Zihinlerimizi hazırlamışız, yola çıkmışız. Tek yadırgayacağımız, alışamayacağımız şeyin sıcak olduğunu söylüyorlar. Zihnimiz sığacın düşünceleri ile dolmuş, evet çok sıcak olmalı diyoruz. Uçağın kapıları açılıyor ve iniyoruz. Suratımıza çarpan alevi, kuru sıcağı zaten bekliyoruz. Sıcak, ama her şey gayet normal. Buna psikolojik olarak hazırlanmışız. Şaşıracak bir şey yok.
Mekke’deyiz. Benim bu topraklara yaptığım ilk seyahatim. Yanımda deneyimli arkadaşlar var. Otellerimize gidip dinleniyoruz. Akşam Mescidi Haram’a gitmek üzere otelimizden çıkıyoruz. Otelin son kapısından da geçip, Mekke’nin havasını teneffüs ettiğimde afallıyorum: Yo olamaz! Burası geceleri de mi sıcak?
Bu sefer hazırlıksızım, öğle sıcağında uçaktan inerken hazırlanmıştım, sıcak olacaktı, bunu biliyordum. Ama şimdi gece vakti suratımı karanlık bir alevin yalayacağı aklıma gelmezdi ki.

Mekke, gece gündüz durmayan, uyumayan bir şehir. Daha doğrusu Mescid-i Haram ve etrafı. Bir an olsun hayat durmuyor; gece 3, 5, sabah, akşam, hiçbir zaman..
Bu yönüyle Mekke dünyanın benzersiz beldelerinden biri.
Işıklar, ışıklar.. Her taraf ışıklarla dolu. Petrol zengini bir ülkenin bu enerjiyi nasıl karşıladığına pek takılmıyorum. Her taraf ışıl ışıl. Duvarlarda, minarelerde ve en güzeli Kabe’nin siyah örtüsünde eriyen bu ışık demetleri ne güzel. Parıl parıl bir dünya hayal ediyor insan, parıl parıl bu Kabe’nin karşısında. Unutuyor derdini tasasını milyonlar, tek bir yürek olup tek bir duaya amin diyorlar. En güzeli de bu olmalı bu mekanın bize kazandırdığı; kardeşlik. Onlarca ırk, kavim yan yana, saf safa, omuz omuza duruyor. İnsanlık, Müslüman âlemi bir fıtri ihtiyacını böyle gideriyor. Müslüman kardeşler omuz omuza. Binler, milyonlar omuz omuza, aynı safta. Aynı duaya âmin diyen milyonlar, kendilerini sömüren, bölen, Arap, Türk, Kürt diye ayıran, etnikçilere, kapitalistlere ve batıya böyle küfür ediyor. Yan yana durarak, aynı safta olarak.

 

Mekke bir taşlar ülkesi. Dağlar neredeyse tamamen sert taşlardan oluşmakta. Bir bina dikmek, bir yapı oluşturmak o kadar da kolay değil. Bazen taşlardan oluşan dağları yontmak zorundalar. Orada bulunduğumuz sıralarda Kâbe’nin hemen dibinde büyük bir otelin inşaat çalışmaları sürüyordu. Kral yaptırıyormuş bu oteli. Devasa otel, tamamlandığı zaman etraftaki otellerden ve beklide kralın sarayından daha bir ihtişama sahip olacak. Otelin yapımını Bin Laden Grup almış. Mescid-i Haram’ın temizliği ve benzer hizmetlerini de Bin Laden Grup yapmakta. Yolları temizleyen, suları değiştiren işçilerin giydikleri elbisenin sırtında hep aynı yazıyı görmek mümkün: Bin Laden Grup.

Otelimizin hemen önünde arkadaşla elimizdeki bu çamaşırları nereye yıkattırsak diye konuşurken biri selam veriyor. Her halinden Türk olduğu anlaşılan, otuz yaşlarında zayıf biri. Altı aydır buralardaymış. Arafat’ta Şeytan taşlama mahallinde çalışıyormuş.
Burada yaşamak zor olmalı diyorum. Evet zor diyor. Buranın havasına alışmak zor, çeşmeden değil marketten alınan sulardan içeceksin ve bol bol meyve yiyeceksin diyor. Burada oksijen çok az diye devam ediyor. Bin dolar aylık maaş alıyormuş. Burada çalışmak daha kolay diyor, işler ağır değil. Türkiye’de ki kadar ağır değil diyor. Türkiye’den bin işçi gelmiş bu inşaatta çalışmak için. Daha önceleri de bir çok Arap ülkesinde çalıştım diyor.
Ayrılırken bize yeniden tavsiyelerini sıralıyor, burada bol meyve yiyin ve su için, çeşmeden değil ha marketten alın!

Mescid-i Haram’ın hâkimiyeti Vahabilerde. Güvenlik ve benzeri hizmetlerini de kendileri sağlıyorlar. Bizi gören vahabiler, Araplar yanımıza yaklaşıp nereli olduğumuzu sormakta gecikmiyorlar. Bir Arap nereli olduğumu soruyor yanıma yaklaşıp, Türkiye diyorum. İstanbul mu diyor, Ankara mı diyor. İstanbulluyum diyorum.

Buradaki her ırktan insan neredeyse İstanbul’u biliyor. Bazıları Türkiye deyince başlıyorlar saymaya: İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa.. Nereli olduğumuzu öğrendikten sonra ehlisünnet olup olmadığımızı soruyor. Evet diyorum biz sünnet ehliyiz. Bir elhamdülillah çekiyor. Sonra konu farklı yerlere kayıyor, bizlerdeki tasavvuf anlayışını eleştirmeye başlamakta gecikmiyor. Bu konularda gayet donanımlılar, ortaya koyduğun tezlere karşı ayet ve hadis okuyabilecek kadar bilgili her vahabi. Aramızda ufak tartışmalar olsa da bizi seviyorlar. Şia olmadığımız için, ehlisünnet olduğumuz için şükür ediyorlar. İranlıları ve şiaları hiç sevmiyorlar. Hatta tamamen nefret de ediyorlar diyebiliriz. Şiaların kutsal mekânlara fazlaca hürmet edip, taşları öpüp koklamaları Vahabileri çıldırtıyor. Onlar bu gibi şeylere şirk diyorlar. O yüzden şiaları iflah olmaz insanlar olarak görüyorlar. Bizlere daha hoş görü ile baktıkları ve birazcıkta olsa sevdikleri açık.

Bir Vahabi çocukları ile mescide gelmiş, yanında da iki tane çocuğu oturmakta. Hemen yanımdalar. O sırada arka saflardan bir İranlı geliyor. Vahabinin çocuklarının yanından geçerken cübbesi çocuklardan birinin kafasını sıyırarak, çocuğun saçlarına sürterek geçiyor. Ve adam çocuğunun saçlarını eliyle siliyor. Bir Şianın cübbesi değdi diye.
Hayır, bu bir hikaye değil. Yanımda gerçekleşen bir olay, bir Vahabinin bir Şiaya bakış açısı böyle işte.

Arkadaşlar bir vahabi ile oturmuş muhabbet ediyorlar. Yanlarına muhabbete ortak olmak için gidiyorum. Konuştukları konu: Araplarda başlık parası. Gerçekten hayret ediyorum, nasıl yapıp ettiler de bu konuya gelebildiler, hayret doğrusu. Genç Arap başlık parası dediğimiz şeyin onlarda da olduğunu söylüyor. Hatta bir başlık parasının dört bin Riyalden fazla olduğunu söylüyor.

Doğrusu Arapların yemeklerinden yemedim. Pilavlarının sadece tadına baktım hoşuma gitmedi. Türk yemeklerini bulmak mümkündü nasıl olsa. İstanbul’un meşhur ismini kullanarak bir çok Türk lokantası açılmış. İşletenler Türkler. Türk yemeklerini, Türkiye’deki kadar leziz olmasa da bulmak mümkün. Adana, Urfa kebap; İskender, nohut, pilav ve sütlaç Türklerin buradaki tercihi. Bazen Türk lokantaları tamamen Türkler tarafından doluyor. Mekke’nin ortasında İskender yemek gerçekten güzel. O sıcakta biraz ağır gelebilir ama buna değer..


Çarşıda pazardaki esnafların çoğu Pakistanlı, Afganistanlı, Hindistanlı. Bir taksiye biniyoruz, şoförümüz Hindistanlı. Biraz muhabbetten sonra, iyi para kazanabiliyor musun taksicilikten diye soruyoruz. Burada ki taksiler şirketler adına çalışıyor diyor. Şirkete günlük dört yüz riyal ödememiz gerekiyor diyor. Biz söylemediğimiz halde Türk olduğumuzu anlıyor. Gerçi esnafların hepsi bizi gördüklerinde Türk olduğumuzu anlamakta güçlük çekmiyor. Arapça olarak bu kaç riyal diye soruyorum, Türkçe olarak kırk riyal diyor. İlk başlarda komik geliyor, zamanla alışıyoruz.

Elimdeki birkaç parça elbiseyi yıkatmak için temizlikçiye götürüyorum. Elbiseleri verdikten sonra ne zaman gelip alayım diyeceğim. Baya bir düşündükten sonra zar zor bir cümle kuruyorum, Arapça olarak ne zaman gelip alayım derken baya bir terliyorum. Adam umursamaz bir tavırla bana dönüyor ve “sabah sekizde gel, sekizde” cümlesini Türkçe olarak kuruyor. Afallıyorum ve canımda sıkılıyor üstelik. Onca uğraşmış çok uzun olmasa da bir cümle kurmuşum, adam benle gırgır geçiyor. Esnafların hepsi İngilizce ve Türkçe biliyor neredeyse. Burası Arapça mı geliştirmek için hiç uygun bir yer değil..

Bu topraklara ziyaret için en çok İranlılar geliyor, sonra Türkler. Her baktığın yerde bir İranlıya rastlamak mümkün. Bir çok ırktan insanı tanıma fırsatımız oluyor. Malezyalılar ve Endonezyalılar dikkatimi çekiyor, çok sakin ve masum insanlar. Hep gülümseyen bir çehreleri var. Afganlar giydikleri elbiselerindeki dikkat çekici renklerden tanınıyor. Endonezyalılar kadın ve erkek bembeyaz giyiniyorlar. Oraları ziyarete giden bir çok kişi Araplar gibi Mekke ve Medine’de fistan giyiyor. En çokta fistan zencilere yakışıyor. Uzun boylu siyah insanları kaplamış baştan başa beyaz bir elbise.

Bir adam selam veriyor. Nerelisin diyor bana. Bu soruyu sorduğuna göre buranın yerlisi olamadığını anlıyorum. Adam Tunus’tan gelmiş buralara. Türkiyeli olduğumu öğrenince başbakanımızdan bahsediyor, ama ismini hatırlayamıyor. Biraz düşündükten sonra araya ben girip söylüyorum. Evet diyor, Recep Tayyip’i tanıyorum. Beni fistanlı halimle gördüğünden herhalde, Türkiye’de nasıl giyiniyorsunuz diye soruyor. Anlatıyorum.

Mekke’de Hira mağarasına doğru çıkıyoruz. Yol üzerinde sözde merdiven yapan işçiler var. Birkaç merdiveni birkaç haftada yaparak yoldan geçenlerden yardım toplamak maksatları. Ve Türkçe birkaç talep kelimesi ezberlemişler. Bir dilencinin ısrarına dayanamayıp annem: “ Tamam dönüş yolunda veririm” diyor. Komik olansa, o dilencinin yüzlerce kişi arasından, dönüş yolunda oradan geçerken bizi tanıyıp, “hani dönüşte verecektiniz” demesi.

Omzumda kamera ile birlikte 3 çanta var. Biraz daha çıkınca yukarı yolda oturup dinlenmekte olan biri bana omzumda asılı olan çantaları göstererek bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Memur ve mazbut kelimelerine benzer kelimeler kullanıyor. Pek bir şey anlamıyorum ama biraz düşününce sinirleniyorum.
“Mazbut dedi herhalde bu adam, muhtemelen memur zabıtaları kast ediyor. Her halde yukarda görevliler var, kamera çekimi Kabe’de olduğu gibi burada da yasak. Ama bu çok saçma ya!” diye söylenerek ve sinirli halde devam ediyorum tırmanmaya.
Zirveye çıkınca gülüyorum kendi kendime ve anlıyorum adamın ne demek istediğini gerçekten. Tepede öğreniyoruz ki, çanta alıp kaçan maymunlar varmış bu dağda. Yukarı çıkarken görmüş olduğum adam da bana bunu anlatmaya çalışıyordu. Memur ve mazbut olarak anladığım cümlenin manası muhtemelen şu: “ Maymun var, çantanı zapt et”.

 

Sevr Dağı’na da çıktık. Bir hoca ve bir arkadaş. Sevr dağı Hira gibi kalabalık değil. İranlılar Hz. Ebubekir (r.a.) bu dağa çıktı diye buraya gelmiyorlar çünkü. O yüzden gayet sakin ve zaten buraya çıkmak pekte kolay değil. Çıkmaya devam ederken merdiven taşlarında, kayalarda görmekte olduğumuz yüzlerce yazı var. Büyük çoğu Türkler tarafından yazılmış. Artvinli Fatma, Bolulu Mehmet gibi ibareler ve benzerleri tarihleri ile birlikte taşlara yazılmış. Zirveye ulaştığımızda birkaç gurupla karşılaşıyoruz. Ufak bir baraka var, sahte mağaranın hemen yanında. Sahte mağara diyorum çünkü gerçek mağara biraz daha ilerde dağın arka tarafına giden yolun solunda. Bilmeyenler bu sahte mağaraya geliyor, burası özellikle mağara şekline getirilmiş; çünkü baraka kurmak ve satış yapmak için bu düzlük tepe daha uygun. Biz bildiğimiz için burada oturup birer çay içiyoruz. Bu baraka da soğuk su dahi var. Bir buzdolabı çıkartmışlar buraya. Hayret verici, bizim zor çıktığımız ve neredeyse kırk beş dakikamızı alan yoldan bir buzdolabı çıkartmak akıl almaz bir durum.
Burada çaylarımızı içip arka tarafa, gerçek Sevr Mağarası’na gidiyoruz. Kimseler yok, ama bu mağara bildiğimiz tariflere tam olarak uyuyor. İçeri giriyoruz ve ürperiyoruz. Çok garip, arındırıcı bir ortam o mağaranın içi. Daha önce hiç tatmadığım garip hisler doluyor içime. Huzur dolu, feyiz dolu bir mekan. Gözlerimizi kapatıp sanki oradan başka âlemlere yolculuk yapıyoruz. Mistik bir havası var insanı dinlendiren. Umre boyunca geçirdiğim anlardan en güzel birkaç dakika burada geçiyor. Anlatılamayacak kadar harika birkaç dakika..

Medine de başımdan garip ve komik olaylarda geçiyor.
Medine’deyiz. Sabah namazından sonra Mescid-i Nebevi’nin etrafında bir arkadaşla dolaşırken bir kadın bize sesleniyor. Yanına yaklaşıyorum. Elleri ile gözlerini işaret ederek bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Pek bir şey anlamıyorum. Yaptığı hareketleri sürdürerek Rasülullah kelimesini tekrarlıyor. Şaşkın şaşkın bakarken ben, elleri ile yine gözlerini işaret ederek Rasülullah’ı göreceğim diyor. Ee teyze diyorum, peki niye burada oturuyorsun? Yaşlı teyze Türkçe konuştuğumu görünce gayet şaşırıyor. Çünkü bu kıyafetlerle benim Türk olduğumu anlamasına imkân yok. Burada bekleme teyze diyorum, şu ilerde kadınların giriş yaptığı bir kapı var, oradan gireceksin. Neyse teyzeyi kapıya doğru götürüyoruz. İlerde kendi gibi acemi olan arkadaşları ile karşılaşıyor. Bizi göstererek, bak diyor arkadaşlarına, bunlar Türkçe konuşuyor. Arkadaşla gülüyoruz. Teyze biz Türk’üz zaten diyoruz. Kapıya kadar götürüyoruz, teyze arkamızdan dua ediyor.

Yine Medine’de Mescitte birkaç Türk’le muhabbet ediyoruz. İstanbul’dan gelmişler, Ümraniye’den. Biri vaizlik yapıyormuş. Bize soruyorlar İstanbul’un neresinden geldiniz diye. Vaizin yanındaki arkadaşlarından bir tanesi İstanbul’un neresinden olduğumu söyleyince, soruşturarak oturduğum mahalleye kadar öğreniyor. Sonra, hani o mahallede bir sütçü var diyor, motorla gelip süt satıyor. Evet diyorum, o sütçüyü tanıyorum. İşte ben o sütçünün abisiyim diyor. İstanbul’a geldikten sonra o sütçüyü gördüm yine mahallede; ama Medine’de ağabeyini gördüm deme şansım olmadı. Ama yine görürsem bu olayı ona da anlatacağım..

(2006 Umre ziyareti)