top-image

Şu tarihteki tüm yazılar listelendi: Ağustos, 2008

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Cinnet Modern

İsmail Kılıçarslan’ın şiiri. Geçen sene Tarık Tufan Düş Vakitleri programında okumuştur.

Kayıt/kaynak: simurg.wordpress.org

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Hoş ve eğlenceli bir şarkı…

Ahmed Ahmedov – Leyla

Sevgili okur. Bu yazının edebi bir değeri olmadığı gibi değer olarak kazandırabileceği herhangi bir şey de yoktur. Yazılma amacı, ismi zikredilen şahıslara kapak/küfür/döşeme olsun içindir.

Geçen sene yaşadığımız Yassı Ada macerasını bu sene de tekrarlamak niyetindeydim. (geçen seneye dair zımbırtıları buradan okuyabilirsiniz) Daha doğrusu niyetindeydik. Aylar öncesinden dile getirilmiş, nasıl olacağından falan bahsedilmişti. Lakin gitme vakti gelip çattığında daha önce de bahsetmiş olduğum gibi sevgili mıymıntı ahali mırın kırın vaziyetleri almaya başladı. Bazı sebeplerden dolayı bir hafta ertelememize rağmen, yine olmadı. Buna binaen pıskırtı muhtevalı, yer yer höbere göbereli, sert ve sinirli cılk kelimelerden cıyındırık cümlelerden müteşekkil bu yazı kaleme alındı. Bazı arkadaşlar diyerek mi giydirme yapsam yoksa tek tek isim mi saysam diye düşündüm uzunca, döşemede karışıklık olmaması için isim zikretmeyi uygun gördüm sonra.

Sevgili gölgem Talha. 3 bin yıl sonra şiddetli bir dede aşkıyla yandığından dolayı, senelik iznini bu kutsal göreve adayıp sahil boylarında kumlu bir dede ziyareti yaparak, kendi tabiri ile “patlamaya hazır bir bomba” olarak, şort ceplerinde sılayı rahim aromalı kum tanecikleri ile yuvaya dönmüş ve iznini aromalı kum taneciği toplamaya adadığı için gelemeyeceğini beyan etmiştir. Eyvallahtır…

Sevgili Enes. Bir şeyler söylemiş ama anlaşılmamıştır. Sanırım büyük ihtimalle cart ile curt yan yana gelerek cart curt olmuştur. Tabi bu çok önemlidir. Elimizde kutsal su (deniz suyu) semah ederek vecd ile binler kere “cart curt” diyelim. Haydi bismillah…

Geçen seneden olaya talipli olanlardan sevgili Ersin. Ne arayıp ne sormuştur. Sanırım msn den de engellemiştir. Çocukça bir tavırla, bir yazısına yaptığım eleştiriden dolayı kızlara rezil rüsva olduğunu düşünerek mahalle maçlarında top sahibi mıymıntı mızıkçı çocuklar gibi kaçmış ve yine sanırım ki çocukça bir tavırla bana küsmüştür. Bu hali bana Zartutales’in şu meşhur sözünü hatırlatmıştır: “Kızların içinde karizmamı çizme, bilmiş tavırla kelimeleri iplik gibi dizme” Ayıp etmiştir. Kalbimizi kırmıştır.

Sevgili ortak Üsame. Başlarda hevesli olmasına rağmen, gün ortasında uyku ile uyanıklık arasında yaptığı manevi cılk yolculuk sonrasında, Arşimet gibi bağırarak “evet evet kuzuluğa gitmeliyiz” demiş, ardından “yok yok Bolu” sonrasında “cıx cıx olmadı Abant”, “Ardahan’a mı gitsek lan”, “Bak Selim diyor ki Şile’ye gidelim, hem Çingene tavuğu falan da yaparız” gibi cümlelerle Baykal’ın Ergenekon’u sulandırma çabalarına benzer çaba harcayacak sevgili Yassı Ada kampımızı sulandırmış ve içine….. girmemiştir. Tamam gidelim demesine rağmen bu işte gönlü olmadığı anlaşılmış, tavrına itibar edilmemiş lakin sözünde durma eğiliminden dolayı tebrik edilmiş, çelenk, çanak vs. zımbırtılar kendisine bu tavrından sebeple hediye edilmiştir. Doğum günü kutlu olsundur.

Sevgili Enes Selim. Ne olduğu anlaşılmamıştır. Durup dururken gelmeye gönlü olmadığı anlaşılmış, buna sebep olan şeyin yedikleri mi olduğu yoksa Keops Piramiti’nin lanetli etkisinde mi kalmıştır bilinemez. Şile’de kendi halinde çingene tavuğu yaparken kaçırılıp gizemli şehir Giza’ya götürülmesi kraliçe Hetepheres tarafından makamı olan mezarda solmuş çiçek yağmuruyla karşılanması, adaya gidemememiz için elinden geleni yapması açısından temennimdir. “Sıhıyo beah” tadında pırtlak cümleleri kelam bağlamında böğürtü mesabesindedir. Yuhtur!

Sevgili Abdülcelil. Hiç arayıp sormamış, “ne oldu abi, ertele dedik erteledin, gidiyoz mu” dememiş, ses seda vermemiştir. Bişiler olmuştur. Falandır. Filandır.

Bunlardan ayrı olarak çaba ve gayretinden dolayı Yusuf Özer’e çokça teşekkür ediyorum. Saol dostum. “Boş ver layık değillerdi zaten…” dimi…

İsmi zikre değer görülmüş bu değerli arkadaşların başka herhangi bir organizasyon için isimlerinin dile alınması düşünülemez. Düşünülmesi teklif dahi edilemez. Bu gezi için gitmekten vaz geçtiğim diğer programların geçmiş zaman negatif görüntüleri ve ben, oturup yazdım. Bu edebi ve ince giydirmenin yarısı boşa gitse de, anlaşılmasa da kısacası şunu demek istiyorum: Naş!

Bu yazı mıymıntı, “yok öyleydi yok şöyleydi” gibi şeylerin tartışılmaması için ve hiçbir şey duymak istemediğimden ötürü yorumlara kapatılmıştır. Alemin Renkleri takipçilerine bu kişisel ve ‘entel serseri’ üslup için “kusura bakmayın” diyorum.

Her gün yaptığı gibi bugün de aynı saatte çalar saati olmadığı halde uyandı. Her uyandığında hissettiği şeyi hissetti: soğuk. Bu derme çatma kulübenin her akşam ve her sabah kendini en çok hissettiren şeyiydi soğuk. Grip olmuş gibi gıcırdayarak açılan ve biraz sert davranılsa yıkılacak olan ahşap kapıdan çıkıp her Allah’ın günü yaptığı gibi bezgin adımlarla gitti. Yaşlı kadın ayağına takılan ve yürüdükçe kendisiyle beraber gelen poşetin farkında bile değildi. Oysa caddede yürüyen herkes yaşlı kadının ayağına takılan yürüdükçe hışırtılı sesler çıkartan bu poşetin kadının ayağından sıyrılıp düşmesini bekliyorlardı. Bezgin ayaklar sürüklenircesine adım atıyor her adımda üzerinde bir fırının reklamı bulunan poşet kadının ayağında dans ediyor, hışırtılı sesler çıkartarak şarkı söylüyor, yaşlı kadını ve ayağına takılmış poşeti görenler ısrarla poşetin o ayaklardan kurtulmasını bekliyorlardı. Şüphesiz caddede yürüyen herkes bu görüntüden, yaşlı kadının bunu fark etmeyişinden rahatsızlık duyuyor, frekansı karışmış cızırtılı bir radyo gibi huzursuz olup kadının umursamazlığına hayıflanıyorlardı.

Yaşlı kadın bir fırının önünden geçerken daha hızlı yürümeye başladı. O sırada poşet kadının ayaklarından kurtulup düştü, içi rüzgârın etkisiyle sigara dumanına bulanmış hava ile doldu, şişti ve uçtu. Kadının ardınca yürümekte olan birkaç kişi ilgilenmiyor gibi gözükseler de artık rahatlamışlardı. Artık hışırtılı poşet kimseye rahatsızlık vermiyordu. Yaşlı kadın bunun farkında bile değildi. Ayaklarından o haylaz poşetin kurtulmasına izin vererek birilerini mutlu ettiğinin farkında bile değildi. Sadece iç cebinde sakladığı para fırından birkaç gün daha ekmek almaya yetecek kadar değildi, o yüzden fırının önünden can sıkıntısıyla hızlıca geçmiş, elindeki parayla hafta sonunu çıkarabileceği halk ekmek kuyruğuna yönelmişti, her sabah olduğu gibi…

Gece boyunca gençlerin bağırtılarından zar zor uyumuş, her “gool” sesiyle irkilip her silah patlamasında yorgan niyetine sarıldığı çuvalına biraz daha sokulmuştu. Belli ki o gece önemli bir maç vardı. O yüzden “kırmızı, beyaz, en büyük…” bağırışlarını ninni niyetine dinlemiş, bu önemli milli maça kenetlenmiş ses sahiplerine içinden de olsa “ah çocuklar” diyerek sitem etmek istememiş, sanki onlara sitem etse kalplerini kıracakmış hissine varıp, camları olmayan penceresine kartonlardan birkaç yama daha ekleyip uyumaya çalışmıştı.

Oysa eskiden, kocası hala yaşarken, bir evleri varken, bazı akşamlar ev ahalisi televizyonun başına toplanır heyecanla bağırıp çağırırlardı. Evet, hatırlamıştı. İki oğlu bir kızı vardı, hepsi ayrı bir takımı tutar hepsi farklı zamanlarda sevinirlerdi. Bazen biri sevinirken diğeri üzülürdü. Oysa o hangi çocuğu sevinirse onunla sevinir, hangisi üzülürse onunla üzülürdü. Hasta kocası ve çocukları ekranın başında futbol maçlarını izlerken o mutfakta onlara bir şeyler hazırlar, ara sıra göz ucuyla bakardı. Yani pek ilgilenmez ve anlamazdı. Takım falan da tutmazdı. Ama yine de çocuklarından birinin sevincine ortak olmadan edemezdi. Sanırım yaşlı kadın çocuklarını tutuyordu. Çok daha küçüklerken yolda ellerini tutuyordu. Çocuklar ayakkabılarını bağlarken çantalarını tutuyordu. Oysa şimdi hiç biri yanında değildi, biri bile elini tutmamış, bu yaşlı halinde sokaklarda kalmıştı. Evet evet hatırlamıştı…

Halk ekmek aldığı yere gelince hayallerden sıyrılmış, uzun ekmek kuyruğunu görünce evden geç çıktığını anlamıştı. Belki de fark etmeden yolu uzatmış biraz olsun geç kalmıştı. Önceki gün tam tersi olmuş, topa erken çıkan Rüştü gibi boşta kalmış, kendine kızmış, sabah serinliğinde oturup beklemişti. Oysa bugün geç verilmiş bir pas gibiydi, pozisyon biraz daha uzayacak, eğer sıra kendisine geldiğinde ekmek kalmamış olursa top auta çıkacaktı. Şuandan itibaren her şey daha önemliydi, iç cebinden bozuk paraları çıkartıp avucuna döktü, paralar 3-5-2 pozisyonu almışlardı ama yaşlı kadın bir şey anlamadı.

Sabahları ekmek kuyruğunda beklemek sıkıntı vermese de havanın sıcak olduğu saatlerde burada ekmek arabasının gelmesini beklemek, sonra ekmekleri sırayla almak sıkıntılı oluyordu. Halk ekmek kulübesinin tribünleri yoktu. Kaldırım taşlarına oturup bekliyorlardı. Erken gelmişse ve kimseler yoksa kulübenin arkasındaki gölgeliğe geçebilir orada bekleyebilirdi, burası kapalı tribün havasındaydı. Hele yağmurlu günlerde altına geçebilecekleri bir sığınak bile yoktu, ıslanırlardı. Bu konfeti yağmuru gibi bir şeydi aslında. Olsun, ıslansa da sıcak ekmek alabilmek soldan atağa geçmek gibi heyecan vericiydi her zaman. Bazen ekmek arabası geç gelirdi, pozisyon ofsayt olurdu. Kulübede ekmek dağıtan adam ekmekleri poşetlere hızlıca doldurur, ekmek sırasındakiler kalelerine şut çekilmiş kaleciler gibi refleks gösterirlerdi.

Buranın müdavimleri pek muhabbet etmeseler de birbirlerini tanırlardı. Zira her gün yan yana aynı takımda oynayarak birbirlerine aşina olmuşlar, aynı ekmek için kaldırımı (stadı) doldurmuşlardı. Yaşlı adamlar, genç kadınlar, çocuklar, ellerinde poşetler beklerlerdi, bir ekmeğin sıcağını, bir çorbanın katığını… Ara sıra eksilmeler olurdu, bazı müdavimler takımdan ayrılırlardı. Geçen gün ekmek kuyruğunda fenalaşan yaşlı adam artık yoktu mesela. Hayatla giriştiği pozisyon sonrasında sakatlanmış, yerine torunu şu sıska çocuk girmişti oyuna. Dedesinden aşağı kalır yanı yoktu, iyi adam tutuyordu, hemen kendine muhabbet edecek birkaç kişi bulmuştu bile. Evet evet iyi adam tutuyordu…

Kuyrukta birkaç çocuk dün akşamki maçtan bahsediyorlardı. Sevinçliydiler. Yaşlı kadın onlara bakıp sevindi, kendi çocuklarını hatırlamıştı. Onlar da sevinmişlerdir diye düşündü, onların sevinme ihtimalini sevdi ve sevindi. Yaşlı kadın bilmese de dün akşam dünyanın her yerinden milyonlarca kişi galibiyete sevinmiş, milli takımımızın her atağında heyecanlanmıştı. Yaşlı kadın bilmiyordu ama bu az bir şey değildi. Bu çok bir şeydi. (!) Yani bu birinin kulübenin önünden geçerken yaşlı kadını ve hayatını fark edip, ona marketten yiyecek bir şeyler alıp vermesi gibiydi. Yani bu haftalar boyu ekmek ve zeytin yerken bir gün birinin ona sıcak çorba getirmesi gibi bir şeydi. Yani bu birilerinin yaşlı kadını ziyarete gelmesi gibi sevinç verici bir şeydi. Yaşlı kadın ancak böyle kıyaslayabilirdi. Ama bazılarına göre “hadi canım, olur mu hiç bu milli bir mesele”ydi. Yaşlı kadının ayağına takılan poşetin üzerinde reklamı bulunan fırının sahibi böyle düşünüyordu mesela. Yuvarlak topun akıllı uslu yuvarlanıp gâvurun kalesine girmesi için, Bağdat’ta, Tahran’da, Tunus’ta hatta hatta Gazze’de milyonlarca kişinin el açıp dua ettiğinden, Müslüman âleminin Türkleri desteklediğinden falan bahseder, maç günlerine özel futbol topu şeklinde ekmekler üretir iki katı fiyatına satardı. Yani rakip kaleyi iyi kollardı. Evet evet iyi kollardı.

Ekmek alma sırası yaşlı kadına gelmişti. Yaşlı kadın topun başına geçmiş penaltı çekiyormuş gibi heyecanlandı. Parayı titrek elleriyle halk ekmek kulübesindeki adama uzattı ve ekmeğini aldı. İyi oynayan kazansındı. Yaşlı kadın ekmeği kokladı, sıradan çıktı. Çok sevinçliydi, uçacak gibiydi, bugün de yiyecek bir ekmeği vardı. Biranda kaldırımlarda bekleyen halk ekmek taraftarına doğru koşup ‘oley’ hareketi yapıp onları coşturmak, üzerinden 9 numaralı delik deşik yamalı kazağını çıkartıp tribünlere (kaldırıma) fırlatmak, taze ekmeğini kupa gibi havaya kaldırıp öpmek, arabanın penceresine oturup bayrak niyetine ekmek poşeti sallayıp bağırmak, pompalıyı kapıp havaya ateş açmak istiyordu. Konfeti yağmuru altında donuna kadar ıslanmış bir futbolcu gibiydi. Evet evet çok sevinçliydi. Mutluca evine gitti…

Bir hafta sonra, Türkiye’nin yarı final oynadığı maçın sabahına uyanmadı yaşlı kadın. Türkiye finali görememişti ama yaşlı kadın artık hayatının finaline gelmişti. ‘Gol’ olması için dua edenler yaşlı kadının cenazesine gelmemişti. Aman canım ne önemi vardı, zaten yaşlı kadın gol yemişti.

bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi