top-image

Şu tarihteki tüm yazılar listelendi: Ocak, 2008

Nefesin sese karıştığı anda ürküp gökyüzüne pırlayan utangaç ve yaralı bir kuştur aşk. Bir elif miktarı bir dudak ölçeği bir okyanus derinliğinde nameleri fısıldayıp kulağıma, aldırmadan kimsesiz yanıma ve bakmadan kurumuş dudağıma, sessiz bir orkestra eşliğinde alabildiğince susan, karşısında çıldırasıya susulandır aşk. Söyleyeni kayıp bir ağıt, cümlelerdeki sükût, bir adım daha atmayan bir mamuttur aşk. Kirpik kadar eğreti ve bir o kadar da dik başlıdır, ölümüne savaşçıdır…

Bineği hayaller olur yarenin hülyalar gezer, mutluluklar toplar eteğine rüyalardan, vuslatlar inşa eder dualardan. Yakar perdeleri en süslü yerinden, mesafelerden çalar, tutar zamanın elinden; nereden kopacaksa ve ne olacaksa olsun diye hemen. Ahenkli bir söyleyişle şarkılar mırıldanır sonra, ardında rüyalardan çaldığı hayaller, ceplerinde kimsesiz mektuplar ve şiirler… Sıkar avuçlarını uyumaya başlayınca, rüya arşivinden bir tutam mutluluk aşırır. Bitkin adımlarla giderken mırıldanır hüzne bulanmış dizeleri, üstelik yara beredir her yeri. İşte bu benim sesim onun nefesi, aşk kimsenin değildir kimsesi…

Uzun menzilli bir buse hediyem olsun diye dalından koparılmış bir güle, şekil veriyorum hecelere ve kınalardan güller çiziyorum eline, her zaman gül diye. Sudan bahanelerle yağıyorum şehrine, adımı sessizlik koyuyorum her gece. Köpüklü gökyüzünün altında, yere düşen susam kadar kutsal bir çiğ olup düşüyorum dudaklarına. Şarkılar beni çalıyor, kimsesiz hüzünler beni arıyor, gözlerin kapanıyor üstüme, bir tek kuşlar inanıyor sözüme. Kanatan sözcüklerin ehilleştirilmesi sadece bana kalmış gibi, aşkın alfabesinde sessiz harfler arıyorum. Susuyorum…

Beni bulamayan sadece sen değilsin. Radyo frekanslarında arıyorum kendimi. Cızırtılı düşüncelerle yan yana adımlarken zamanı, yağmur şehrin mazgallarına bırakıyor beni. Kaldırılan hiçbir taşın altında ben yokum, boğulasıya kısıyorum sesimi. Kimsesiz hüzünler beni arıyor. Beni bulamayan sadece ben değilim…

Utangaç aşklar göz kırpıyor, pervazsızca saçlarını savuran cümlelerimin yüzü kızarıyor. Her köşe başında bir umut doğuyor sonra, renkten renge bürünüp gözlerimde boğulan aşkların inadına. Yinede kimselere fark ettirmeden sessizce yağıyorum şehrine, sen gül diye. Yinede… Her neyse, kırılan aşklara aldırmadan gidiyorum işte…

1980’lerin sonlarına doğru üç kafadar, Benjamin Escorioza (vokal, söz yazarı), Vincent Molino (üflemeliler) ve Fain S. Duenas (vurmalı çalgılar, yaylılar) Radio Tarifa adında bir gurup kurarlar. İspanyanın güneyinde bulunan Tarifa isimli bir kasabadan alırlar isimlerini. Arap, Afrika ve İspanyol sentezi bir tarz oluşturan gurup, 1993 yılında Rumba Argelina adlı albümü çıkarır. 1996 yılında çıkan Temporal adlı albümlerinin daha folklorik bir havası vardır. 2000 yılında Cruzando El Rio adlı albümü piyasaya süren gurubun Fiebre adlı bir albümü daha var ki, bu albüm 2002 yılında Kanada’da verdikleri konser kayıtlarından ibaret olan 2003 çıkışlı bir albümdür.

Radio Tarifa şarkılarının katı bir çizgisi yoktur. Bir çok enstrüman kullanan gurubun şaşılacak derecede kaliteli şarkıları vardır. Ehil kişiyi kendinden geçirecek, bir çırpıda İspanyanın bir ucuna götürecek kadar derin ve güzel şarkıları mevcuttur. Radio Tarifa’nın Rumba Argelina albümünde bulunan Manana adlı şarkıları eşine az rastlanır türden bir şarkıdır ki, bu yazıyı erken yazmama sebep olmakla birlikte günlerdir sesi kulaklarımdan eksik olmamıştır. Sin Palabras ve La tarara adlı şarkıları daha çok meşhur olmuştur. En sevdiğim şarkıları Manana, Sin Palabras, Oye China, Si j’ai Perdu Mon Ami ve Lamma Bada’dır.

Ben henüz Radio Tarifa’dan bihaber iken, 2003 yılında İstanbul’da bir konser vermişler. 2006 sonlarında son konserlerini vererek gurubu dağıtmışlar. Çok albümleri yok belki, tadı damaklarda bırakmışlar anlaşılan. Başka hiçbir şarkı yapmamış olsalardı bile, Manana adlı şarkıları onlara yeter ve artardı… Sin Palabras ve Manana adlı şarkılarını dinleyesiniz diye ekliyorum. Buyurun:

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Radio Tarifa – Manana

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Radio Tarifa -Sin Palabras

Yaşamak nedir?
-Hayatı sürdürmek.

Ölüm nedir?
-Hayatı bitirmek.

Kimler ölür?
-Askerler ölür.

Neden askerler ölür?
-Vurulunca ölürler.

Başka kimler ölür?
-İnsanlar yaşlanınca ölürler, askerden gelince de ölürler.

O halde sen on iki on üç sene sonra ölecek misin?
-Askerden geldikten birazcık sonra. Öleceğiz işte teker teker.

Sırayla mı?
-Evet sırayla.

Kim yapar bu sırayı?
-Allah.

İnsanlar neden hastalanır?
-Sağlıklı beslenmedikleri için. Bazıları sağlıklı beslenmiyor, diyor sonra hasta oldum.

Yarın sınavın var değil mi?
-Evet.

Sınavlar önemli midir?
-Önemli. Başarmak için.

Başarınca ne oluyor?
- …….

Evet, başarmak nedir?
-Eee. Başarınca adam olunur.

Başarmayanlar çocuk mu kalır, ya da kadın mı olurlar?
- …….

Peki adam olununca ne olur?
-İlerde… eee… …yazının devamını okumak için tıklayın.

Bu yıl yaptığım ilk (kişisel) grafik çalışması. Uzun zamandır yazmaya ve çizmeye ara vermiştik, yavaş yavaş açılıyoruz değil mi…

Terk edilenlerin tutarsızlığı var hallerinde. Terk edilenlerin çıkmazları var düşüncelerinde. Asi duruşların, başka oluşların, zoraki umursamayışların sebebi bu aslında. İstediğini alamayan çocukların yere yatıp debelenmelerinden, inadına elbiselerini kirletişlerinden farkı olmayan bir asiliğin dumanı tütüyor gözlerinde. Üstünü kirleten çocuk, hırsından dolayı, kirlenmişliğinin bedelinin ne olacağını nasıl düşünemiyorsa öyle işte.

Filmlerden, dizilerden fırlamış karakterlerin suratına yakışmayan yapmacık mimiklerinin, havalı kızların aşağılayıcı bakışlarının, senin olmayan şeylerin çömezliği var üzerinde. Paylaşılmayan, avuçlarına bırakılıp kaçılmış bir acıyı pis sırıtışlarla örtmeye çalışmanın, intikam adına mutlu taklidi yapmanın mutsuz tablosu var. Bir başıboşluk var adımlarında, adımlarının ardında hesap sorma düşüncesi, yürüdüğün yolların çamurları var paçalarında.

Bırakıp kaçtıklarında, elinden tutan olmadığında adımlayacaksan çamurlu yolları, önceden gidenlerin kırılmış topuklarını görmelisin en azından. Taze umutların tükenişlerini görmelisin en azından. Yol kenarında duran, soğuktan elleri donan o bedenlerin hikayelerini görebilmelisin çamurlu paçalarına baktığında. Adının önünden dost ibaresi kalktığında, listelerden silindiğinde ismin, gideceksen eğer O’na git. Gideceksen eğer…

Kirli sokakların kaldırımında arama haysiyetini. Lüks arabaların koltukları kurtaramaz onurunu, tatmin edemez seni kahrolan gözler. Kibirli ve umursamaz her adımın batışın olur karanlığa, bataklığın lanet çekiciliği sarar ruhunu. Yalandan, ucuzdan tatlar kurtaramaz seni, kaçıramazsın kendini. Sahte gülümsemeler, şakacıktan mutlu olmalar, boktan aşklar, şerefsiz bakışlar arasında kaybolur değerli olan ne varsa. Sana dair olanları ucuz aşklara sattıkça, kaybediyoruz seni. Mutluluktan gözlerin parladıkça, göz bebeklerinin içinde feryat eden o çaresiz masum çocuğun sesi kısılıyor. Mutluluktan parladıkça gözlerin, adımlarına dikkat kesiliyoruz, yalan söylediğini anlamamak için. Mutluluktan gözlerin parladıkça, mutsuzluktan ölecek gibi duruyorsun. Ve şuh bakışlı kızlardan çaldığın gülümseme yapışınca suratına, ceset gibi oluyorsun.

- Her şey bu kadar kötü mü yani?

- Bilmiyorum, bundan sonra kimse için acı çekmek, geceler boyu küfürler savurmak istemiyorum.

- Bunların hepsi bana mı şimdi?

- Ah, onu da bilmiyorum. Şimdilik hepsini al, eski dostlarınla paylaşırsın.

- Çok acımasızsın biliyorsun dimi?

- Bu yüzden senin gibiler beni sevmezler.

- Bunları hak edecek bir şey yapmadım ben.

- Umarım öyledir.

- Orada mısın hala?

- ……..

(seni ikna edecek bir kelime yok lügatımda)

Sayfa: 2« 1 2 3 »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi