top-image

12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Yeşil halıfleksli odalarda koşturur oynardık zil çalınca, merdivenleri çıkardık koşa koşa, yakamız ilikli ve mendil cebimizde bir kalem…

Bilmezdim henüz tersten kurmayı cümleyi, düşük bir cümleye takla attırıp bir daha dizmeyi, rahleyi kucaklayıp anca taşırdım, başarılıydım ama hiç çalışkan olmadım.

Namaza camiye giderdik kafamızda takkeler, dantelli takkeler, bez takkeler, yeşil takkeler. Sabah ezanları okunurdu en çok, bir çocuk hep bunu hatırlar. Hep uykulu bir adamın sesini, akışını sesin, makamını sabahın, üşümek soğuk suyla ve silinmek annenin ismini işlediği dantelli havluya.

Sonra rahlede batan ikindi güneşi, -evet hiç pencerelerde batmazdı, ve-  elbette kantin ikindi olmadan açılmazdı. Çikolata ıvır zıvır alınır, belki ankesörlü telefon kartı, anne aranır, belki ağlanır telefonda hıçkıra hıçkıra.

Müjdeli haber verilir en çok: anne, denir parıl parıl gözlerle, anne bugün cüzü bitirdim. Börek yapar anneler, kurabiyeler, uzaktaki oğluna.

Yat vakti gelip de picamalar giyildiğinde, sıkıntısı sona erer günün.  Tahta pervazlardan ancak bir kısmı görünür göğün. Gökyüzüne yıllarca, pervaz aralığından baktım. Bazen karanlıkta yıldızlar görünürdü, bazen bulutlu olurdu hava, sadece bomboş bir hava. Ama bakardım ısrarla, dışarıyla, gökyüzüyle tek irtibatım o pervazlardı. Yeryüzü hiç gözükmezdi sürekli göğe bakardı çıtalar. O aralıktan annemi özlerdim, mahalle maçlarını, içinden vırtzırt çıkan berbat sakızları ve oturup çay içmeyi babamla.

12 yaşındaydım. Bir yaz günüydü. Kuran kursunda okuyordum. Koşturup duruyordum bir teneffüste sağa sola. Dediler ki Nureddin hoca seni çağırıyor. Şaka zannettim önce, neden çağırsın ki beni Nureddin hoca? Yaramazlık da yapmam pek, işimiz olmaz yani müdüriyetle. İşin ciddiyetini anlayınca çıkmak zorunda kaldım yanına. Kafamda bir sürü şey vardı, neden çağırmış olabilir acaba’lara dair.  Odasına merak ve korkuyla girdim. Buyrun hocam, beni çağırmışsınız? Sen bir şiir yazmışsın, dedi. O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Aha, dedim, şimdi ayvayı yedik. Vay canına, yazdığım şiir talebeleri dolaşıp hocalara ulaşmış, oradan da müdüre kadar çıkmıştı demek. Şiirin yazıldığı kağıt biraz hırpalanmış olsa da masanın üstünde öylece duruyordu. Korkuyla, evet hocam, dedim. Bütün hocalara bir şeyler yazmışsın bana neden yazmadın, dedi. Cevap veremedim, ama rahatlamıştım. Gülerek, ben de istiyorum bana da yaz, deyip yazmakla alakalı birkaç şey sorduktan sonra beni gönderdi.

İlk yazdığım metin buydu. Hocaların kurstaki hallerini tasvir etmiştim şiirde. Kim ne yapıyorsa, talebelere nasıl davranıyorsa, aynen geçirmiştim metne. Elinde sopa olanı elindeki sopayla, takıntılı olanı takıntılarıyla, iyi olanı iyilikleriyle resmetmiştim, çocuk cesaretiyle. Kafiyeli, mani tadında, dandik bir şiirdi işte. Bir tek Nureddin hocaya ilişmemiştim. Bizim sınıftaki çocuklar kağıdı elimden kapıp kaçırdıklarından beri, meğer hiç yerinde durmamış şiir. Sınıftan sınıfa, sonra hocalara ve sonra…

Ne taşlama bilirdim ne hiciv, ne de bir mısra çatabilirdim kuralına uygun. Ama yazının ne olduğunu az çok anlamıştım o gün. Yazı akan giden bir şeydi. Hem metin akmalıydı ilk satırdan son satıra, hem de akmalıydı insanlara bir bir. Tezatlar sonra, iyi kullanılırsa, büyük bir güç barındırıyordu. Bir ceylanın güzel gözlerinden başlayıp kırılan kanlı bir yumruğa çıktım hep tekme tokat. Bir filin ayak izine biriken çamurdan bir terlik fabrikasına, uçan kelebeklerden kopan bacaklara…

Nureddin hoca için de bir şiir yazdım mı hatırlamıyorum gerçekten. Ama şöyle dua ettim hep. Kalemim azgın bir çağlayan gibi olsun, ceylanlar ürkmeden içsin suyumdan kafirler boğulsun.

Peki.

Milat – 16 Ocak 2012

Bakliyat bölümünü hızlıca geçip konservelerin olduğu yere geldiğinizde, etiketleri ve markaları süzerken hızlıca; denizin kokusu ızgara balığın kokusuna karıştığında, balık ekmek dört lira bağırışları arasından yürürken elleriniz ceplerinizde; önlüğün kopan düğmesini sabah okula giderken anca hatırlayan oğlunuza reçel ekmek yedirirken ve bir yandan aceleyle düğmeyi dikerken; bir şarkı daha söyleyip geceyi bitirmeye karar verdiğinizde tozlu dumanlı sahnede; arka dörtlüye oturup okul çantanızı koltukla camın arasına yerleştirdiğinizde her zamanki gibi; erkenden yatan tüm yaşlılar gibi yatağınıza sokulmadan önce elinize geçen eski fotoğraf albümünü karıştırırken, halinizi hatırınızı sormak için arayan oğlunuz telefonu çaldırdığında; şehrin unutulmuş bir köşesinden yüklü vagonlarla bir tren daha kalkar.

Düğün fotoğraflarınızın olduğu sayfaya geldiğinizde gözlerinizden yaşlar süzülürken; kasadan geçerken şekeriniz çayınız makarnanız; geç kaldığı için ağlayıp zırlayan oğlunuzu ikna etmeye çalışırken okula gitmeye; şehrin unutulmuş bir köşesine boş vagonlarla bir tren daha yanaşır.

Otobüslerin ve uçakların aksine trenler, sessiz sakin, kimseye görünmeden geçip giderler şehrin tenha yerinden. Tren yolcuları da tıpkı trenler gibi yavaşça ve fark edilmeden dahil olurlar karmaşaya. Bazen aylar yıllar boyunca hiç tren görmesek de, yolcular bir kasabadan bir kasabaya, bir şehirden bir şehre her gün taşınır durur bu gürültünün sırtında. Koca geniş koltuklarıyla, boydan boya camlarıyla, bitip tükenmez gürültüleriyle trenler insan hayatında pek ilginç bir yere sahiptir.

Sahil boylarından, boş arazilerden, ormanlardan ve dağların içinden geçer demir yolları. Doğaya uyumlu bir yapısı, geçtiği yerle bütünleşerek akması sebebiyle diğer araçlardan daha yakın hisseder insan kendini trene. Yolculukları seven insanlar için bir tutku olan trenler, birçok insan için işi ucuza getirmenin zaruri bir yöntemidir. Ayrıca edebiyatçıların da özel bir ilgisi vardır trenlere karşı. İçinde tren geçen yüzlerce şiir, öykü, hikaye yazılmış ve belki sayısı yüzleri bulan kitaplar telif edilmiştir.

Güney Ekspresi’nin her seferinde üç-dört saat rötarlı gelişi, Van Gölü Ekspresi’nin ağır kokusu, Doğu Ekspresi’nde sere serpe uzanmış uyuyan yolcular; evet tüm bunlar, yakın bir zamanda tamamen tarihe karışabilir. Tıpkı buharlı trenlerin tarihe karıştığı gibi.

Bir süre önce Ankara – Eskişehir arasındaki demiryolu yeniden elden geçirilip düzenlendi, sonrasında bu hatta hızlı trenler verildi. Şimdilerde ise İstanbul – Eskişehir arasında bir çalışma var. Bu tarihten itibaren artık doğunun en ucundan kalkan birçok tren İstanbul’a ulaşamayacak. TCDD’nin yaptığı açıklamaya göre Eskişehir Ekspresi seferlerine ara verilirken Kars’tan kalkan Doğu Ekspresi artık Ankara’ya kadar gelecek. Diğer seferlerin saatlerinde ise yol çalışmasına göre saat değişiklikleri yapılmış. 2014’e kadar işler bu şekilde işleyecek.

Hızlı trenler geldiğinde, bizim bu külüstürlerin yüzüne pek bakılmayacak anlaşılan. Biz de kafamıza göre bir istasyon bulup inelim, Edip Cansever’le eski günleri yad edelim: “Ve zaman dediğin nedir ki Ahmet abi / Biz eskiden seninle / İstasyonları dolaşırdık bir bir / O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar / Nazilli kokardı”

Milat – 9 Ocak 2012

Önceki yazıda internetin geçmişine bakıp birçok alışkanlığın IRC ile elde edildiğini ve ortaya konuşmanın sosyal ağlar için vazgeçilmez bir durum olduğunu söylemiştik. Bu yargıyı doğrulaması bakımından ICQ ve MSN Messenger’dan bahsedebiliriz. İkili iletişimden ötesine geçemeyen ICQ, 99’da MSN’in doğuşu ile pazar payının büyük bölümünü kaptırdı ve bu makas giderek açıldı. Facebook’a kadar dünyanın en çok kullanılan anında iletişim aracı olan MSN, kendini geliştiremediği ve bir iletişim aracından öteye geçemediği için hızla kredisini tüketip ICQ’nun kaderini yaşamaya mahkûm oldu. Son zamanlarda şirket yazılımın alanını ve etkileşim mantığını geliştirmeye çalışmışsa da paylaşım ve ortaya konuşma mevzusunu çözemediği için yeterli ilgiyi görmedi ve eski kullanıcıların yeniden MSN’e dönmesi mümkün olmadı. İkili iletişimden çoklu iletişime geçerken bu iki araç hala varlıklarını sürdürse de artık bir fanteziden ibaretler. Kullandığımız sosyal ağ teriminin çoklu iletişim araçlarıyla birlikte hayatımıza girmesine rağmen sosyal ağların atasının IRC olduğunu tekrardan söyleyip asıl meselemize dönelim.

Anlattığımız süreç sonucunda, günümüzde internet haberciliği, sosyal medya uzmanlığı gibi etkin ve önemli alanlar oluştu. İnsanların bir kısmı klasik haber araçlarından bilgi edinmeye devam etmekte ısrar etse de, bir kısmı haberleri sadece internetten takip ediyor. Firmalar reklam bütçelerine artık interneti de dâhil edip sanal dünyaya yatırım yapıyorlar. Sosyal medyada olup bitenler siyasilerin gündemine yansırken, siyasetin gündeminde ve dilinde olan şeyler de bazen klasik bilgi kaynaklarından önce internette kendisine yer buluyor. Köşe yazarları halkın tepkisini ve eğilimini anlamak için sokağa bakmak yerine artık Twitter’a bakıyor. İşte problem de burada başlıyor. Halkın eğilimlerini anlamak için sanal dünyadan veri toplamak veya sanal dünyada olup bitenleri halkın gündemi sanmak komikliğine düşüyor analistler çoğu zaman. Sanal dünyada bir olaya şu şekilde tepki verilmişse demek ki insanlar böyle düşünüyor, şeklinde üretilen fikriyat, bunun üzerinden geliştirilen yorum, gerçeği yansıtmaktan öte çarpık bir sonuca götürüyor.

Bunun en bariz örneği Van depremi konusunda yaşandı. Birkaç yüz adet kendini bilmez insanın “oh olsun” tarzındaki yorumları önce haber siteleri tarafından “insanlığın geldiği son nokta” olarak faş edildi. Ardından bu çirkin yorumları derleyip toplayıp yayın yapan siteler ortaya çıktı. Derken mesele siyasilerin kulağına kadar gitti. Birçok parti başkanı bu durumu kınayan açıklamalar yaptı, çirkin yorum yapan insanları lanetledi. Böylelikle bu çirkin yorumlardan –hiç alakaları yokken- halkın hepsi haberdar oldu. Hepimiz bu durumu lanetleyip yapılan şeyin kötü olduğunu söyledik. Yazarlar bu konu hakkında sayfalarca milyonlarca kafayı yemiş gibi çıldırasıya yazılar yazdılar. Çünkü kabul edilemezdi, depremde hayatını kaybeden insanlar için “ettiklerini buldular” nasıl denebilirdi, falan… İyi güzel de yapılan şeyin halk nezdinde bir karşılığı olmadığı gibi yapanların da temsil kabiliyeti yoktu. Birkaç yüz tane twit’i milyon kere kopyalayıp binlerce lanetleyip o kadar çoğalttık ki… Sosyal medyada ön plana çıkan şeyler genellikle sıradan olmaktan uzak absürd şeyler. Eğer bunların bir temsil kabiliyeti olduğunu düşünüyorsak internet aleminde başbakana yapılan hakaretleri de dert etmemiz gerekiyor. Irkçı grupların asmak kesmek hakkında yüzlerce yazıları var, Atatürk’e dahi küfür eden onlarca video var, PKK övgüsüyle bezeli binlerce yorum bulabilirsiniz. Bunlara bakıp “eyvahlar olsun” demek gereksiz. Eğer haber yapmak istiyorsanız milyonlarca sapıklık bulabilirsiniz sanal alemde. Ama bu absürtlüklerin halk nezdinde bir karşılığı yok.

Sokakta sıradan insanların konuşmadıkları, dert etmedikleri, gündeme almadıkları şeyler sanal dünyanın en çok konuşulan şeyleri oluyor çoğu zaman. O da ayrı bir garabet barındırıyor. Apaçık bir problem var. Ya sokağın hiçbir şeyden haberi yok, ya da sanal dünyanın sokaktan.

  Genç Dergisi – Ocak 2012

20. Yüzyılın sonlarına doğru insanlık bir şey keşfetti: İnternet. On beş yıl öncesine dönüp bakıldığında internetin ifade ettiği mana daha kısıtlıydı. İnterneti birbirinden uzak iki insan arasındaki bağlantı, olarak görüyorduk. Şimdi ise hayatın her alanına girmiş, bankacılıktan ticarete yaygın olarak kullanılan bir şey artık. İnterneti bizler ilk önce IRC ile tanıdık. İstanbul’a ilk internet kafeler açılıp da ayaklarımız buralara alıştığında mail kutumuza girip çıkmak yavaş bağlantılar nedeniyle on dakikayı buluyordu. Ve bazen mümkün bile olmuyordu. IRC protokolünün yavaş bağlantılarda sorun çıkartmayan hafifliği ve rahatlığı, sohbet sunucuları için kullanılmaya başlayınca yeni bir çılgınlık da başlamış oldu. IRC 1988 yılında icat edilmiş olmasına rağmen 1995 yılında esaslı bir sohbet platformunun olaya el atmasıyla yaygınlaştı. Bir çok insan ilk internet deneyimini IRC ile yaşadı.

İlk deneyimin chatleşerek yaşanmış olması, buradan edinilen alışkanlıklar, daha sonra üretilen sosyal ağ sistemlerin ana mantığını oluşturdu. IRC protokolünde insanlar hem özel olarak birbirleriyle sohbet edebiliyor, hem de ortak kanallar aracılığıyla ortaya konuşup herkesin erişimine açık yerlerde de muhabbet edebiliyorlardı. Sosyal ağlara bu minvalden bakarsanız, aslında bu mantığın aynen korunduğunu, bunun üzerine bir yapı inşaa edildiğini anlarsınız. IRC’de insanları ikili iletişimden daha çok cezbeden şey toplu iletişim kurabilme imkanıydı. Yazmış olduğunuz herhangi bir şeyi aynı anda yüzlerce belki binlerce kişi okuyabiliyordu. Ortaya konuşmak ilk burada başladı ve Twitter şuan bu durumun nihai noktası.

IRC sohbet sunucularında kolektif hareketler, gruplaşmalar oldukça yaygındı. Benzer ilgileri paylaşan insanlar aynı kanallarda toplaşabiliyor, belli bir alan çerçevesinde ilişkilerini ilerletip içinde bulundukları duruma göre bir dil kullanıyorlardı. Bu kolektif hareket etme mantığı, beraber bir söylemi muhabbeti döndürme rahatlığı Facebook’ta azalsa da hala var olan bir şey. Twitter’da ise beraber hareket etme, gruplaşma, çeteleşme durumlarına müsaade edecek bir yapıda değil. Burada herkes tek başına. Hashtaglar bir imzadan öte geçip insanları birbirine yaklaştırmıyor. Bireyselleşmenin, kendi karizmanı inşa etmenin kutsandığı, beraber hareket etmenin güçleştiği bir zamanın teknolojisi Twitter. Herkes kendi adıyla var ve herkes söyledikleriyle kendi adını inşa ediyor burada. Tıpkı bir yazarın bir kitabı tek başına yazması ve yazdıklarının kendi ismini inşa etmesi gibi. Tüm bunlar zamanın getirdiği bireysellik modasıyla örtüşürken, insanları beraber hareket ederek bir fikir üretmekten de yoksun bırakıyor. Tam tersine mail grupları bu manada verimli alanlar. Dışarıya kapalı olması, bireysellik inşaası ile alakasını kesiyor durumun. Popülerliği azalsa da mail grupları öteden beri varlar ve tüm mail protokol teknolojisinin sorunlarına rağmen işlevselliklerini korudular.

Sosyal ağlar IRC, Facebook ve Twitter’dan ibaret değiller elbette. Yerli ve yabancı yüzlerce sosyal ağ kuruldu. Yerel ve ilgiye özel binlerce, kimi popüler kimi atıl proje çıkmış olsa da ortaya, tüm bunlar IRC’den bize miras kalan ortaya konuşmak durumu üzerine inşa edildiler. Ortaya konuşmanın cezbediciliği insanların yapıp ettiklerinizi ve söylediklerinizi anlık olarak izlemesinden ibaretti. Gelinen son noktada her kullanıcı kendi sahnesine çıkıyor artık. Herkesin karşısında konuştuğu (hayali de olsa) bir kitlesi var.

Tahminim odur ki, gelişecek süreçte sosyal ağlar insanların söylediklerinden başka yapıp ettiklerini daha fazla ortalığa dökebilme imkanı sağlayan teknolojiler geliştirecekler. Bu süreç hiç değişmeden yeni paylaşım alanlarıyla güçlenecek. Bunların faydaları olabilir elbette, ama zararları da var. Sosyal medyanın ürettiği değerin, bilginin gerçekliği sorunu var mesela en başta. Bir mesele eğer Twitter’da tren oluyor ancak hiçbir minibüste konuşulmuyorsa, orada bir sakatlık vardır, değil mi? Asıl bahsetmek istediğim ancak bir türlü gelemediğim konu aslında budur. Bir başka yazıda inşallah.

Genç Dergisi – Aralık 2011

bana kalırsa, bir kadın, her şeyden önce, iyi yemek yapmalıdır. bütün her şeyden önce ama, bakın bütün, bütün her şey, bütün her şeyden önce, YEMEK, hem de iyi yemek, ve kesinlikle iyi yemek yapmalıdır. mutlak suretle, istisnası olmamak üzere, kesinkes.

geriye kalan şeyler, halledilir. ayar çekilir. ama yemek yoksa, hayat yoktur evet.

benim kafam böyle çalışır. güzel yemek varsa evde, ben iyi insan olurum. kötü yemek varsa veya yemek yoksa, ben kötü insan olurum. dünyanın en boktan en lanet en pislik insanı ben olurum.

arkadaşlarla kamplara gideriz çok kez. plan programı her zaman yemeklere göre yaparım. akşam yemeğini yiyip çıkıyoruz. sabah kahvaltıdan sonra falanca yere. şurada durup yemek yeriz, namaz kılarız sonra şuradan devam ederiz. hmm, öğle yemeğini falanca yerde yesek, filanca yere akşam yemeğine yetişiriz böylelikle şuraya geç kalmamış oluruz, falan filan. kafam yemekler üzerinden çalışır, plan programda yemekler üzerinden işler. yemek vakti, kilit noktadır.

bazıları der ki mesela, 12′de çıkıyoruz yola. işte bazıları der ki, öğle namazından sonra. yok. ben planımı yemekler üzerinden yaparım. keşan girişinden karpuzları alırız, vize’den sucukları alırız, şuranın suyu güzeldir suları oradan doldururuz, falan diye gider mevzu. yola çıkmadan önce ne yenilecekse her şeyi bir çırpıda düşünürüm. bir çırpıda. öyle. sonra çıkarız yola.

pek gitmeye gönlümün olmadığı yerlere ancak güzel bir yemek ikna edebilir beni. insanlar boşuna yorulur, ah şöyle güzel böyle güzel. yok, bana de ki şu yemek var. tamam. o zaman bakarız icabına. o zaman olmayacak işleri de oldururum ben sana. o zaman bu yollar benden sorulur. böyle.

evde istediğim yemekleri yapmaya cesaret edecek kimse bulamam çoğu kez. sorun değil. kolları sıvar, dolmamı doldurur sarmamı sararım. inegöl köfte, tekirdağ köfte, sac tava, tantuni, etle alakalı ne kadar güçlü yemek varsa yaparım. güveç severim en çok, tamam, yaparım. fasulye, merak etme, yaparım. karnıbahar, yaparım dostum, en güzelini hem de.

ama işten yorgun argın gelince yapamam. sapık mıyım neden yapayım yani. o zaman güzel yemek yeme zamanıdır. güzel yemek beklerim. güzel yemek önemlidir. hayatın doğru düzgün rayında gitmesini sağlar.

saçmalama, ağzını yüzünü kırarım. saçmalama. bazen sucuk ekmek bile güzel yemek olabilir, eğer kafa basıyorsa. bazen bir sigara böreği bile yanına iyi gidecek bir şey katık edince güzel bir yemek olabilir. yani, güzel yemek deyince, kaburga dolmasından falan bahsetmiyorum illa. misket kadar bir zeka, domatesi güzel bir yemeğe dönüştürebilir. dönüştüremeyenler sapıktır. onlarla işimiz olmaz zaten, olmamalı.

bazen bir düğüne gideriz, iyi dinleyin bi lan, bazen bir düğüne gideriz, diyelim ki her şey çok boktan geçmiştir, tutulan otobüs yolcuları zamanında almamıştır, düğün salonu ebesinin dedesindedir herkes bulmakta zorlanmıştır, basık zübük bir yerdir salon çocuklar bunalmıştır, gelinin suratına kırk ton boya sürmüşlerdir suratına bakılmaz pislik birine dönüştürmüşlerdir lanet iğrenç biri olmuştur mesela, damadın kafa parlak surat dımdızlak olmuştur hayatının en çirkin anını yaşıyordur -bütün gelin ve damatlar çirkindir bu arada-, her şey hiç yolunda gitmiyordur yani. o anda güzel bir yemek gelse mesela masaya, o berbat olan her şey unutulur. güzel bir yemek, boktan bir düğündeki her şeyi bir anda unutturur. insanlar evlerine dönerken en azından küfrederek dönmezler. akıllarda kalan, güzel bir yemektir.

bir de tam tersini düşünün. her şey çok güzel -gelin ve damadın parlak zübük kafaları hariç-, ancak yemek kötü. herkes yemeği hatırlayacaktır düğünün sonunda. güzel bir yemek veremediğiniz, yıllar geçse de unutulmayacaktır. “aboov, o zaman biz ne rezil rüsva olduyduk kamile, ellam döller döşler neyim de aç kalmışlardı deee mi”. budur yani. beş yüz yıl sonra da babaanneniz sizin düğününüzdeki o yemeği hatırlar.

yemek mevzusuna dikkat etmeli insanlar. o berbat zamanlarda bile güzel bir yemek, işin seyrini değiştirir. yemeğin de kıymetini kadrini bilmeli. güzel yemek yapana hürmet etmeli. çünkü onlar gerçekten iyi insanlar. güzel insanlar.

neden kına geceleri hiç bir zaman güzel olmaz? çünkü kına gecelerinde pratik olsun diye limonata kurabiye falan verirler. insanlar hoplar zıplar ağlar zırlar ve nihayetinde acıkır. acıktıkları zaman kurabiye ve leblebi yiyerek doymaya çalışırlar. böh. limonata da içtin mi her şey lök biçiminde mideye oturur. milletin huzuru kaçar. her kınadan sonra, tüm kınalardan bahsediyorum, istisnası yok bu işin, sizin kınanızdan bahsediyorum, hatırlayın bi, evet, kına gecelerinden sonra herkes mutsuz döner evine. hem gece geç vakit olmuştur hem de açsındır. inanabiliyor musun. açsın. saat bir. evde de bu saatte ekmek yersin en fazla, peynir ekmek. açlıktan baş ağrın başlamıştır, inşallah kusmazsın. kusarsan kötü olur çünkü. küfür edersin. bir daha kına gecesine gidenin… falan dersin. açıkçası ben hiç kına gecesine falan gitmedim, erkeklerin işi olmaz biliyorsunuz kınada falan ama biliyorum yani, bu işler böyle. lamı cimi yok.

şimdi ben açım evet. annemle ve kız kardeşimle pek anlaşamıyoruz.

sakinleşmek için uzun süredir bu konuda biriktirdiklerimi yazayım dedim, periyodik mektuplarımdan birine dönüştü. hayırlı akşamlar.

Sayfa: 11 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 »Last »
bottom-img
Alemin Renkleri | Abdullah Kibritçi