top-image

Şu tarihteki tüm yazılar listelendi: Mayıs, 2008

Sevgili Fatih Belediyesi ve sevgili Vakıflar Genel Müdürlüğü. Yukarıda görmüş olduğunuz fotoğraf gözünüze girsin!

2006 sonralarında başlayan ve 2007’nin 12. ayında bitmesi gereken Yavuz Sultan Selim Camii Restorasyonu 2008 yılının 5. Ayı biterken hala bitirilmemiş durumda.

Bu gecikme, bu umursamama, bu takmama, bu acziyet, bu beceriksizlik Fatih halkını ve mekanı sevenleri mağdur etmektedir. İstanbul’un en güzel tepelerinden birine kurulu olan Yavuz Selim Camii ve eşsiz Haliç manzaralı bahçesiyle yaz kış her daim insanları bağrında ağırlayan bu mekân aylardır haksız olarak kapalıdır. Ve sanırım uzun bir süre daha kapalı kalacaktır. Çünkü altı ay önce bahçe nasılsa hala öyle: darmadağın. Çünkü altı ay önce iç avlu nasılsa hala öyle: yerdeki mermerler kırık dökük.

Bir buçuk senedir bahçeye birkaç tane aydınlatma lambası dikebilmişler sadece. İşte koca kurumların, işte her fırsatta “En iyi belediye seçildik” diye panolara reklamlarını taşıyan Fatih Belediyesinin yapabildiği en iyi şey: bir buçuk yılda birkaç direk dikmek. Bundan yıllar önce avludaki çeşme bakımsızlıktan yıkılıyordu, her yanı dökülüyordu. Defalarca gazetelerde haber olmasına rağmen uzun süre bir ilgilenen çıkmamıştı. Evet şimdi ilgilendiler sağ olsunlar, çeşmeyi onardılar birde ortaya direk diktiler. Haksızlık etmeyelim, camii iç duvarları elden geçmiş gözüküyor, karanlıkta pek seçemedim ama etrafa süslemeler falan da yapılmış. İki yıldır yapabildikleri bu. Ama bahçe darmadağın. Banklar sökülmüş durumda ve işin kötüsü terk edilmiş durumda. Hemen caminin yanında bulunan türbenin içindeki şantiyeye girdiğimde barakalardan çıkan cüzamlı görüntüsü veren ve homurdanarak konuşan yetkili olduğunu düşündüğüm bir zat, sorduğum sorulara cevap vermeye çalışıp olayı izah ederken ve içeri girdiğim için azarlamaya yeltenirken ağzından çıkan ve anlayabildiğim tek şey var: “ihale”. Homurtuyla konuştuğu için başka bir şey anlayamıyorum zaten.

Fatih Belediyesine telefonla ulaşmaya çalıştım, ulaşamadım. En az dört farklı yere mail atıp durumu bildirdim, cevap isteyip bu konu hakkında yazacağımı kendilerini ilettim. Hiç birinden cevap gelmedi. Şimdi hiçbir şey olmayacak. İstanbul’un en güzel ve en ferah mekânlarından biri uzun süre daha kapalı kalacak. Sonra Fatih Belediyesi bir Kültür Binası daha dikecek belki. Sonra panolara belediye başkanının yakışıklıca çekilmiş bir fotoğrafı asılacak, hemen yanında da “En iyi belediye seçildik” ile başlayan reklam kokan metinler ve yalaka gazete küpürleri yer alacak.

Fatih halkı ve yakın muhtarlıklar toplanıp imza toplamalı. İnşaatı biran önce bitirsinler ya da beceremiyorlarsa bırakıp gitsinler. Halk toplanıp evinden getirdiği kazma kürekle, yumurta akıyla, sulu boyayla, yumoşla, pudrayla, popolinle onlardan daha iyi iş çıkarır, daha iyi restore eder. Türkiyenin en iyi belediyesinin yapacağı bu kadar işte.

Biliyorum, cevap verme nezaketinde bulunurlarsa muhtemelen belediyenin yetkisinde olmadığını, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ilgilendiğini yahut o bitiş tarihinin aslında sadece minber ve mihrap restorasyonu ihalesi için geçerli olduğu, ayakkabılık için ayrı ihale, kapının kolu için ayrı ihale, camiye gelen hacı amcanın takkesi için ayrı ihale olacağını falan söylerler. Ya da ilgilenen kurum kalkar, işte ihale sonuçlanmadı, falan firmanın patronunun babaannesi hastaymış, yok efendim ihaleyi alan şirketin bürosunu su basmış, ilgilenen yetkilinin teyzesinin kızının düğünü varmış, asker arkadaşının göbeğinde çıban çıkmış gibi alakasız bir ton laf ederler. Türkiye’de işler bu şekilde yürür çünkü. Bana camimi geri verin, bana Haliç manzaramı geri verin, bana çeşmemi geri verin!

Bir film festivali, belki bir gala ya da ona benzer başka bir şey. Dünyanın en ünlü aktörleri, yönetmenleri orada ve içeriye başka kimseyi almıyorlar. Etrafta bir gazeteci bile yok. Üzerimde beyaz bir gömlek var ve kolları sıvalı. O halde kapıdan içeri dalıyorum. Tam girişte Jackie Chan biriyle muhabbet ediyor. Ona “merhaba” diyorum ve el sıkışıyoruz. Ama beni tanıyamamanın verdiği şaşkınla gülümsüyor ve ben içeri girerken ardımdan bir süre bakıyor. Sanırım anımsamaya çalışıyor.

İçerisi lüks bir yer. Koyu yeşil renkli kadifeden yapılma narin koltuklar var içeride. Daha çok bekleme salonu ve cafe karışımı bir yeri andırıyor. Masalarda bir şeyler yudumlayan insanlar, etrafta dolaşan garsonlar, ayakta muhabbet edenler; dünyaca meşhur birçok kimse var orada…

En köşe bir yere geçiyorum. Koyu yeşil kadife koltuklu bir masaya oturup dikkat çekmemek için hafifçe arkamı dönüyorum. Zaman geçirmeye çalışıyorum, saatimle oynuyorum, gömleğin kollarını açıyor yeniden kıvırıyorum falan. O sırada hafif uzun ve seyrek saçlı, iri yapılı yaşlıca bir adam gelip aniden sarılıyor bana. Ben hiçbir şey demeden: “Oh Tanrım. Antonyo amma da zayıflamışsın” diyor. Çaktırmıyorum, beni birine benzetti galiba diyorum içimden. Zaten moruk yaşlı, gözleri falan da iyi görmüyordur diye söyleniyorum, ama bu arada da kendi kendime “Antonyo kim ulan” demeden de edemiyorum.

Birazdan bir anonsla birlikte topluluk başka bir kapıya yöneliyor. Gala ya da her neyse başlıyor olmalı. Ben de herkesle beraber gidilecek yere gidiyorum yavaş yavaş. Tam o sırada Koreli tipli bir görevli koluma yapışıyor. “Hayır” diyor “sen gidemezsin”. “Geldiğinden beri seni takip ediyoruz zaten, garip garip şeyler yapıyorsun, aşağıda namaz falan kılıyorsun, numaranı yutmadık, sen ünlü biri değilsin” gibi şeyler söylüyor. Birkaç saniye düşünüp üzerimdeki heyecanı attıktan sonra saftirik Koreliye dönüp, hiçbir dilde olmayan kelimeler kullanarak garip şeyler söylüyorum. Çünkü diyorum kendi kendime, bu manyak herifleri buraya diktilerse bunlar çok iyi dil biliyordur. O yüzden hangi dili konuşursam konuşayım anlayıp cevap verecektir. Birkaç görevli daha geliyor. Hepsinde Asyalı tipi var. Onlara da anlamı olmayan Arapça ve Farsçayı andıran ses ve mahreçleri kullanarak bağırıp çağırıyorum. Hiçbir şey anlamazlarsa belki bırakırlar diye düşünüyorum, anlamsız cümlelerle bağırıp çağırarak adamları ezmeye çalışıyorum. (Örneğin şöyle şeyler: “habicindir mahucuma komtre bas caho mayala maka mara ta samba guguba hori gum gume puş di humce dan dariya, güm pas darahori pantarasmacahtamarya. Meh cumbışkı hançehuri man de koşmar ke sahuri. Bülbürcesimde bır kış mıscık tır mı gümp, tınk mınt kıkıştır mi fıs mık, bömbelori”)

Ama fayda etmiyor. Manyak Koreli bir Arap çağırıyor aşağıdan, sonra gidiyor. Daha fazla ısrar edersem pabuç pahalıya patlayacak, muhtemelen beni sorgu odasına falan alacaklar diye düşünerek ısrar etmekten vaz geçiyorum. Exit yazısını görsem de Arapça konuşmanın keyfini kaçırmamak için Arap’a çıkış nerede diye soruyorum. Tarif ediyor ve koluma giriyor. Beraber hızlıca sokağa çıkıyoruz.

Yuh! Burası Bakırköy. Hemen Carousel’in karşısındaki sokaklardan birine çıktık. Neyse Arap’la LCW nin oradan dönüp yukarı doğru gidiyoruz. Ona bir şeyler soruyorum o cevaplıyor derken, bu Arap sandığım herifin tipi dikkatimi çekiyor. Meğer zenciymiş hırbo. Hem de çöpçüymüş burada. Üzerinde hiphopçıların giydiği tarz büyük bol sarı bir tişört var. Saçlar uzun, örgülü ve çürümüş. Uzun ve bol bir pantolon… Ona “burada Arapça konuşuluyor mu” diye soruyorum, “ohhoo” diyor “Bizimkiler Arapça ve Türkçeyi iyi bilir”.

Tam o sırada uyanıyorum. (tabi hastayım bu arada ateşler içinde uyumuştum) Odamda annem var. Uyanır uyanmaz anneme diyorum ki: “Şerefsizler bıraksaydı içeri girecektim, ondan sonra da nasıl keklediğimi anlatıp makara yapacaktım ne güzel” Annem garip garip bakıyor suratıma. Ona rüyamı anlatıyorum hemen. Bana diyor ki: “ Amaan, iyi ki almamışlar, ne işin var gâvurların arasında.”

(Guzamba lömbür pırkatanorya, sismikol pisişik kişenketenari haccahpt pırtık lizimbek tıbışkalay, kekeşme cümbeş la ekzibü, yuh artık pasanmadura. Yani diyorum ki, yalan yere rüya gördüm diyecek değilim, ki görülmeyen bir rüyayı gördüm diyerek anlatmak büyük günahtır, biliyorum.)

Geçen gün anneannemlerde yemek yedik. Yemekten sonra başladım okumaya:

“Allah’ım kaderimde anarşi ve protesto
antidepresanlar ve içi boş bir gardırop”

Anneannem açtı ellerini ve “amin” demeye başladı, ben de devam ettim:

“ne de çok yer kaplıyor mesela Al Pacino
yardımın gerekiyor Kadıköy’deyim stop”

- Amin

Ben okudukça anneannem “amin” dedi.

“Allah’ım kaderimden şikayetçi değilim
aksine bahtiyarım evrende bana da rol
verdiğin için şahsen; Allah’ım biz senin
falsolu kullarınız n’olur bizden razı ol.”

- İnşallllllllaaaaaah. Amin amin, ah yavrum…

Murat Menteş’in Deplasmanda Plasebo adlı şiirini okuduğumu söylemedim tabi ki, gereği de yoktu zaten. Ailece güldük biraz.


Yarısı ısırılmış bir dünya
Dişi kırık bir düş
Beni seviyor güya
Dudağına bulaşmış gülüş

Henüz uyanılmamış bir rüya
Asırların yorgunluğu
Utandım, bakamadım gözlerine daha
Anla halimdeki durgunluğu.

Sana verecek bir şeyim yok
Selam verebilirim belki
Demiştim önceden
Bir düşüne kendimi verdim
Gülüşüne her şeyi…

“İnsan en iyi gece düşünür
En iyi yürürken düşünür”

Gece Yürüyüşü
İbrahim Paşalı

İbrahim Paşalı Marmara FM’de yapmakta oldu Gece Yürüyüşü adlı programını bıraktı. Sitemiz takipçilerinden Selma Çınar’ın İbrahim Paşalı’ya ulaşıp bize ilettiği bilgilere göre, Marmara FM Paşalı’nın son bir veda programı yapma isteğini kabul etmemiş. Ne diyelim, üzüldük… Son sandalyeler toplanırken bir gece vakti öylece bakakaldık. Toplanıp gitmeye niyetimiz yok, toplanıp bekleyeceğiz.

Selma Çınar’ın bu konu hakkında duygularını aktarıyorum:

“Geceler hakkı için, binlerce geceler hakkı için yürüdük, düşünürken kafamızın topukları patlayıncaya kadar (tabanları su toplayıncaya kadar) yürüdük… Bazen beş adımlık bazen binlerce kilometrelik şarkılar dinledik… İyi ablalar… Sandalyeleri sabah beşlerde topladığımız oldu. Çayyaş üç beşimiz dışında sızanlarımız… Bir ara Paşalı konuşmaz küfretmez oldu. İyi abiler dinledik o sıra, hiç düşsüz düşünsüz kalmadık. Düşe kalka öğrendik düşünmeyi ve büyüdük. Yarım kalan cümleleriyle dahi olaylara o gözle bakmayan abisi gibi gören programdı Gece Yürüyüşü.

Ayda bir yapacağını söylediği ve fakat bayramdan bayrama yapmayı becerebildiği halk geceleri yok artık… On yıldır mikrofon ile hem hal olup telefon bağlamayı bilmeyen, ilk bir iki telefonu mutlaka karambole düşüren radyo programcısı İbrahim Paşalı yok artık. Konuk aldığında konuşacağı tutan kendisini konuk sanan laz adam yok…

Artık kendimizi bulacağımız, kendimizi kaybedeceğimiz bir radyo programı yok. Aynı şeyleri dinlemekle hemfikir olunamayacağını bizim hem fikir olmamızın nedeninin asıl aynı şeylere küfretmek olduğunu düşündüğümüz aynı şeylere küfrettiğimiz adam yok… Mektuplarımı onun çaldığı şarkılarla yazmaya başladığım sessiz çenebaz ukala (bence) laz adam cuma geceleri radyoda değil artık… Bütün yollardan vaz geçip kendisiyle gece yürüyüşüne çıktığımız ve bizi bazen hiç bilmediğimiz yerlere götüren gece yolumuzu kaybettiren ama elimizden tutup eve teslim etmeyi ihmal etmeyen gelmek istemeyenleri zorlamayan yaşlı adam radyomuzda yok… Ayak sesleriyle başlayan, tak… tak… tak… “iyi günler ilerde anneanne” diyen Paşalı yok artık… Paşalı yok artık…”

Marmara Fm’in son programını yapmasına müsaade etmeyişinden dolayı, ne kendisi ne de biz biliyorduk son cümlelerinin şunlar olacağını:

“Siz de bakın yıldızlara…
Belki hava güzel olacak…
Belki balık tutmaya gideceğiz…
Belki başka bir yere gideceğiz…
Herkese Allah rahatlık versin…”

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

İyi Günler İleride Anneanne

Sayfa: 11 2 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi