top-image

Şu tarihteki tüm yazılar listelendi: Ekim, 2007

Tablolara ayrıldım bu aralar
Sütunlara böldüm kendimi
İşlemcimin dişleri kırıldı
Çift çekirdek karpuz hala üretilmedi

Kodların arasında aradım kendimi
Nerede adından bir harf görsem
Kopyalayıp kendime sakladım
Hep bold yaptım seni bir bilsen

Karıştı aklım ve karıştı kablolar
İmlecim ezberledi ikonların yerini
Taşınmaz dosyalar taşındı, karşı komşum bile
Kimseler görmeden tıkladım seni

Derinlerde bir yerdeyim
Kimsesiz karakterler gibiyim bu aralar
Sevinmesine seviniyorum ama
Ne gökte ne de klavyede bir yerim var

Her kalıba giriyorum ve düşünüyorum
Fontların harfleri giydirmesi
Tipografi ve bu düzen
Bayramda annelerin çocukları giydirmesi gibi

Bütün tuşların bana kini var
Sanki bastığım bir kuşun kanadı
En kusursuz sistemler
Seni taşıyabilir mi bir veri tabanı

Canım sıkıldıkça alt satıra indim
Sordum hayat kaç piksel
Pleye basınca başlar gibi
Lütfen bir ses ver…

Alemin Renkleri bir yaşını doldurdu, hani bizim hediyemiz derseniz, ya da dersiniz diye size uzun zamandır yayınlamak için saklamış olduğum şarkıları dinleteceğim. Yaklaşık iki yıl önce elime geçen, nasıl geçtiğini pek bilmediğim, haklarında araştırma yaptığımda işe yarar bir şey bulamadığım bir albümden bahsediyorum. Biraz sonra dinleyecekleriniz birçok kişinin hoşuna gitmeyecektir, bazıları da belki benim gibi çok sevecektir.

Dediğim gibi albüm hakkında çok bilgim yok, uzun uzun bahsedemeyeceğim. Albüm Celtic tarzı müziklerden oluşmuş. Elimde albümden sekiz parça var, ben bunlardan beş tanesini yayınlıyorum. Her şarkıyı farklı sanatçı söylüyor, anlayacağınız karma bir albüm olmuş. Buyurun dinleyin. Ama dinlerken dikkat edin, örneğin patronunuz yanınızdaysa bu şarkılar kovulma sebebiniz olabilir. Yahut evde sesli bir şekilde dinlerseniz birkaç geceyi sokakta geçirebilirsiniz, en azından uçan bir oklavanın size doğru yaklaştığını görebilirsiniz :)

Celtic Mouth Music

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

John MacDonald, Strathspey | The Reel Of Tulloch

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Les Charbonniers de l’Enfer, La Luette En Colere

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Audrey Saint-Coeur, Diddlage

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Frank Quinn, The Four Courts Reel

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Yann-Fanch Kemener, Marie Louise (excerpt)

 

Geçen sene bu zamanlarda yayın hayatına başlayan sitemiz tam bir yılını doldurdu. Geçen bir yılda dünyanın farklı yerlerinden nadir şarkılar dinlettik sizlere. Ufaktan İstanbul’un ve dünyanın bazı mekânlarından bahsettik. Bazen şiir yazdık, bazen hikâye, bazen de sayfamıza konuk ettik ilgimizi çeken şeyleri.

Bir yılda sitemize 67985 giriş oldu. 154 yazı yayınlandı, 872 kişi yorumladı. Site sayesinde tanıştığımız oturup çay içtiğimiz kimseler oldu, yazıştığımız kimseler oldu. Site üzerinden tanışıp muhabbeti koyulaştıran arkadaşlara da şahit olduk zaman zaman. Msn Adabı altında tartışmalar ve yorumlar uzayıp gitti. Uzun süre yazı eklemediğim zamanlar oldu, sonra coşup günde birkaç yazı girdiğim günler de oldu. Ne bilim, güzel geçti işte. Siteyi takip eden, yorumları ile katkıda bulunan herkese teşekkür ediyoruz.

Alemin Renkleri müzik ve mekanlara biraz daha ağırlık vererek yoluna aynen devam edecek inşallah. Sitenin tasarımı daha güzelini yapana kadar böyle kalacak sanırım.

“Nice Yıllara” diyelim ve sözü bitirelim.

“Kaçıyorum İlayda, taşınıyorum buralardan” dedikten ve çekip gittikten sonra uzun bir zaman geçti. Belki beni merak etmişsindir diye sana mektup yazmayı akıl ettim onca zaman sonra. Üsküdar’da üç odalı küçük bir evde kalıyorum. Hem yatak odası hem oturma odası hem de mutfak olarak kullandığım oda dışında diğer odalara sadece gezmek maksadıyla gidiyorum, böylelikle biraz yürümüş ve açılmış oluyorum. Uzun zamandır almak istediğim tüylü ve cırtlak renkli o terliği aldım, evde onları giyiyorum, gayet rahatlar. Hemen yatağımın dibine bir komodin koydum karşıya da bir kitaplık, aynı senin odandaki gibi. Arabaları sevmem bilirsin, ama senin için duvara parlak kırmızı renkli bir araba –inan ki markasını bilmiyorum, biliyorsun anlamam- posteri astım, üzerine siyah ve kalın uçlu bir kalemle bir şeyler karaladım, böyle daha şekil gözüküyor. Hemen yanında bir Cranberries posteri, onun altında ise küçükken çizdiğim –hani zindanda elleri kelepçeli olduğu halde zafer işareti yapan yarı derviş yarı deli tipli adam- bir resim asılı. Ona bakınca içim burkuluyor, onu neden bir zindanda kelepçeli halde çizdiğimi düşünüyorum, işin aslı onu çizdiğimi hatırlamıyorum bile, ama ben çizmiştim nihayetinde. O bakışlar İlayda, bilemezsin nasıldır. Aradan uzun zaman geçtiği halde bakışları hiç değişmedi, hep halinden memnun tavırları vardı, tıpkı benim gibi. Düşünüyorum da, ben de hayata kelepçeliyim, ben de biraz derviş gibi duruyorum ama deliyim ve gözlerim hep yalan söylüyor.

Sabahları pencereden bakıp okula giden çocukları izlemek en büyük zevkim. Neredeyse hepsini tanıdım. Geçenlerde pembe tokalı, küçük çantası olan, her öğle sonrası ilerideki bakkaldan bir şeyler alıp, bakkalın iki apartman yanındaki eve giren o kız –isimlerini henüz bilmiyorum- arkadaşına okul voleybol takımına alındığını söylediğinde ne kadar sevindim bilemezsin. Penceremin altından geçerlerken pür dikkat dinlerim her zaman. Son maçlarında kazanıp kazanmadıklarını merak etmiyor değilim. Ama sormak istemiyorum, çünkü bu sokakta varlığımın hissedilmesi hiç hoşuma gitmiyor. Ah İlayda, komşularım ve özellikle karşı apartman dairesinde oturan ve o ahşap işe yaramaz pencereleri her gün özenle silmeyi kendine kutsal bir vazife sayan şişman kadın, hakkımda hiç iyi şeyler düşünmüyor. Henüz kimseyle konuşmuşluğum dahi yok aslında. Hakkımda iyi şeyler düşünmediklerini yine pencerenin altındaki merdivenlere oturup akşamlar boyunca muhabbet eden gençlerin konuşmalarından öğreniyorum. Geceleri kesintisiz olarak ışığımın açık kalması ile ilgili dedikodular sanıyorum tüm sokağın dilinde. Sokağımızdaki bakkaldan neden hiç alış veriş yapmadığımdan, garip biri olduğumdan bahsedildiğini de biliyorum. Sokağımızdaki bakkaldan alış veriş yapmamamın sebebi bu sokakta kendimi hissettirmemekti, biliyorum pek başarılı bir girişim sayılmaz ama bu konunun dedikoducu kadınlar arasında konuşulması ve içine birçok uydurma şeyler eklenerek dillerde dolaşması hiç hoşuma gitmiyor. Bazı geceler ışığı söndürmeyi denedim, ama rahat edemedim, karşımdaki o araba posteri bir türlü seçilmiyordu ve bu hiç hoş değildi. Ah İlayda, çıkıp o şişko kadına bu posterden bahsetmeli miyim, karanlıkta onu göremeyeceğimi ona anlatmalı ve hakkımda endişelenmemeleri gerektiğini söylemeli miyim bilemiyorum.

Mektubumu şöyle bir gözden geçirdim ve sana balkonda yetiştirdiğim çiçeklerden bahsetmediğimi fark ettim. Biliyorum sen laleleri severdin, o yüzden ilk önce lale aldım ama birkaç günde kurudular. Anlayacağın onlara bakmayı beceremedim. İsimlerini bilmediğim şık gözüken birkaç çiçek aldım, ama onlarla da aram pek iyi sayılmaz, ara sıra suluyorum ve henüz hayattalar. Daha önceleri böyle bir zevkim ve uğraşım yoktu bilirsin, bunu sadece üşenmeden o küçük evimi gözetleyenler normal bir şeyler görsün diye yapıyorum. Çiçek yetiştirmek gayet normaldir değil mi İlayda. Bu konu hakkında birkaç kitap alsam iyi olur diye düşünüyorum, hem laleler hakkında da bilgi edinmiş olurum, belki onlara bakmayı becerebilirim. Hastanelerde hastanın başucuna konan su dolu vazodaki laleler bile benim lalelerimden daha sağlıklı gözüküyorlardır, eminim. Çiçeklerime en pahalı topraktan aldığım halde yine de karşı komşunun çiçekleri kadar güzel gözükmüyorlar ve çiçeklerimdeki bu durumun komşular arasında konuşulup konuşulmadığını bilmiyorum. Bu kadar solgun olmalarına gerek yok aslında, ara sıra toprak yeterince verimli değil diye düşünerek takviye maksadıyla saksıya yumurta kırdığım dahi oluyor, ama tüm bunlar hiçbir işe yaramıyor. Çiçeklerin güzel gözükmesi benim için önemli İlayda, en azından hep görünürde olan balkonumun normal olması gerekiyor.

Bu arada yeni bir perde aldım odama. Diğer odalar hala gazete kâğıtları ile duruyor. Biliyorsun perdeleri çok severim. Bu sıralar moda olduğunu düşündüğüm koyu kırmızı, üzerinde daha açık tonda kırmızı desenleri olan bir perde aldım. Tül perde almadım, çünkü ihtiyacım olmuyor, pencereden bakmak dışında perdeyi araladığım dahi olmuyor. Bu arada mektuba burada biraz ara vermek istiyorum. Biraz uyumam gerek. Tüm komşular aksini düşünse de, ara sıra uyuyorum. Gözlerimin altındaki morluklar için de bir krem aldım, o morlukları ben seviyorum ama bazılarının bundan bir dedikodu çıkarmasını istemiyorum. Yine devam edeceğim, hoşça kal İlayda.

Buraya biraz boşluk bıraktım ki, mektuba ara verip yeniden yazmaya başladığım yer belli olsun. Ertesi günden yazdığımı düşünebilirsin belki, hayır, aradan tam bir hafta geçti. Düşünebiliyor musun İlayda, mektuba ara verdikten sonra bir hafta boyunca komodinin üstünde, tepsinin altında, bazen yerde, orada burada sürüklenerek geçirdi günlerini bu mektup. Sürüklenmek nedir en iyi ben bilirim herhalde, bırakıp kendini öylece sürüklenmek… Bu küçük ev, bu küçük oda, karşı komşu, duvardaki bu poster, ellerimde bavullar buraya ilk gelişim, yani sürüklenişim… Belki de hayat böyledir…

Eski günler hakkında söz etmek senin hoşuna gidiyor mu bilmiyorum. Bu odaya kapanıp günlerce dışarı çıkmadığım zamanlarda ben bunları düşünmeye fırsat buluyorum. Haftada iki kere bakkala gitmek için çıktığım ve günde birkaç kere bu odayı terk ederek yan odalara gezmeye çıktığım zamanlar düşünmüyorum sadece. Yine bu konuda haklı olduğumu düşünüyorum ki; tatillerde iş görüşmeleri yapmak nasıl hoş karşılanmazsa benimde bakkala giderken sanki hala o odada oturuyormuş gibi aynı düşüncelere dalmam da hoş karşılanmaz. Sesli düşünmediğimiz için Tanrıya ne kadar teşekkür etsek azdır İlayda. Sesli düşündüğümüzü düşünsene, ne kadar gürültü olur değil mi. Hem bakkaldan ekmek isterken –işaretlerle- eski evimde beslediğim kedim hakkında düşüncelerimin başkalarınca duyulması çok kötü olurdu. Eski evim dedim de, şimdiki gibi olmayan o muntazam düzenli, kütüphanesinin alt sıralarını Dünya Klasikleri’nin doldurduğu, Tolstoy’un Savaş Ve Barış’ının hep bir parmak ileride durduğu; masasında küçük kâğıtlara iliştirilmiş notların eksik olmadığı o evi yeniden hatırladım. Evdeki eşyaları olduğu gibi bırakıp, kapıcıya beni sormaya gelen ilk kişiye evin anahtarını vermesini tembihleyerek ayrıldığım günden beri koca bir beş ay geçti. Beni sormaya kim geldi bilmiyorum, gelen kişi muhtemelen evime yerleşmiştir, belki de kimse gelip sormadı, anahtar ve o eşsiz düzenim kapıcıya kaldı. Her iki ihtimalde mutlu eder beni. Çünkü içeride beni tasalandıracak bir şey kalmadı, yıllardır tuttuğum günlük, notlarım, şiirlerim, hepsini çıkarken yaktım.

Ah İlayda, çıkarken masamım üzerine bıraktığım telefon çalıştığım şirket tarafından defalarca aranmış olmalıdır. Evde mahsur kalıp açlıktan ölme ihtimaline karşı evdeki kediyi de sokağa bıraktığımdan telefonuma kimseler cevap vermemiş –normalde kedim telefonlarıma bakardı- ve koca cüsseli, kafasının keli gözüken ancak yinede ıslak ve taralı saçları arkasına inen otoriter patronum bana ulaşamayınca çok sinirlenmiştir. Bana güvenerek şehre ikinci bir şube açıldığından beri, buna mukabil tüm maharetimi ortaya koyup birkaç yılda kazancı birkaç katına ulaştırdığım bir gerçek. Patronum, işimde başarılı olduğum halde biranda kaybolup gittiğimden aslında sorumsuz biri olduğumu düşünüyordur. Bense şu posteri düşünüyorum, acaba yerini değiştirmeli miyim… Belki durduğu yere alışmıştır, belki orayı sevmiştir, belki de karşı duvarda durmak istiyordur. Bunu anlamak için birkaç gün daha beklemek ve onun bana bir şeyler fısıldamasını kollamak gerek.

Bazen kitap okuyorum. Kitaptan yana sorunum yok, gelirken getirdiğim bir kaç adet kitap bana yetiyor. Bunlar küçükken okuduğum Kemalettin Tuğcu’nun Çocuk Hırsızıs ve Mahzendeki İskelet’i birde Mark Twain’ın Tom Sawyer adlı kitabı. İnsan alışınca farklı kitaplar okumakla hep aynı kitapları baştan alıp yeniden okumak arasında bir fark olmadığını anlıyor. Ve böylesi kanımca daha güzel. En azından bir sonraki sayfada neler olacağını biliyorsun. Kendime bir oyun bile buldum: Okuduğum sayfadan sonraki sayfada neler olacağını kitaba bakmadan tam olarak söylemeye çalışıyorum, doğru ise kendime puan veriyorum, değilse yan odaya gidip gelme cezası alıyorum. Kendime verdiğim puanları bir yere not ettim, gayet çoklar ve bu beni sevindiriyor. Onlarla ileride ne yapacağımı henüz düşünmedim ama çok işime yarayacakları kesin.

Sevgili İlayda. Diyorum ki, ne iyi ettim de dolabımı dolduran ceketleri, pantolonları ve gömlekleri getirmedim. Burada bir dolaba ihtiyacım olacaktı, oysa şimdi ihtiyacım yok. Hem bu oda yeterince dolu. Üzerimde her zaman giydiğim kahverengi pantolonum ve kahverengi gömleğim var. Sen bu gömleği çok severdin, gerçi o yüzden hala üzerimde ya. Nadir olarak uyuduğum zamanlarda çıkarıp sandalyeye asıyorum. Öyle yapılması gerektiğinden, yatmanın bile bir kuralı olduğunu düşündüğümden değil tabii ki, sadece sevdiğin o gömleği eskitmekten korkuyorum. Eskimek ne garip bir duygudur İlayda. Kısa zamanda eskiyen yaşanmışlara hatıra diyoruz değil mi. Hatıra kelimesi her zaman çok romantik gelir bana…

Özlediğim bir şey olup olmadığını merak edersin diye söylüyorum: Evet, eskiden dinlediğim şarkıları özlediğim oluyor. Benim sevdiğim, dinlediğim, ancak senin ilk başta hoşuna gitmeyen daha sonraları sevmeye başladığın ve sonra çaktırmadan bolca dinlediğin şarkılar vardı ya hani, işte onları özlüyorum. Kendi kendime mırıldanıyorum ama uzun zamandır konuşmadığımdan kelimeleri telaffuzda zorlanıyorum. Ancak buna da bir çare buldum. Miriam Makeba’nın –hani şu Afrikalı kadın- Pata Pata adlı şarkısında dilini damağına vurarak çıkarttığı sesler gibi sesler çıkararak şarkılar söylüyorum. Böylelikle kelime kullanmama ve cümle kurmama gerek kalmıyor. Sezen Aksu’nun “bir kedim bile yok, anlıyor musun” nakaratını içeren şarkısını pencere kenarında yarı efkârlı bir şekilde söylemek isterdim. Beceremeyeceğimi biliyorum, uzun zaman suskun kalmaktan dolayı cümleler dilime dolanıyor, garip sesler çıkarmaktan öteye gidemiyorum. Birde Manu Chao –şu deli İspanyollar- yeni bir albüm çıkartmışlar mıdır acaba diye düşünüyorum. Eğer yeni albüm çıktıysa ancak Taksimdeki müzik marketlerde –ne kadar etnik müzik varsa vardır oralarda- bulabilirsin. Hala şarkı söylemeye çalışıyorum, olmuyor. En iyisi Pata Pata…

Genelde kahvaltı türü şeylerle karnımı doyuruyor, geçinip gidiyorum işte. Zeytin, peynir vs. Zeytinleri kavanozda saklamıyorum, onları hep tepsiye diziyor, zeytinlerden figürler çiziyor, aklımca şekiller yapıyorum. Çizdiğim şekli bozmadan zeytini alıyor, yedikten sonra çekirdeği yine aynı yerine koyuyorum. Böylelikle zeytinler tükense bile tepsideki motif bozulmuyor, zeytinin yerine çekirdeği geliyor. Bizde biraz öyle değil miyiz sevgili İlayda. Tükensek ve göçüp gitsek bile arkamızdan gelenler (çoluk/çocuk vs.) bizim yerimize geçiyor ve düzen her zaman işliyor. Biz olmasak bile bu figür, bu aldatmaca, bu gidişat bozulmuyor. Müzik eşliğinde lüks lokantalarda yemek yemek gibi bir şey bu zeytinlerden figürler çizme olayı. Bir şeyler atıştırırken hem de eğleniyor olmak, o yemeği keyifli kılmak benim en büyük eğlencem. Bunu sen de denemelisin İlayda, inan çok seveceksin. Zeytinlerden çizdiğin figürün üstüne biraz yağ döküp birazda pul biber ekersen figüründe derinlik elde edebilirsin. Hatta gölge vermek için karabiber bile kullanabilirsin, ben böyle yapıyorum. Böylelikle üç boyutlu görüntüler bile yakalamak mümkün oluyor. Bilirsin eskiden çizmeyi severdim. Zeytinler eski günlerden kalma bu alışkanlığı yeniden hayata geçirmeme, o eski günleri yâd etmeme yardımcı oluyor. Tabii bazen sinirlerimin bozulduğu zamanlar da oluyor. Bir hafta boyunca uğraşıp yaptığım figürler yanlışlıkla tepsiye çarpmamla dağılıyorlar ve bundan nefret ediyorum. Onları yeniden dizmek ve bir sürü zeytin yemek zorunda kaldığım oluyor. Bu gibi durumlar için önceden hazır ettiğim birkaç teneke zeytinim her zaman mevcut. Sen de sinirlerinin bozulmasını istemiyorsan sana tavsiyem evde bolca zeytin bulundurman. Düşünsene bir gece vakti kitaplıktan bir kitaba uzanırken tepsiye çarpıyorsun ve tüm zeytinler dağılıyor, haliyle figür bozuluyor. O saatte zeytin bulmak zordur, senin için gecenin bir vakti komşudan zeytin istemek sorun olmayabilir ama benim için sorun. Böyle bir şeyin olabilecek olması bile çok korkunç. Dediğim gibi İlayda, her zaman evde birkaç teneke zeytin bulundurmalısın…

Sabah sekiz olduğunda oturup o gün için program yapıyorum. Bunu eskiden okuduğum kişisel gelişim kitaplarından öğrenmiştim. Hani okurdum ya: Norman Vincent Peale – Olumlu Düşünmenin Gücü, Muhammet Bozdağ – Düşün ve Başar, Ali Erkan Kavaklı – Başarı İnanç İşidir, Oğuz Saygın – Negatif Limanlardan Pozitif Sulara, falan filan işte. Şimdi çok işime yarıyorlar. Sabah sekiz –hiçbir zaman o vakti geçirdiğim olmamıştır- olduğunda bir kâğıda o gün yapacaklarımı yazıyorum. Kanepenin hangi ucunda kaç saat oturacağımı, kıpırdamadan oturup tam olarak neleri düşüneceğimi, pencereden ne kadar bakacağımı, yan odalara hangi saatlerde geçerek hava alacağımı, o gün tepsiye hangi şekilde figürler çizeceğimi ve buna benzer birçok şeyi yazıyorum. Biliyorum sen pek okumayı sevmezsin ama en azından bunlardan birini okumalısın. Hangi saatte o eski sehpanın tozunu alacağını yazmalısın hiç olmazsa. Bilmediğin için doğal olarak ne kadar çok şey kaybettiğinin farkında değilsin. Düşünsene pencereden ne kadar bakacağımı yazmamışım –imkanı yok- o günüm ne kadar boş geçer değil mi. Birde ideallerin olmalı İlayda. Kitaplar öyle diyor ve çok haklılar. Geleceğe dair ayrıntılı planların olmalı, seneye televizyonu hangi odaya taşıyacağın gibi mesela. Bu çok önemli, hangi oda olacak, ne şekilde duracak. Ya kumanda! Onun da yeri belli olmalı, her şeyi yerli yerince yapmalı.

Sana burada edindiğim bir dosttan bahsetmeliyim. Hemen alt komşum. Yaşlı bir adam. Bu sokakta sadece o yaşlı adam benim hakkımda kötü şeyler düşünmüyor ve önyargılı değil. Sanırım o da yalnız kalıyor. İlk zamanlar kapıma kadar gelip çarşıya gideceğini, bir şey isteyip istemediğimi sorardı. Şimdilerde sadece kapıya gelip birkaç kere tıklattıktan sonra açılan kapı karşısında hiç konuşmadan bekliyor. Bunu ona ben öğrettim. Daha doğrusu ilk gelmelerinde sorduğu sorulara birkaç kelime kullanarak yahut işaretlerle verdiğim kısa cevaplardan konuşmak istemediğimi anlamış olmalı. Kimi zaman ne istediğimi bir kağıt parçasına yazıp uzatıyorum. O da bunu artık hoş karşılıyor. Ne kadar sık sık gelip –haftada iki kere- beni rahatsız etse de, bana karşı iyi davranmaya çalıştığı için ona dostum diyorum. Zavallı adamın kimsesi yok herhalde. Oturup televizyon seyretmekten başka –gelen seslerden anladığım kadarı ile- yapacak bir şeyi yok. Düşünüyorum da duvara asılı bir posteri bile olmayan, figürler çizecek bir tepsisi ve zeytinleri olmayan, her sabah düzenli olarak program yapmayan, en azından balkonunda çiçek yetiştirmeyen bu yaşlı adamın hayatı ne kadar elemdir. Ah, onun gözlerini görmelisin, acı ve aynı zamanda umut yüklü gözlerini. Onu anlayabiliyorum, onu fark edebiliyorum, o büyük yalnızlığını… En azından bir posteri olmalı, en azından bir posteri olmalı İlayda, anlıyor musun, duvara asabileceği bir poster…

Mektubumu güzel bir sonla bitirmek istiyorum İlayda. Güzel bir sürprizle mesela. En azından bana yakışır bir şey olmalı. Bilirsin eskiden ufak tefek şeyler yazardım. Yazmayı severdim. Bu mektubu sana yazmamın sebebi başta söylediğim gibi beni merak ettiğini düşündüğümden değil. Sadece sana bir tesadüften bahsetmek istiyorum. Mektubun başında söylemek istemediğim bir tesadüf. Komşularım bu tesadüfü fark bile edemeyecekler, en çok buna seviniyorum. Yapacağım şeyi sadece alt komşum olan o yaşlı adam biliyor. Ya da en azından tahmin ediyor. Eline tutuşturduğum kâğıtta yazanları eksiksiz olarak getirdiğinde gözleri dolmuştu. Güle güle der gibi bir hali vardı. Ama benim elveda der gibi bir halim yoktu. Elveda demek bana göre değil bilirsin, orada durursun ve içinden gelirse bana en fazla güle güle dersin, o kadar.

Sevgili İlayda. Bugün tepsiye zeytin yerine dostuma aldırdığım hapları dizdim. Eskiden isimleri aklımda kalmış olan ne kadar ilaç varsa işte. Kimi kırmızı, kimi beyaz, kimi mavi… Anlaşılmaz şekillerden oluşan bir figür çizdim. Her eksilen ilaçla figür bozuluyor –zeytinlerin aksine- ve şekil kayboluyor. Ah İlayda. Dilim kuruyor, başım dönüyor, her yuttuğum hap figürden bir nokta eksiltip gözlerimde bir buğu oluyor… Ah İlayda, az kalsın unutuyordum. Sana tesadüften bahsetmeliyim ve henüz nefes aldığımı hissediyorken elimi çabuk tutmalıyım.

Ay ışığı penceremden içeri süzülüyor İlayda, berrak bir gece. Ve İlayda, komşularım bu günün senin doğum günün olduğunu bilmiyorlar ve asla bilemeyecekler, sadece pencereye yaslanmış cansız bedenimi görecekler. Unutmadım İlayda, bugün senin doğum günün ve ben bugün gözlerimi yumuyorum. Ne tesadüf değil mi!..

Parantez 1. (Biliyorum, Julio Florencio Cortozar’ın öykülerinden fena halde etkilendim.)

Parantez 2. (Seni özlediğim zaman hemen yanımda olmazsan eğer, işte böyle İlaydalı milaydalı hikayeler yazarım, hatta işi abartır gerçekten pılımı pırtımı toplar taşınırım, belki hikayedeki adamdan daha kötü olurum, haberin olsun, artislik yapma, halas?) :)

Parantez 3. (Kendi kahramanımın hali beni olumsuz etkiledi, bu aralar bunalım takılanlar okurken kendilerine dikkat etsinler)

Parantez 4. ( 3 Ekim 2007 – 00:01)

bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi