarkıdan oluşuyor. Albüme dair bilgileri ilerleyen satırlarda, indirme linkini ise yazının sonunda bulabilirsiniz.

Uyurken şarkı mı dinlenir be, deseniz de, uyurken dinlenecek şarkılar, diyorum ben bunlara. Siz, uyumadan önce şarkıları, uykuya hazırlayan şarkılar, uykuluya iyi gelen şarkılar, diye isimlendirebilirsiniz. Olabilir tabi.

Bu şarkılar, dinginliklerinden dolayı, hafifliklerinden dolayı, benim sık sık uyurken dinlemeyi tercih ettiğim şarkılardan oluşuyor.

İlk sırayı elbette haklı olarak The Cranberries alıyor. Cranberries’in Linger adlı meşhur şarkısıyla başlıyor albüm. Bu günlerde Dolores gibi söylemeye çalışıyorum bu şarkıyı, sakince, yayarak kelimeleri:

If you, if you could return / Dont let it burn, dont let it fade / Im sure Im not being rude…

Yıllardır, her dinleyişimde, ritmiyle, ahengiyle, kurgusuyla ve icra edilişiyle, beni hayrete düşüren bir şarkı bu. Hani bilirsiniz, körfezlerde, güzel yaz akşamlarında, deniz kıpırtısız ve dalgasız olur, tıpkı çarşaf gibi serilidir. Güneş batarken, insan o manzaraya bakınca, bu kıpırtısız çarşafa koşası gelir, koşup sarılası. Linger da işte böyle, sakin ve hüzünlü ritimleriyle salınır zihnimde. Güneş batar, parlak maviler oynaşır ufuklarda. Ritim deyince aklıma hep deniz dalgaları gelir ve ben ritmi ancak böyle tasvir edebilirim. Ama Linger dalgasız bir şarkıdır, korunaklı bir koy gibi, kucaklar sahilini… Denizde hem sükunet vardır hem hırçınlık. İnsana akseden bir durumdur denizin hali. Ama bir de kokusu vardır denizin. Bu koku, ulaştığı kişiyi dinç tutar. İrkilmez mi insan, bir anda deniz kokusu alınca, dirilmez mi aniden? Maalesef şarkıların kokusu yoktur. İşte bu şarkıya yapışan  mayıştıran hal, bundandır. Şarkıların kokularını da duymak istiyorum oysa ben, Linger’ın nasıl bir kokusu olurdu acaba? Sevgilinin elbiselerinin olduğu bir gardırop gibi mi; uzun yolculuk aralarında durulan mola yerleri gibi mi; tanımadığımız bir şehrin otel odasında bize yabancı gelen ama hüzünlendirmekten vaz geçmeyen o koku gibi mi?

İkinci sırada yine Cranberries var. Dying In The Sun adlı şarkısıyla. Sakin adımlarla, piyanonun tuşlarına ayakuçlarıyla basarak… Beyaz tüller içinde, döne döne, bir uçtan bir uca, koşmalarla icra edilen soyut ve ritmik bir gösteri gibi…

Üçüncü sırada Yasmin abla dertli dertli bekliyoruz bizi. Mal De L’Amor adlı şarkısı, en güzel söylediği şarkılarından biri. Her şey net! Müzik, ne alt alta karmaşık ritimlere sahip ne de ucu kestirilemez bir yola meyilli. Yolunu bilen bir ritim, derdini anlatmaya çalışan dertli bir çığlık…

Dördüncü sırada Mon Amie La Rose adlı şarkı var. Françoise Hardy yorumuyla.

Beşinci sıranın sahibi Loonard Cohen. Waiting For The Miracle adlı eşsiz şarkısıyla. Nadir şarkılardan biridir. Dolgun, tok bir ses, mistik bir müziğin üzerine, ayin icra ediyormuşçasına… Zihni perdeleyen buğulu bir akış… Çok katmanlı ritimlerin üstten tiz, ortadan fısıltıyla ve alttan hafifçe ataklarıyla; ama ahengi bozmadan, yorumcunun yorumuna paslar atarak, içten gizli bir kahkaha saklayarak…

Altıncı sıranın pislik herifi Moby. Bu adamın nasıl böyle şarkılar yaptığına şaşmak konusunda, şarkının başlaması ile birlikte, beni yalnız bırakmayacaksınız sanıyorum… Bu usanılması zor şarkı size uyurken eşlik edebildiği gibi gece yürüyüşlerinizde de yardımcı olacaktır. Elleriniz cebinizde, ışıklı caddelerden süzülüp sessizce, fark etmeden ve görmeden tüm etrafınızda olan biteni, yürürken akşamdan sabahın ilk ışıklarına kadar, usanıp bıkmadan ancak Moby eşlik edebilir size: Porcelain

Aradığımız ve alışageldiğimiz güzellikleri bulamayız bu şarkıda. Ne artistik ritimler var, ne olağanüstü bir melodi. Ancak mükemmel bir dalgalanma var, dikkat ediniz gelip giden ritim dalgalarına! Evet, kesinlikle çok sıkı…

Yedinci sırada Marissa Nadler var. Famous Blues Raincoat adlı şarkıyla…

Sekize geldik… Dil Dharakne Ka Sabab diyor abla. İçli bir ses, yıkıla yıkıla geliyor tınılar. Ahlı vahlı, dokunaklı bir şarkı. Hüzün yığını bir şarkı, konsantre hüzün… Biraz tadınızı kaçırabilir belki. Bata çıka dalgalara; serinliğe hasret, hasret bir damla ferahlığa, yana yana…

Dokuzuncu sırada Yungchen Lhamo var. Düş Vakitleri’nden hatırlarsınız. Aheste aheste geliyor ablanın sesi, hafif tırmanışlar yapıyor, sonra yeniden alçalıyor. Sanılabilir ki, bu da bir şarkıdır işte, diğer şarkılar gibi, sıradan… Dikkat edilirse, şarkıyı ortaya çıkartan şey, tamamiyle söyleyenin sesinden ve bu sesin alçalış ve tırmanışlarıyla ortaya çıkan ritimden ibarettir. Müziğin tınıları, yorumcunun ritmine öykünmelerden ortaya çıkar. Şarkının her şeyini yüklenen yorumcu, bunun bir kurgu, bir şarkı olduğunu unutturur bize. Gerçekten, icrası zor bir şarkı… Özel bir şarkı…

Onuncu sıraya Toma Zdravkovic’in en sakin şarkılarından biri olan Ispod Palme’yi aldım. Toma abinin neşeli şarkıları bile bir parça hüzünlü gelmiştir bana. İbrahim Paşalı çalmıştı da haberimiz olmuştu. Hangi şarkılarını çalıyordu hatırlayamadım ama en sevdiğim birkaç şarkısından biri bu şarkı. Bu albüme en iyi gidecek şarkı da buydu zaten. Toma abi öyle bir söylüyor ki, hafif meyhane şarkısı tadında. Kafası dumanlı bir adam hayal ediyorum, âşık ve sarhoş bir adam… Öyle, buğulu zaten sesi… Hafif hafif boğuluyor. Komşusu Dino Merlin gibi pürüzsüz ve sert değil sesi. İlk tanıdığımda farklı bir şeyle karşılaştığımı anlamıştım. Başka şarkılarını da dinlemenizi tavsiye ederim.

On birinci sıranın konuğu If You Go Away şarkısıyla Rod Mckuen. Gezintinin son durağı, artık uyuma vaktinin habercisi.

Bu albümü, bu şarkı listesini hazırladıktan tam bir yıl sonra, ancak nasip oldu bu satırları yazmak. Unutmadan söyleyeyim, ayrıca, sürpriz klasöründe sürpriz şarkılar bekliyor sizi. İyi uyumalar, iyi yürümeler ve iyi dinlemeler…

Albüm 68 mb.   İNDİRİN!