
Bulutlar entarisini sallar ve rüzgar yanaklarını okşar..
Kendi kendine konuşarak çıplak ayaklarıyla ıssız çölde biri yürür. Peşinde birkaç sinsi gölge. Bir gurup görünmeyen insanın tezahürat sesleri duyulur, fonda bir marş..
Bisikletiyle bir postacı geçer gider hemen yanından. Çöl sürüngenleri dalgasını geçer; ıslık öttürüp gülerek.
Saçı sakalına karışmış, aklında sekiz santim çapında bir yarık, gönlünde bin gram hasret; garip bir adam. Bazen tökezlese de yoluna devam etmekte.. Kameranın ardındakiler kurgu dışı gelişen bu olaydan hoşlanmış olacaklar ki, stop diyen kimse yok. Çıplak ayaklının yolunu hızla geçen bir tren keser, camlardan sarkan çocukların tükürükleri hedefini bulur. Geçip giden trenin arkasından o aldırmaz tavrıyla sırıtır.
Tepenin ardında ilkel kabilelerden birine rastlar. Fildişinden kolyeleri olan reis görmeyeli tarz değiştirmiş; ateşi bizim Malazlar kibritle yakıyor. Kabile gençlerinin tamtamları da duyulmuyor, modifiye arabalarla, Pioner sistem tesisatla Laila’ya gitmişler bu akşam.
Çıplak ayaklı susuz adam yoluna devam etmekte.. İlerde, telif hakkı alınmış patentli bir serap görür; hijyenik ortamda el değmeden paketlenen sulardan.. Filmlerdekinin aksine aheste aheste ulaşır patentli seraba. Sulardan birini kapar ve yudumlamaya başlar. Bir alışkanlıkla kapağın altına bakar; karman çorman sayı ve harflerin karışımı bir şifre. Hayıflanır işte o zaman, telefonum yanımda olsaydı, “şifreyi yazar gönderirdim de, belki çekilişle sıradan bir hayat çıkardı şansızımıza” diye.. Birazdan bağlantı kopar ve serap sona erer.
Gözüne, kumlara yarı gömülü bir kağıt ilişir, hangi dilde yazıldığını bilmediği halde alır ve okur: “Sezon sonu indirimi, bugün her şey ucuz”.. Günlerden Perşembe olmalı diye düşünür. Öyle ya; Perşembe günleri halk günüdür, her şey ucuz olur. Hatırlamıştı, sinemalar bile öyleydi, o yüzden hep Perşembeleri giderdi, gençliğinde tabi. Birden gençliği geldi aklına, o sinemaya gittikleri günler. En çok Cüneyt Arkın filmlerini severdi ve Orhan Gencebay şarkılarını. Sonraları sinemaya holiwood hakim olmaya başladı tabi. Cüneyt Arkın’ın yerini Arnold Schwarzenegger, Orhan Gencebay’ın yerini Britney Spears aldı. Daha sonra Perşembe günleri ayrıyeten çöp günüydü, o gün çöp varsa götürüp kapının önüne konurdu sabahtan. Tabi geç kalınmamalıydı, çöpçüler erken gelirdi çünkü.
Çıplak ayaklı adam kendi kendine kızdı, bu kağıda, Perşembe’ye ve onlarla ilgili anılara çok zaman ayırmıştı. Onlar yirmi birinci yüzyılda kaldı unut gitsin dedi.. Hızla üstünden arkasına iplerle konserve kutuları bağlanmış bir uzay mekiği geçti.
Karnı acıkmıştı, cebinden iskender ve kebap konsantresi hapını çıkarıp içti, biraz önceki seraptan aşırdığı biraz da suyu vardı. Bu çöldeki serapları severdi, onun için çözülmesi basittiler. Serapların yazılım hatalarını bulur girerdi sanaldaki gerçeğin içine. Ama yine serap keyfi fazla sürmez bağlantı giderdi. Bu çölde bağlantıyı sağlamak zor işti; erişim sağlayan uyduların veri yollarını piringles kutusuyla bulmak bir serap için biraz daha zaman sağlamaktı sadece..
Yüzyıllar evvelinden kalmış bir şarkı vardı dilinde, bir serap daha diledi ve orkestra kuruldu, çalmaya başladılar o sevdiği şarkıyı. Şarkı biter bitmez bir alkış tufanı kapladı serabı, tüm androitler toplanmış bu eğlenceye eşlik ediyordu. Bu tip organizasyonlar yasaktı buralarda, daha fazla uzun sürmesi sakıncalı olabilirdi. Cebinden kutsal suyu çıkartıp ağzında çalkaladı ve gökyüzüne püskürdü, serap katlanıp çıktığı ekrana geri döndü.
Çıplak ayaklı adamın hayatında her şey böyle çabuk gelişir ve çabuk biterdi. O alışmıştı tüm bunlara ve sıradandı artık her şey. Tüm bu olanlara yeniden eski günlere dönebilmek uğruna katlanıyordu. Ama son sayfayı da okumadan geri dönüp dönemeyeceğini kestiremezdi.
Aslında hala umutluydu, geri dönecekti eski günler. Birkaç gezegen sonrasında kendisini bekleyen dostları vardı belki, belki de onu çoktan unutmuşlardı. Hala umutluydu ama, hatta not defterine yazmıştı; lale alacaktı giderken. Elinde bir demet lale olacaktı kendi dünyasına girerken.
Neden lale diye sormayın. Yüzyıllar öncesinden duymuştu, muhtemelen laleleri seven bir arkadaşı olmalıydı. Hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı. Nihayetin düşüncesi aklına saplandığı ilk andan beri, sevgiyi, gülmeyi, eğlenmeyi, zamanı ve tüm kavramları karıştırmıştı.
Her şeyin biteceğini hissettiği andan, salkım saçak düşüncelere daldığından beri yollardaydı. Durmak zaman kaybetmekti, yorulmaktı belki. Hem her şey ansızın bitebilirdi. O halde durmamalı, gidebildiği kadar gitmeliydi, hatta hep gitmeliydi.
Mutlu olmak istediği zamanlarda zihnini kurcalar, geçmişe doğru yolculuk yapar, birkaç asır öncesine kadar güzel şeyler arardı. Ama geçtiği birkaç asır da mutlu olabileceği bir şeyi yoktu.
Daha öncelerine ait güzel şeyler vardı belki; ama daha önce çokça kullanmıştı onları, onlardaki mutluluğu. Mutlu olmayı mı istiyordu, yoksa aslında hiçbir şey istemiyor muydu; kendide bilmiyordu.
Bu ağır ve karışık düşünceleri, karşısında yol boyu gerilmiş olan dikenli telleri görmesi ile sona erdi. Şimdi yolunun üzerinde yolunu kesmekte olan, belki sonsuzluğa uzanan dikenli teller vardı. Bu da nereden çıktı diye mırıldandı. Hem yolunu kesmiş hem düşüncelerini bölmüştü. Çok değişmiş olmasına rağmen bu mekanı hatırlıyordu. Geçmişte mi gelecekte mi yaşamış olduğunu kestiremediği halde, teknolojik silahlarla bu belde de düşmanla çarpıştığı yıllar biraz öncesi gibi gözlerinin önündeydi.
Sinirlendi.. Yıllarca bu topraklarda bir hiç uğruna savaştığını kendine söyleme cesareti bulamadı. Daha sonraları bu topraklarda bulunmuş güzel günleri olmuştu. O zamanlar her şey daha farklıydı, güzeldi. Ama şimdi bu tellerde neyin nesiydi? Yol burada bitmemeliydi, yorgun argın olsa da, kırgın ve bezmiş olsa da umursamadan hırsından bir şey kaybetmeden yürümeyi yeğlerdi.
Bitkin olsa da sinemalarıyla, Perşembe günleri ile, sahilleri ile ve çöl sürüngenleri ile ve her şeyi ile burada olmak güzeldi. Hayır! Bitmemeliydi.. Olanca gücüyle dikenli tellere yapıştı, sarsılan teller değil kendisiydi. “Hayır, bitmiş olamaz” dedi. Tellerin dibine yorgunca düştü. Eski günler geldi yine hatırına; çocukları, karısı, annesinden hatıra kalan o ahşap ev..
* * *
Sonra bir çığlık tüm görüntüyü yırtıp attı, hayalleri uçuşup gitti. Son kez kafasını yastıktan hafifçe kaldırıp etrafına bakındı.
Hasta yatağının etrafında gözleri yaşlı karısı, kardeşleri ve hıçkırıklara boğulmuş kızı vardı. Veremeyeceği son nefesini de aldı ve o yorgun baş yastığa düştü..
Ölüm döşeğinde kurduğu hayaller kendiyle beraber gitti..
Artık Perşembeler halk günü olsa da ona bir faydası olmayacaktı..